İsrail'in sözkonusu su krizi, başta da belirttiğimiz gibi, onu illegal politikalara yöneltiyor: Yahudi Devleti, onyıllardır işgal altında tuttuğu Arap topraklarındaki suları çalıyor. İngiliz The Independent gazetesi, Yahudi Devleti'nin sözkonusu su gaspını şöyle anlatıyor:
Likud partisinin programında "su bizim hayatımız, böyle olunca da bu nesneyi bir gün bize karşı daima iyi niyet gösterisinde bulunmayabileceklerin eline teslim etmemeliyiz" deniliyor. İşgalin başlangıcından bu yana Filistinlilere beş kuyu açma izni verildiği halde İsrailliler, 40 derin kuyu açarak Filistinlilerin toplam kuyularından çıkardığından daha çok su elde ediyor. İsrail ortalama Filistinlilerin dört misli fazla su elde ediyor. Nitekim Filistinliler, "çöle hayat getirdiler, ama bizim sularımızdan" diyorlar... Binlerce yıl önce Yitzhak, ülkelerinde iki kuyu açmak için Filistinlilerle savaşa girmişti. Bugün o kuyular tekrar açılmış durumda ve geleneğe uyularak, onlara "Kin" ve "İhtilaf" adı verilmiş. 2
İsrail'in kullandığı büyük orandaki su, özellikle Batı Şeria'da gerçekleştirilen kullanım uluslararası hukuka göre oldukça fazla. Bir İsrail vatandaşı bir Filistinlinin kullandığı suyun beş katını kullanıyor. Filistinliler ise bu suya İsrail vatandaşlarının ödediklerinin üç katını ödüyor. Filistinliler İsrail'in kendilerine ait su kaynaklarını çaldığını şöyle anlatıyorlar:
"İsrail suyumuzu çalıyor"... Batı Yakası'nın altında büyük bir su gölü var. Aslın- da bu suyun tümü bize ait olan topraklarda kalıyor. Ama İsrail burada açtığı kuyuları çok derin kazıyor ve hemen hemen suyun hepsini çekiyor. İşgal altında tuttuğu Batı Yakası'ndaki su kaynaklarının yüzde 90'ını İsrail kullanıyor. Bize içecek su bırakmıyor. Gerçekte işgalin nedenlerinden biri bu. İsrail 25 yıldır bizim suyumuzla çölde vahalar yaratıyor. Hatta Lübnan'ın güneyine girmesinin nedenlerinden biri de gene su. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi şimdi barış masasına otururken kullandığı mevcut su kapasitesinden bir damla taviz vermek istemiyor. Statükoya devamdan yana. Ortadoğu barışının ana konularından biri olan su üzerindeki anlaşmazlığı gidermek için uluslararası uzmanlara başvurmak istiyoruz. Hiç olmazsa bir geçiş dönemi boyunca kişi başına bir miktar belirleyip İsrail'le suyu bu kişi başına miktara göre bir eşitlik ilkesi üzerinden saptamak istiyoruz. Bizim talebimiz bu. Ama İsrail tutuyor, bize Gazze'de su arındırma sistemleri kurmamızı öneriyor. Olacak şey değil. Feci pahalı bir sistem bu. Öyle ki Coca-Cola içmek daha ucuza geliyor. 3
Coşkun Adalı ise Emperyalizmin Ortadoğu'ya Müdahalesi adlı kitabında konuyu şöyle vurguluyor:
İsrail Ürdün'de Şeria nehrinin bir kolu olan Yarmuk nehri üzerinde yapılacak Vahba Barajı'na politik nedenlerle karşı çıkıyor. Şeria nehri İsrail'in ana su kaynağı olduğu için bu barajı İsrail'in ulusal güvenliğine bir tehdit olarak görüyor. Öte yandan Şeria nehrini hem Ürdün hem de İsrail aşırı bir biçimde kullanmak zorunda kaldıklarından kaynağının yani Ölü Deniz'in su seviyesi sürekli düşüyor ve nehrin de tuzluluk oranı artıyor. Çok yakında bu nehir tarımda kullanılmaz bir hale gelecek. İsrail'in işgal altında tuttuğu Filistin topraklarında susuzluk çok ciddi boyutlar almış durumda... Sonuçta milyonun üstünde Filistinli bir de susuzluktan kıvranıyor. Açık kanalizasyonlar, var olan sınırlı su tabakasını artan bir biçimde sürekli kirletiyor. Filistinliler sadece pis su kullanabiliyor. Biyolojik savaşsa, bu da bir tür biyolojik savaş! 4
İsrail'in bugün kullanmak durumunda olduğu su kaynaklarının tamamına yakını, işgal suretiyle üzerinde fiilen kontrol kurduğu yakın bölgelerden geliyor. İsrail'li bazı yetkililere göre, İsrail'in bu bölgeler üzerindeki kontrolü kaybetmesi, İsrail'in su kaynaklarından mahrum kalmasına yol açabileceği gibi, varlık ve güvenliğini de tehlikeye sokabilir.5 Bu endişe nedeniyle dünyaca tanınan bazı su uzmanları İsrail'in işgal altındaki topraklardan taviz verebileceğini, ancak bu bölgelerdeki su kaynaklarından vazgeçmeyeceğini ifade ediyorlar.
Bu tablo, ortaya tek bir sonuç çıkarıyor: Ortadoğu'daki su sorununun ne- denlerinden biri, İsrail'in suyu "gasp" etmesi. İsrail tarafından suyu gasp edilenler arasında Filistinliler ve Ürdün'ün yanısıra Lübnan ve Suriye de var. İsrail'in Lübnan, Suriye ve Ürdün'le paylaşması gereken Şeria nehri, bugün fiilen İsrail'in kontrolü altında bulunuyor. Zaten nehrin bir yatağına sahip olan İsrail, Golan Tepeleri'ni işgal ederek ikinci, Güney Lübnan'a girip sözde güvenlik bölgesi kurarak üçüncü ve sonuncu yatağını ele geçirmiş durumda.
Ama, başta da belirttiğimiz gibi, tüm bu su gaspları, İsrail'in su ihtiyacını karşılamıyor. Aksine, su kaynakları giderek azalırken, İsrail'in nüfusu artıyor. Bu gidiş, "Vaadedilmiş Topraklar"ın bir kaç on yıl içinde "Vaadedilmiş Çöller"e dönüşebileceğini gösteriyor. İsrail topraklarının yarısından fazlası zaten çöl, giderek yaklaşan kuraklık kalan yarıyı da tehdit ediyor.
Peki İsrail bu konuda ne yapmayı düşünüyor? Yahudi Devleti'nin siyasi bekasını sağlamak için çok kapsamlı bir Ortadoğu stratejisi geliştirdiğini ve uyguladığını önceki bölümlerde gördük. Peki İsrail biyolojik bekası için ne planlıyor?
Bu cevabı ilk başta meşru ve rasyonel tedbirleri içeriyor: İsrail suyu daha da tutumlu kullanmak, arıtma yöntemlerini geliştirmek için çalışıyor. Bunun yanında, ulaşabildiği kaynaklardan su satın almayı düşünüyor örneğin Türkiye'nin Manavgat suyuna talip oluyor. Ancak tüm bu meşru yollar kesinlikle yeterli değil. Bu nedenle İsrail, gasp ettiği Filistin, Ürdün, Suriye ve Lübnan toprakları üzerindeki denetimini korumaya kararlı. Ancak bunlar bile uzun vadede yeterli görünmüyor. Bu yüzden İsrail, yeni su gasplarının planlarını yapıyor.
Bu gayrımeşru çözüm yani su gaspının sürdürülmesi ve yeni gasp planları ise, ister istemez Ortadoğu'nun siyasi atmosferini etkiliyor. İsrail'in suları çaldığı ülke ve halklar da su krizi içindeler çünkü. Bu nedenle su, Ortadoğu'da giderek bir casus belli (savaş nedeni) haline geliyor.
12 Ekim 2009 Pazartesi
NİL'DEN FIRAT'A SUPOLİTİK
"İsrail için su o kadar önemlidir ki biz, 1967'de Araplar'la savaşa biraz da su kaynaklarını kontrol altına alabilmek için girdik."Moşe Dayan, 1967 Savaşındaki İsrail ordu komutanı
Kitabın ilk bölümünde, İsrail'in kendisini çevreleyen Müslüman-Arap coğ- rafyasının ortasındaki varlığının uzun vadede daimi bir tehdit altında olduğunu, hatta İsrailliler'in bir "Hıttın Korkusu" ile birlikte yaşadıklarını görmüştük. Kurulduğu günden bu yana uyguladığı saldırgan ve baskıcı politikalarla Araplar'ın nefretini kazanan İsrail, bu politikalar nedeniyle daimi ve silinemez bir tehditle kuşatmıştır kendini.
Bu, İsrail'i kuşatan siyasi tehdittir ve biz kitabın başından bu yana hep bu gerçeğe atıfta bulunduk. İsrail'in uzun vadeli strateji ve politikalarını sözkonusu siyasi tehdit ile ilişkilendirdik. Ancak İsrail'in stratejik vizyonu, özellikle son yıllarda, sözkonusu siyasi tehdidin yanında bir de "biyolojik" bir tehditle de yakından ilgili hale gelmiş bulunuyor.
Bu "biyolojik" tehdidin adı, susuzluktur. Yahudi Devleti, çok ciddi bir su krizi ile karşı karşıyadır. Zaten kurak bir coğrafya olan Filistin, İsrail'in diasporadan getirdiği dört milyon Yahudi'nin su ihtiyacını karşılamak için son derece yetersizdir. İşgal altındaki topraklarda yaşayan 2 milyon Arap da İsrail her ne kadar onlara kendi Yahudi yurttaşlarına verdiğinin beşte biri kadar su verse de ciddi bir su ihtiyacı yaratmaktadır.
Dahası, bilindiği gibi Siyonist rüya tüm diaspora Yahudiler'ini İsrail'e getirmeyi öngörmektedir ki, bu hedefe doğru atılan her adım İsrail'in su krizini daha da derinleştirmektedir. İsrail, orta vadede Rusya'dan 1 milyon göçmen gelmesini beklemektedir. Bu durumda yaklaşık 100 milyon m3'ü içme suyu, 300 milyon m3'ü sulama için olmak üzere daha fazla su tüketilecek demektir. Dolayısıyla İsrail, hele bir de ülkeye yeni gelecek Yahudi göçmenleri düşünürsek, mutlaka ve mutlaka yeni su kaynakları bulmak zorundadır.
İsrail bu su krizini aşabilmek için şimdiye kadar çoğu uluslararası hukuka göre illegal olan çeşitli projeler geliştirdi. Sürekli artan nüfusuna su sağlamak için; Ürdün (Şeria) ırmağı, Celile Denizi ve Yarmuk ırmağından boru hatları ağıyla Tel-Aviv'e su pompalıyor. İşgal altındaki Batı Şeria'nın hemen altında yer alan ve yağmur sularıyla beslenen su katmanları da İsrail'in elinde. Bu arada, Arap kuyularının kullanımını da kapsayan bazı düzenlemeler, Batı Şeria'daki Filistinlilere giden su akışını kısıtlıyor ve su Yahudiler'e aktarılıyor. İşgal altındaki Golan Tepeleri'nin suyu da İsrail'e akıyor. Tüm bunlara rağmen Yahudi Devleti'nin suya açlığı bitmiyor.
Bu konu özellikle son dönemde İsrailli yetkililer tarafından defalarca vur- gulandı. Son Şamir kabinesinin Tarım Bakanı Rafael ("Rafi") Eitan henüz 1991'de şöyle diyordu: "Taberiye Gölü'ndeki su seviyesi hiçbir zaman bu kadar düşük olmamıştı. İsrail'in su rezervleri hayati tehlike altında." 1
Hayfa Üniversitesi'nden Arnold Soffa'ya göre, İsrail, felaketin eşiğine gelmiş durumda. Suda, 2000 yılında %30'luk bir azalma bekleniyor. Kıyılar sığ ve topraklar gittikçe tuzlanıyor. İsrail'in su ihtiyacının önemli bir bölümünü sağlayan Kinneret Gölü'ndeki bu seviyesi kritik bir düzeye erişmiş halde. % 60'ı Çöl olan ve su kaynakları sınırlı olan İsrail, susuzluk içinde kıvranıyor. İsrail DSi'si konumundaki Mekorot'un Su Kaynakları Dairesi Başkanı Rafi Boaz, İsrail'de İngilizce olarak yayınlanan The Jerusalem Post Gazetesi'ne Ocak 1996'da yaptığı açıklamada, zaten suyu tasarruflu kullanan İsrail halkına daha fazla tasarruf yapmaları çağrısında bulundu.
KÜRTLER VE YAHUDİLER
Üstte WINNEP'ten söz ederken Kürt sorununu kışkırtan çeşitli İsrail bağlantılı isimlere değinmiştik. Bunları çoğaltmak mümkündür.
Bu isimlerin en ünlülerinden biri, yıllardır "Türk dostu" olarak tanıtılan Richard Perle'dir. Bir Yahudi olan Perle'nin İsrail'e olan sadakatine ve buna paralel olarak Kürt sorununa olan ilgisine 4. bölümde değinmiştik. Öyle ki Perle, 1980'lerin başında Amerika'da yeni yeni oluşan "Kürt lobisi"nin önde gelen isimlerinden biriydi. Perle'nin bu misyonu ilerleyen yıllarda da devam etti. Başında bulunduğu— ve Türkiye tarafından ABD'de lobi yapmak için kiralanan—International Advisers Inc. adlı lobi şirketi, "Kürtlerin self-determinasyonu"nu dilinden düşürmeyen üyelere sahipti. Bunların başında da önceki sayfalarda Newroz kutlamalarındaki neşesine değindiğimiz eski AIPAC direktörü Morris Amitay geliyordu. Uzun süre Kongre üyeliği yapan ve "Dış İlişkiler Komitesi üyesi olmak istiyorum, çünkü o zaman İsrail'e daha iyi destek verebilirim" sözünün sahibi olan Stephen Solarz da pi- yon Kürt devleti projesinin önemli destekçilerinden biri oldu her zaman.
Bunun yanısıra eski ABD Ankara Büyükelçisi, Carnegie Endowment Başkanı ve "Mossad ajanı" Morton Abramowitz; 1987-1989 arası B'nai B'rith başkanlığı yapmış Yahudi lobisinin etkili isimlerinden Morris Abram; CIA Ortadoğu analizcisi Ellen Laipson; Al Gore'un Senato'daki dış politika danışmanı Leon Fuerth; Pentagon Türk masasından B'nai B'rith üyeleri Harold Rhode ve Paul Goble; Ted Kennedy'nin dış politika danışmanı Nancy Soderberg; Savunma Bakanlığı sekreteri Fred Ikle gibi İsrail bağlantıları güçlü Amerikalı Yahudiler de hep piyon Kürt devleti projesinin önemli destekçileriydiler.
Bu üstte sayılan isimler arasında Abramowitz'in üzerinde durmakta yarar var. İsrail ve Mossad'la özel bir yakınlığı olan Abramowitz, Türkiye'ye büyükelçi atanmadan önce yollandığı bazı ülkelerden kovulmuştu. Mısır, Malezya ve Pakistan Abramowitz'in ülkelerine büyükelçi olarak gönderilmesine karşı çıkmışlardı. Her üç ülkenin Washington'a bildirdikleri gerekçe şuydu: "Sözkonusu kişi CIA ajanıdır. Görev yaptığı ülkelerin içişlerine müdahale etmeyi alışkanlık haline getirmiştir. İstemiyoruz!" Morton Abramowitz kriz ülkelerinin büyükelçisi olarak tanınıyordu. Abramowitz'in kriz çözme yöntemi ise, Tayland örneğinde olduğu gibi, darbe planlamaya kadar gidebiliyordu. Ankara'daki görevinden sonra Ortadoğu ile ilgili Carnegie Endowment'ın başına geçen Abramowitz, Ankara'ya da ABD Dışişleri Ba- kanlığı istihbarat ve Araştırma Müsteşar yardımcılığı görevini bırakarak gelmişti. Abramowitz burada CIA, FBI, SIA, DIA gibi ABD'nin haberalma örgütleri arasında koordinasyonu sağlıyordu. Abramowitz, aynı zamanda ABD'de 208 numaralı komitenin üyesiydi. Komite ABD'nin üçüncü dünya ülkelerindeki operasyonlarıyla yakından ilgileniyordu. Bu ülkelerde gizli ve açık ilişkiler kurup çalışmalar yürütüyordu.
Terör örgütünün taktik ateşkesi sırasında Kuzey Irak'ta bulunan Abramowitz, Kürt hareketinin önemli destekçilerindendi. Foreign Policy'nin 1993 yaz sayısında Türkiye'nin parçalanacağı gibi cüretkar bir iddia ortaya savurarak ve Kürt sorununun da kendi haline bırakılamayacağını belirterek ilginç mesajlar vermişti.
Abramowitz'in konuyla ilgili ilginç bir girişimi ise, ABD'deki Yahudi "Türk dostları"nın gerçek niyetleri konusunda önemli ipuçları vermişti. 1994 yılının Haziran ayında Washington'da Türkiye'yi de yakından ilgilendiren bir toplantı düzenlenmişti. Toplantıyı Abramowitz yönetecekti. İlginç olan toplantıya Türkiye'den bazı milletvekillerinin yanısıra, bölücü terör örgütünün de temsilcilerinin çağrılmış olmasıydı. Türk basınında "PKK ile aynı masada" gibi manşetlerle verilen haberlere göre, bu "tesadüfi" karşılaşmanın iki taraf arasındaki "müzakereler"in başlangıcı olması hedeflenmişti. Toplantı son anda iptal edildi ama bazı gerçekleri de gün ışığına çıkardı. ABD'nin niyeti, Mümtaz Soysal'ın da zaman zaman belirttiği gibi, "büyük ağabey" ve "uzlaştırıcı" rolü oynayarak Türkiye'nin bölünmesine çanak tutmaktı. Abramowitz gibi İsrailli beyinlerin yardımıyla gerçekleşecek "bölünme", İsrail'in Kürt Devleti hedefinin de gerçekleşmesi anlamına gelirdi kuşkusuz.
Kürt sorununu kışkırtma heveslisi Yahudiler yalnızca bu ünlü isimlerle sınırlı değildi. Al Gore'un dış politika ile ilgili Yahudi danışmanı Leon Fuerth de Washington çevrelerinde Kürt hareketine yakınlığı ile ünlenen bir kişiydi. Helsinki İzleme Komitesi'nin Türkiye'deki 1992 yılı Newroz olaylarını izlemesi için gönderdiği komitenin raportörü olan Amerikalı Yahudi David E. Nachman'ın "Kürt'ten çok Kürtçü" raporu, Andrei Saharov'un Yahudi eşi Yelena Bonner'in "Kürtlere yaptıklarından dolayı Ankara'nın bombalanması" talebi ve bir başka Yahudi Daniela Mitterand'ın uluslararası Yahudi lobisini de arkasına alarak, Kürt ayaklanmasına verdiği açık destek de anlamlı gelişmelerdi. Yelena Bonner'in Mazzini'den aktardığı "her ulusa bir devlet" ilkesi ise İsrail'in böl-yönet stratejisinin farklı bir anlatımıydı. Fransa'nın eski Ankara Büyükelçisi Yahudi Eric Rouleau'nun, Council on Foreign Relations'ın (CFR) yayın organı olan Foreign Affairs dergisinin yaz 1993 sayısında Kürt ayrılıkçılığına desteğini sunarken yaptığı kehanet de ilginçti doğrusu: "Bu gidişle Türkiye'nin eski Yugoslavya'nın bugün bulunduğu duruma düşmesi uzak bir olasılık değil..."
Kürt-Yahudi ilişkileriyle ilgili ilginç bir gelişme de, 1994 Nisanı'nda İsrail'de yaşandı. Kudüs'te bir "İsrail-Kürdistan Dostluk Derneği" kuruldu. ABD'de yayınlanan The Kurdistan Review adlı derginin verdiği habere göre, derneğin amacı, "İsrail kamuoyunda Kürt halkına ve onun verdiği kendi kaderini tayin etme (self- determinasyon) mücadelesine destek sağlamak"tı.
Ama nedense İsrail'in ve Yahudiler'in Kürt sorununu kışkırtmaya bu denli istekli olduğu gerçeği bir türlü gündeme getirilmiyordu. "Bir kısım medya" bu konuya değinmekten özenle kaçınıyordu. Oysa arada sırada öyle skandallar patlak veriyordu ki, gözardı etmek mümkün olmuyordu.
Bu skandallardan birisi, 24-26 Ocak 1994 tarihlerinde Başbakanlığa bağlı "Politik Psikolojik Merkez" tarafından organize edilen "Türkiye'de Terörizm Olgusunun Psikolojik Açıdan Değerlendirilmesi" konulu toplantıda yaşandı. Toplantıya ABD heyetinden Prof Dr. Norman Itzkewitz ve Prof Dr. Joseph Montvile adlı iki Yahudi akademisyen katılmıştı. Skandal, bu iki kişinin toplantı sırasında Türkiye'nin Güneydoğusu'nu "Kürdistan" olarak nitelendirmeleriyle patlak verdi. Ancak bir tek dönemin RP TBMM Grup Başkanvekili Şevket Kazan gerekli sağduyu göstererek konuyu gündeme getirdi. Kazan toplantıya katılan Amerikalılar'ın CIA ajanı olmakla birlikte iki tanesinin de Yahudi asıllı olduğuna dikkat çekiyordu. Kazan toplantının İsrail Cumhurbaşkanı'nın Türkiye'yi ziyareti ile aynı tarihte yapılmış olmasının bir rastlantı olmadığını bildiriyor ve "bu planlı bir düzenlemenin sonucudur. Amerikalı uzmanların dinleyiciler arasında yer alması gerekirken başkanlık divanında oturmaları Türk milleti ve Türk hükümeti açısından onur kırıcı- dır" diye konuşuyordu.
Gerçekten de iki Yahudi "uzman"ın Türkiye'nin Güneydoğusu'nu "Kürdistan" olarak nitelediği anda İsrail Cumhurbaşkanı Ezer Weizmann'ın Güneydoğu'yu geziyor olması ilginçti. Ayrıca bu iki "eşanlı" olayın yanına bir üçüncü garip olay daha katıldı. Weizmann'ın Ankara'da kaldığı Sheraton otelinde dört Yahudi ilginç bir biçimde biraraya geldi. İsimleri tanıdıktı: Morton Abramowitz, "Karanlıklar Prensi" Richard Perle, İslami fundamentalizm masallarından tanıdığımız Bernard Lewis ve B'nai B'rith'in önemli ismi, Pentagon'un eski Türk masası şefi Harold Rhode. Türkiye'de bir stratejik araştırmalar kurumunun think-tank oluşturulmasına yardımcı olan bu dört isim daha sonra da Kuzey Irak'a geçti. "Önemli temaslar" yapmak için.
Kürt sorununu kaşıyan bir başka önemli isim ise, sözde sorunu çözmek için ülkemize gönderilen Amerika'nın BM Daimi Temsilcisi Morris Abram'dı. "Çözüm"ü, çok açık ifade etmese de, "self-determinasyon"da gören Abram'ın önemli bir özelliği de yine İsrail bağlantılı bir Yahudi oluşuydu. 1987-89 yıllarında uluslararası Yahudi örgütü B'nai B'rith'in başkanlığını yürüten Abram, aynı zamanda da ABD yönetiminde büyük etki sahibi olan Council on Foreign Relations'ın üyesiydi. 16
CIA'nın Ortadoğu Masası'nın Kürt sorunu için görevlendirdiği kişi ise Ellen Laipson'dı. Ve Laipson da konuyla ilgilenen diğer ünlü isimlerin taşıdığı özelliklere sahipti. Ufuk Güldemir, 1992'deki bir yazısında Laipson'ı şöyle tanıtıyordu:
Adı: Ellen Laipson. Görevi: CIA'nın bir numaralı Ortadoğu analizcisi. Misyonu: Kürt sorunu. Laipson uzun yıllar Kongre Araştırma Servisi'nin Dış Politika ve Ulusal Güvenlik bölümlerinde çalıştı. Kongreden ayrıldıktan sonra CIA'nın "Ulusal İstihbarat Görevlisi" oldu. Laipson Ulusal İstihbarat Konseyi'nin Ortadoğu ve Güney Asya bölümünün başına getirildi. ABD'nin bu bölgelerde ne tavır alması gerektiğini Başkan'a öneren raporları Laipson yazıyor. CIA'nın ülke ajanlarından gelen bilgileri, ABD Dışişleri Bakanlığı telgraflarını süzgecinden geçirdikten sonra örneğin "Irak bölünmeli mi bölünmemeli mi" ya da "Irak'ta bir Kürt devleti kurulması Amerika'nın çıkarlarına mı değil mi" gibi sorulara yanıt arıyor. Laipson'ın titri, "Ulusal istihbarat Görevlisi". CIA'da bu titri taşıyanların sayısı hayli az. Laipson'dan önce bu koltukta oturan kişi Graham Fuller idi. Laipson şimdi gizli bir görevle Türkiye'ye geliyor ve Irak'a da geçecek. Misyonu, Kürt sorunu. Laipson, bir Musevi olarak gözlemleri elbette kendi etnik süzgecinden de geçecektir. 17
İşte zaten Kürt sorununu kaşıyan ünlü isimlerin önemli bölümü bu "etnik süzgecin" etkisiyle Kürt Devleti destekçileri haline geliyorlardı. Kuşkusuz bu etnik süzgeç hiç bir zaman açıkça ortaya konmuyor, yapılan yorumlar hep "ABD'nin ulusal çıkarları" çerçevesinde ifade ediliyordu. Oysa Kuzey Irak'ta bir Kürt Devleti'nin kurulması—ya da Martin Indyk'in ifadesiyle "Irak'ın toprak bütünlüğünün sorgulanması—ABD'nin değil, asıl olarak İsrail'in çıkarlarına uyuyordu. Yahudi Devleti, Amerika'nın Ortadoğu politikasını ipotek altına almanın verdiği güçle kendi Ortadoğu düzenlemesini yürütüyordu.
Washington'da çekilen Newroz halaylarının anlamı buydu.
Bu isimlerin en ünlülerinden biri, yıllardır "Türk dostu" olarak tanıtılan Richard Perle'dir. Bir Yahudi olan Perle'nin İsrail'e olan sadakatine ve buna paralel olarak Kürt sorununa olan ilgisine 4. bölümde değinmiştik. Öyle ki Perle, 1980'lerin başında Amerika'da yeni yeni oluşan "Kürt lobisi"nin önde gelen isimlerinden biriydi. Perle'nin bu misyonu ilerleyen yıllarda da devam etti. Başında bulunduğu— ve Türkiye tarafından ABD'de lobi yapmak için kiralanan—International Advisers Inc. adlı lobi şirketi, "Kürtlerin self-determinasyonu"nu dilinden düşürmeyen üyelere sahipti. Bunların başında da önceki sayfalarda Newroz kutlamalarındaki neşesine değindiğimiz eski AIPAC direktörü Morris Amitay geliyordu. Uzun süre Kongre üyeliği yapan ve "Dış İlişkiler Komitesi üyesi olmak istiyorum, çünkü o zaman İsrail'e daha iyi destek verebilirim" sözünün sahibi olan Stephen Solarz da pi- yon Kürt devleti projesinin önemli destekçilerinden biri oldu her zaman.
Bunun yanısıra eski ABD Ankara Büyükelçisi, Carnegie Endowment Başkanı ve "Mossad ajanı" Morton Abramowitz; 1987-1989 arası B'nai B'rith başkanlığı yapmış Yahudi lobisinin etkili isimlerinden Morris Abram; CIA Ortadoğu analizcisi Ellen Laipson; Al Gore'un Senato'daki dış politika danışmanı Leon Fuerth; Pentagon Türk masasından B'nai B'rith üyeleri Harold Rhode ve Paul Goble; Ted Kennedy'nin dış politika danışmanı Nancy Soderberg; Savunma Bakanlığı sekreteri Fred Ikle gibi İsrail bağlantıları güçlü Amerikalı Yahudiler de hep piyon Kürt devleti projesinin önemli destekçileriydiler.
Bu üstte sayılan isimler arasında Abramowitz'in üzerinde durmakta yarar var. İsrail ve Mossad'la özel bir yakınlığı olan Abramowitz, Türkiye'ye büyükelçi atanmadan önce yollandığı bazı ülkelerden kovulmuştu. Mısır, Malezya ve Pakistan Abramowitz'in ülkelerine büyükelçi olarak gönderilmesine karşı çıkmışlardı. Her üç ülkenin Washington'a bildirdikleri gerekçe şuydu: "Sözkonusu kişi CIA ajanıdır. Görev yaptığı ülkelerin içişlerine müdahale etmeyi alışkanlık haline getirmiştir. İstemiyoruz!" Morton Abramowitz kriz ülkelerinin büyükelçisi olarak tanınıyordu. Abramowitz'in kriz çözme yöntemi ise, Tayland örneğinde olduğu gibi, darbe planlamaya kadar gidebiliyordu. Ankara'daki görevinden sonra Ortadoğu ile ilgili Carnegie Endowment'ın başına geçen Abramowitz, Ankara'ya da ABD Dışişleri Ba- kanlığı istihbarat ve Araştırma Müsteşar yardımcılığı görevini bırakarak gelmişti. Abramowitz burada CIA, FBI, SIA, DIA gibi ABD'nin haberalma örgütleri arasında koordinasyonu sağlıyordu. Abramowitz, aynı zamanda ABD'de 208 numaralı komitenin üyesiydi. Komite ABD'nin üçüncü dünya ülkelerindeki operasyonlarıyla yakından ilgileniyordu. Bu ülkelerde gizli ve açık ilişkiler kurup çalışmalar yürütüyordu.
Terör örgütünün taktik ateşkesi sırasında Kuzey Irak'ta bulunan Abramowitz, Kürt hareketinin önemli destekçilerindendi. Foreign Policy'nin 1993 yaz sayısında Türkiye'nin parçalanacağı gibi cüretkar bir iddia ortaya savurarak ve Kürt sorununun da kendi haline bırakılamayacağını belirterek ilginç mesajlar vermişti.
Abramowitz'in konuyla ilgili ilginç bir girişimi ise, ABD'deki Yahudi "Türk dostları"nın gerçek niyetleri konusunda önemli ipuçları vermişti. 1994 yılının Haziran ayında Washington'da Türkiye'yi de yakından ilgilendiren bir toplantı düzenlenmişti. Toplantıyı Abramowitz yönetecekti. İlginç olan toplantıya Türkiye'den bazı milletvekillerinin yanısıra, bölücü terör örgütünün de temsilcilerinin çağrılmış olmasıydı. Türk basınında "PKK ile aynı masada" gibi manşetlerle verilen haberlere göre, bu "tesadüfi" karşılaşmanın iki taraf arasındaki "müzakereler"in başlangıcı olması hedeflenmişti. Toplantı son anda iptal edildi ama bazı gerçekleri de gün ışığına çıkardı. ABD'nin niyeti, Mümtaz Soysal'ın da zaman zaman belirttiği gibi, "büyük ağabey" ve "uzlaştırıcı" rolü oynayarak Türkiye'nin bölünmesine çanak tutmaktı. Abramowitz gibi İsrailli beyinlerin yardımıyla gerçekleşecek "bölünme", İsrail'in Kürt Devleti hedefinin de gerçekleşmesi anlamına gelirdi kuşkusuz.
Kürt sorununu kışkırtma heveslisi Yahudiler yalnızca bu ünlü isimlerle sınırlı değildi. Al Gore'un dış politika ile ilgili Yahudi danışmanı Leon Fuerth de Washington çevrelerinde Kürt hareketine yakınlığı ile ünlenen bir kişiydi. Helsinki İzleme Komitesi'nin Türkiye'deki 1992 yılı Newroz olaylarını izlemesi için gönderdiği komitenin raportörü olan Amerikalı Yahudi David E. Nachman'ın "Kürt'ten çok Kürtçü" raporu, Andrei Saharov'un Yahudi eşi Yelena Bonner'in "Kürtlere yaptıklarından dolayı Ankara'nın bombalanması" talebi ve bir başka Yahudi Daniela Mitterand'ın uluslararası Yahudi lobisini de arkasına alarak, Kürt ayaklanmasına verdiği açık destek de anlamlı gelişmelerdi. Yelena Bonner'in Mazzini'den aktardığı "her ulusa bir devlet" ilkesi ise İsrail'in böl-yönet stratejisinin farklı bir anlatımıydı. Fransa'nın eski Ankara Büyükelçisi Yahudi Eric Rouleau'nun, Council on Foreign Relations'ın (CFR) yayın organı olan Foreign Affairs dergisinin yaz 1993 sayısında Kürt ayrılıkçılığına desteğini sunarken yaptığı kehanet de ilginçti doğrusu: "Bu gidişle Türkiye'nin eski Yugoslavya'nın bugün bulunduğu duruma düşmesi uzak bir olasılık değil..."
Kürt-Yahudi ilişkileriyle ilgili ilginç bir gelişme de, 1994 Nisanı'nda İsrail'de yaşandı. Kudüs'te bir "İsrail-Kürdistan Dostluk Derneği" kuruldu. ABD'de yayınlanan The Kurdistan Review adlı derginin verdiği habere göre, derneğin amacı, "İsrail kamuoyunda Kürt halkına ve onun verdiği kendi kaderini tayin etme (self- determinasyon) mücadelesine destek sağlamak"tı.
Ama nedense İsrail'in ve Yahudiler'in Kürt sorununu kışkırtmaya bu denli istekli olduğu gerçeği bir türlü gündeme getirilmiyordu. "Bir kısım medya" bu konuya değinmekten özenle kaçınıyordu. Oysa arada sırada öyle skandallar patlak veriyordu ki, gözardı etmek mümkün olmuyordu.
Bu skandallardan birisi, 24-26 Ocak 1994 tarihlerinde Başbakanlığa bağlı "Politik Psikolojik Merkez" tarafından organize edilen "Türkiye'de Terörizm Olgusunun Psikolojik Açıdan Değerlendirilmesi" konulu toplantıda yaşandı. Toplantıya ABD heyetinden Prof Dr. Norman Itzkewitz ve Prof Dr. Joseph Montvile adlı iki Yahudi akademisyen katılmıştı. Skandal, bu iki kişinin toplantı sırasında Türkiye'nin Güneydoğusu'nu "Kürdistan" olarak nitelendirmeleriyle patlak verdi. Ancak bir tek dönemin RP TBMM Grup Başkanvekili Şevket Kazan gerekli sağduyu göstererek konuyu gündeme getirdi. Kazan toplantıya katılan Amerikalılar'ın CIA ajanı olmakla birlikte iki tanesinin de Yahudi asıllı olduğuna dikkat çekiyordu. Kazan toplantının İsrail Cumhurbaşkanı'nın Türkiye'yi ziyareti ile aynı tarihte yapılmış olmasının bir rastlantı olmadığını bildiriyor ve "bu planlı bir düzenlemenin sonucudur. Amerikalı uzmanların dinleyiciler arasında yer alması gerekirken başkanlık divanında oturmaları Türk milleti ve Türk hükümeti açısından onur kırıcı- dır" diye konuşuyordu.
Gerçekten de iki Yahudi "uzman"ın Türkiye'nin Güneydoğusu'nu "Kürdistan" olarak nitelediği anda İsrail Cumhurbaşkanı Ezer Weizmann'ın Güneydoğu'yu geziyor olması ilginçti. Ayrıca bu iki "eşanlı" olayın yanına bir üçüncü garip olay daha katıldı. Weizmann'ın Ankara'da kaldığı Sheraton otelinde dört Yahudi ilginç bir biçimde biraraya geldi. İsimleri tanıdıktı: Morton Abramowitz, "Karanlıklar Prensi" Richard Perle, İslami fundamentalizm masallarından tanıdığımız Bernard Lewis ve B'nai B'rith'in önemli ismi, Pentagon'un eski Türk masası şefi Harold Rhode. Türkiye'de bir stratejik araştırmalar kurumunun think-tank oluşturulmasına yardımcı olan bu dört isim daha sonra da Kuzey Irak'a geçti. "Önemli temaslar" yapmak için.
Kürt sorununu kaşıyan bir başka önemli isim ise, sözde sorunu çözmek için ülkemize gönderilen Amerika'nın BM Daimi Temsilcisi Morris Abram'dı. "Çözüm"ü, çok açık ifade etmese de, "self-determinasyon"da gören Abram'ın önemli bir özelliği de yine İsrail bağlantılı bir Yahudi oluşuydu. 1987-89 yıllarında uluslararası Yahudi örgütü B'nai B'rith'in başkanlığını yürüten Abram, aynı zamanda da ABD yönetiminde büyük etki sahibi olan Council on Foreign Relations'ın üyesiydi. 16
CIA'nın Ortadoğu Masası'nın Kürt sorunu için görevlendirdiği kişi ise Ellen Laipson'dı. Ve Laipson da konuyla ilgilenen diğer ünlü isimlerin taşıdığı özelliklere sahipti. Ufuk Güldemir, 1992'deki bir yazısında Laipson'ı şöyle tanıtıyordu:
Adı: Ellen Laipson. Görevi: CIA'nın bir numaralı Ortadoğu analizcisi. Misyonu: Kürt sorunu. Laipson uzun yıllar Kongre Araştırma Servisi'nin Dış Politika ve Ulusal Güvenlik bölümlerinde çalıştı. Kongreden ayrıldıktan sonra CIA'nın "Ulusal İstihbarat Görevlisi" oldu. Laipson Ulusal İstihbarat Konseyi'nin Ortadoğu ve Güney Asya bölümünün başına getirildi. ABD'nin bu bölgelerde ne tavır alması gerektiğini Başkan'a öneren raporları Laipson yazıyor. CIA'nın ülke ajanlarından gelen bilgileri, ABD Dışişleri Bakanlığı telgraflarını süzgecinden geçirdikten sonra örneğin "Irak bölünmeli mi bölünmemeli mi" ya da "Irak'ta bir Kürt devleti kurulması Amerika'nın çıkarlarına mı değil mi" gibi sorulara yanıt arıyor. Laipson'ın titri, "Ulusal istihbarat Görevlisi". CIA'da bu titri taşıyanların sayısı hayli az. Laipson'dan önce bu koltukta oturan kişi Graham Fuller idi. Laipson şimdi gizli bir görevle Türkiye'ye geliyor ve Irak'a da geçecek. Misyonu, Kürt sorunu. Laipson, bir Musevi olarak gözlemleri elbette kendi etnik süzgecinden de geçecektir. 17
İşte zaten Kürt sorununu kaşıyan ünlü isimlerin önemli bölümü bu "etnik süzgecin" etkisiyle Kürt Devleti destekçileri haline geliyorlardı. Kuşkusuz bu etnik süzgeç hiç bir zaman açıkça ortaya konmuyor, yapılan yorumlar hep "ABD'nin ulusal çıkarları" çerçevesinde ifade ediliyordu. Oysa Kuzey Irak'ta bir Kürt Devleti'nin kurulması—ya da Martin Indyk'in ifadesiyle "Irak'ın toprak bütünlüğünün sorgulanması—ABD'nin değil, asıl olarak İsrail'in çıkarlarına uyuyordu. Yahudi Devleti, Amerika'nın Ortadoğu politikasını ipotek altına almanın verdiği güçle kendi Ortadoğu düzenlemesini yürütüyordu.
Washington'da çekilen Newroz halaylarının anlamı buydu.
AMERAKİ'NIN SESİ RADYOSU'NUN İLGİNÇ YAYINLARI
Bilindiği gibi, Kürt sorununun siyasi boyutu her ne zaman gündeme gelse, ABD, bu konuda Türkiye'nin yanında olduğunu ve Türkiye'ye yönelen bölücü terörü hiç bir şekilde desteklemediğini, aksine şiddetle kınadığını açıklar. Aynı üslubu İsrail resmi ağızlarından da duymak mümkündür. İsrailliler, İkitelli'deki "İsrail'den çok İsrailci"lerin arada bir ortaya attıkları "İsrail teröre karşı bize yardımcı olacak" şayialarını nazikçe reddederler belki, ama Türkiye'nin terörle mücadelesini haklı bulduklarını hep vurgularlar.
Benzer açıklamaları güney ve doğu sınırımızdaki iki komşu ülke de yaparlar, ama medyada bunların iki yüzlü açıklamalar olduğuna dair yaygın bir düşünce vardır. Buna karşın ABD-İsrail cephesinden gelen açıklamaların iki yüzlü olabileceği ihtimalini hiç göz önünde bulundurmazlar.
Oysa farklı düşünmek için önemli nedenler vardır. Bunlardan biri, Amerika'nın Türkiye'nin Güneydoğu'suna yaptığı radyo yayınlarıdır. Çünkü, Amerika'nın Sesi Radyosu'ndan, ABD'nin ayrılıkçı terör konusunda takındığı sözde "Türkiye yanlısı" tavırdan çok farklı olarak, ayrılıkçı terörü destekleyen yayınlar gelmiştir şimdiye dek. Türkiye'nin ise, konuyla ilgili haberi veren Milliyet yazarı Nur Batur'a göre, çok uzun süre bundan haberi olmamıştır:
Amerika, 22 Nisan 1992'den bu yana, yani 16 aydır, Güneydoğu'ya 5 ayrı fre- kanstan her gün bir saat Kürtçe yayın yapıyor. Türkiye ise "devekuşu misali" kendi kabuğuna kapanmış, öyle kısır bir tartışma içinde ki, bu yayından habersiz, izlemiyor bile... Amerika'nın Sesi Radyosu'ndan Kürtçe yayın yapılması tartışması iki yıl öncesine rastlıyor. Bu öneriyi o günlerde Amerikan Senatosu Dış İlişkiler Komitesi Başkanı Senatör Clairborne Pell gündeme getiriyor... Pell'ın öyle bir danışmanı var ki, Kongre'de kendisini Kürt sorununa adamış bir kişi olarak tanınıyor... 16 ay önce 15 dakika olarak yayına başlayan Amerika'nın Sesi Kürtçe Servisi son birkaç aydır bir saate çıkarmış durumda. Yayında iki önemli değişiklik var. Birincisi, artık yayın Güneydoğu Anadolu'da konuşulan Kırmançi lehçesiyle yapılıyor ve yayın saatleri de akşam üzerine alınmış durumda. Böylece yaygın dinleme imkanı yaratılıyor. Yayında önce PKK eylemleri ve çatışmalarla ilgili haberler veriliyor. Kullanılan deyimler de son derece ilginç ve önemli. Güneydoğu Anadolu'dan "Türkiye Kürdistanı" diye söz ediliyor. PKK tanımlanırken de "Türk Peşmergeleri", "soreşker" (yiğit savaşçı) deniyor. Ama daha da ilginci "serhilde" sözcüğü. Bu Kürtçe'de "başkaldıran" anlamına geliyor ve PKK kendi eylemlerini tanımlarken "serhildan ayaklanma" tabirini kullanıyor. Haberler verilirken de hem Anadolu Ajansı hem de PKK'nın yayın organı olan Kürt Haber Ajansı ile Özgür Gündem gazetesine dayanıyor Amerika'nın Sesi. 8
Amerika'nın Sesi Radyosu'nun sözkonusu yayını yoruma yer bırakmayacak kadar açıktı kuşkusuz. Terör örgütü açıkça destekleniyordu. Nitekim bu ABD'nin daha önce de kullandığı bir yöntemdi. Önceki bölümde değindiğimiz gibi, ABD aynı yöntemi Kuzey Irak'taki Kürt ayaklanmasını kışkırtmak içinde kullanmıştı. CIA'nın Kuzey Irak'a yönelik olarak kurduğu VOFI (Voice of Free Iraq) adındaki Hür Irak'ın Sesi Radyosu, Kürtlere "ayaklanın, zaman geldi, bu sizin en önemli gününüz olacak" mesajları vermişti. CIA, bu mesajın muhataplarına ulaşması için de gerekli özeni göstermiş, Türkiye üzerinden Kuzey Irak'a binlerce transistörlü radyo yollamıştı. 9
Amerika'nın Sesi Radyosu'nun bu ilginç yayınlarıyla ilgili bir başka bilgi ise M. Ali Birand ve ekibinin hazırladığı "32. Gün" programında ortaya çıkmıştı. Ermenistan sınırları içindeki bir Kürt köyünü ziyaret eden Mithat Bereket, köy sakinlerine Türkiye'deki Kürtlerin durumu hakkında ne bildiklerini sorduğunda yaklaşık şöyle bir cevap almıştı: "Türk Devleti, Kürtler'e karşı katliam uygulamaktadır, ancak buna karşın Kürt ayaklanması boyun eğmemektedir." Bu söylenenler, Türkiye'deki ayrılıkçı terör örgütünün kullandığı üslubun aynısıydı. Olayın en ilginç yanı ise Mithat Bereket'in, Ermenistan'da yaşayan bu Kürtler'in bu yanlış bilgileri nereden aldıklarını sormasıyla ortaya çıkıyordu. Köylüler, bu "inci"leri, hergün Kürtçe yayın yapan ve dikkatle izledikleri Amerika'nın Sesi Radyosu'ndan öğreniyorlardı!...
Sözkonusu yayınlar 1993 yazında Türkiye'nin gündemine geldi ve muhtemelen de Türkiye'nin gösterdiği tepki karşısında ABD tarafından içeriği değiştirildi. Ancak bu durum, ortaya ilginç bir tablo çıkarıyordu: ABD, sürekli olarak Türkiye'yi destekler mesajlar verirken, bir yandan da Türkiye'nin Kürt sorununu kışkırtmak için gizli yollar kullanıyordu anlaşılan. Nitekim bu durum, sonra ABD'nin Med TV'ye verdiği destek ve Çekiç Güç'ün terör örgütüne yaptığı gizli yardımlarla daha da belirgin bir hale geldi. 10
Bu yayının ardında ABD'deki hangi çevrelerin bulunduğu ise daha da ilginç bir konuydu. Önceki sayfalarda İsrail'in WINNEP gibi Amerikalı uzantılarının, Türkiye'nin Güneydoğusu'nu da kapsayan bir Kürt devleti planları içinde olduğuna değinmiştik. Acaba Amerika'nın Sesi Radyosu'nun da böyle bir İsrail bağlantısı olabilir miydi?
Sorunun cevabı için bu yayınların kim tarafından başlatıldığına bakmak gerekiyordu. Nur Batur'un bildirdiğine göre, sözkonusu Kürtçe yayınların ardındaki isim, Kürt hareketiyle olan ilişkisine 4. bölümde de değindiğimiz Amerikalı senatör Clairborne Pell'di. Ve ne ilginçtir, Clairborne Pell, İsrail lobisinin sadık hizmetkarlarından biriydi. Washington Report dergisinin editörü Richard Curtiss, Stealth PACs: Lobbying Congress for Control of US Middle East Policy (Gizli Lobiler: ABD'nin Ortadoğu Politikasının Kontrolü İçin Lobicilik) adlı kitabında, Pell'in bu özelliğini özellikle vurgular. Siyaset yorumcusu Kimberly Lifton ise Detroit Jewish News'te yazdığı bir makalede Pell hakkında şöyle demektedir: "İsrail'in önde gelen Demokrat dostlarından biri de Rhode Island Senatörü Clairborne Pell'dir. Pell, 1960'da seçildiğinden bu yana İsrail'in ısrarlı ve sadık bir destekçisi olmuştur." 11
Stealth PACs kitabında Clairborne Pell'in, sadece 1990 yılında AIPAC ve ona bağlı İsrail lobilerinden 153.600 dolar "bağış" aldığı da bildirilir.12 Pell'in İsrail lobisiyle olan olağanüstü yakın ilişkisi, İsrail lobisi hakkındaki en önemli kaynaklardan biri olan Kongre üyesi Paul Findley'in They Dare to Speak Out: People and Institutions Confront Israel's Lobby (Konuşmaya Cesaret Ettiler: İnsanlar ve Kurumlar İsrail Lobisiyle Karşı Karşıya) adlı kitabında da vurgulanır. 13
Clairborne Pell, Amerika'nın Sesi Radyosu'nun Kürtçe yayınından sonra da aynı konuyla ilgilenmeye devam etti. Özellikle de İsrailli dostlarının desteğiyle ve kimi zaman onlarla birlikte. 1994 yazında, ayrılıkçı terör örgütünün kurmak istediği "sürgünde Kürt hükümeti" çalışmalarına destek verdi.14 Ağustos başında Washington'da bir Kürt Derneği toplantısı düzenlenmiş ve sürgünde Kürt hükümeti kurulması ve Kürtlerin yaşadığı bölgelerde bir Kürdistan Devleti temelinin oluşturulması çağrısı yapılmıştı. Toplantıya iki de önemli Amerikalı katılmıştı: Senato Dışilişkiler Komisyonu Başkanı Clairborne Pell ve Amerikan Kongresi bünyesindeki Helsinki Komisyonu üyesi Mike Amitay, İsrail lobisinden bir Yahudi...
Bu arada ilginç bir bağlantı da, Amerikan hükümetinin Foreign Broadcast Information Service (FBIS) adlı bülteninde yayınlandı. Buna göre, Güneydoğu'da eylem yapan ayrılıkçı terör örgütünün lideri ile, David Adolph Korn adlı Amerikalı bir diplomat arasında uzun süredir devam eden bir mektup diplomasisi vardı. Bu "gayrıresmi diplomasi" ilişkisinin kahramanı olan Korn'un kimliği ise yine oldukça ilginçti. Korn bilinçli bir Amerikan Yahudisiydi ve daha önce büyükelçi olarak atandığı Moritanya'da Yahudi olduğu için hükümet tarafından istenmeyen adam ilan edilmişti. 15
WINNEP'in Kürt Devleti planları, AIPAC'in Newroz halayları, Amerika'nın Sesi Radyosu'nun bölücü yayınları, terör örgütü lideriyle yazışmalar yürüten Amerikalı Yahudiler... Tüm bu parçalar birbirlerine eklendiğinde ortaya oldukça önemli bir tablo çıkıyordu. Tablo, Amerika'da Kürt ayrılıkçılığına destek veren önemli çevreler olduğunu ve bu çevrelerin de büyük ölçüde İsrail ile ilişkili olduğunu gösteriyordu. Dahası, bu Kürt ayrılıkçılığı, yalnızca Kuzey Irak'ı değil, biraz daha üstü kapalı da olsa Türkiye'yi de hedef alıyordu.
Nitekim Kuzey Irak'ta gelişecek ayrılıkçı bir Kürt hareketinin, hele bir Kürt Devleti'nin Türkiye'yi etkilemeyeceğini düşünmek mümkün değildir. Bu iki bölge coğrafi ve demografik yönden birbirine çok benzer özelliklere sahiptirler ve birinde gelişecek siyasi bir oluşum kaçınılmaz olarak diğerini de etkileyecektir. Bu nedenle Kuzey Irak'ı bağımsız bir Kürt Devleti'ne dönüştürmek isteyen tüm girişimlerin dolaylı olarak Türkiye'nin toprak bütünlüğünü de hedefleyen birer tehdit olduğunu gözden kaçırmamak gerekir.
Kuzey Irak'ı bir Kürt Devleti'ne dönüştürmek isteyen yegane güç ise İsrail'dir. (ABD'nin İsrail'den ayrı olarak böyle bir hedefi yoktur; Suriye ve İran gibi komşu ülkeler ise kendi içlerindeki Kürt azınlıklardan duydukları tedirginlik nedeniyle bu tür bir parçalanmaya karşıdırlar.) Nitekim bir Kürt Devleti kurmak için çaba gösteren Batılı isimlere bir göz attığımızda, nedense İsrail bağlantılı isimlerin, özellikle de Yahudiler'in büyük bir yoğunlukta olduklarını görürüz.
Benzer açıklamaları güney ve doğu sınırımızdaki iki komşu ülke de yaparlar, ama medyada bunların iki yüzlü açıklamalar olduğuna dair yaygın bir düşünce vardır. Buna karşın ABD-İsrail cephesinden gelen açıklamaların iki yüzlü olabileceği ihtimalini hiç göz önünde bulundurmazlar.
Oysa farklı düşünmek için önemli nedenler vardır. Bunlardan biri, Amerika'nın Türkiye'nin Güneydoğu'suna yaptığı radyo yayınlarıdır. Çünkü, Amerika'nın Sesi Radyosu'ndan, ABD'nin ayrılıkçı terör konusunda takındığı sözde "Türkiye yanlısı" tavırdan çok farklı olarak, ayrılıkçı terörü destekleyen yayınlar gelmiştir şimdiye dek. Türkiye'nin ise, konuyla ilgili haberi veren Milliyet yazarı Nur Batur'a göre, çok uzun süre bundan haberi olmamıştır:
Amerika, 22 Nisan 1992'den bu yana, yani 16 aydır, Güneydoğu'ya 5 ayrı fre- kanstan her gün bir saat Kürtçe yayın yapıyor. Türkiye ise "devekuşu misali" kendi kabuğuna kapanmış, öyle kısır bir tartışma içinde ki, bu yayından habersiz, izlemiyor bile... Amerika'nın Sesi Radyosu'ndan Kürtçe yayın yapılması tartışması iki yıl öncesine rastlıyor. Bu öneriyi o günlerde Amerikan Senatosu Dış İlişkiler Komitesi Başkanı Senatör Clairborne Pell gündeme getiriyor... Pell'ın öyle bir danışmanı var ki, Kongre'de kendisini Kürt sorununa adamış bir kişi olarak tanınıyor... 16 ay önce 15 dakika olarak yayına başlayan Amerika'nın Sesi Kürtçe Servisi son birkaç aydır bir saate çıkarmış durumda. Yayında iki önemli değişiklik var. Birincisi, artık yayın Güneydoğu Anadolu'da konuşulan Kırmançi lehçesiyle yapılıyor ve yayın saatleri de akşam üzerine alınmış durumda. Böylece yaygın dinleme imkanı yaratılıyor. Yayında önce PKK eylemleri ve çatışmalarla ilgili haberler veriliyor. Kullanılan deyimler de son derece ilginç ve önemli. Güneydoğu Anadolu'dan "Türkiye Kürdistanı" diye söz ediliyor. PKK tanımlanırken de "Türk Peşmergeleri", "soreşker" (yiğit savaşçı) deniyor. Ama daha da ilginci "serhilde" sözcüğü. Bu Kürtçe'de "başkaldıran" anlamına geliyor ve PKK kendi eylemlerini tanımlarken "serhildan ayaklanma" tabirini kullanıyor. Haberler verilirken de hem Anadolu Ajansı hem de PKK'nın yayın organı olan Kürt Haber Ajansı ile Özgür Gündem gazetesine dayanıyor Amerika'nın Sesi. 8
Amerika'nın Sesi Radyosu'nun sözkonusu yayını yoruma yer bırakmayacak kadar açıktı kuşkusuz. Terör örgütü açıkça destekleniyordu. Nitekim bu ABD'nin daha önce de kullandığı bir yöntemdi. Önceki bölümde değindiğimiz gibi, ABD aynı yöntemi Kuzey Irak'taki Kürt ayaklanmasını kışkırtmak içinde kullanmıştı. CIA'nın Kuzey Irak'a yönelik olarak kurduğu VOFI (Voice of Free Iraq) adındaki Hür Irak'ın Sesi Radyosu, Kürtlere "ayaklanın, zaman geldi, bu sizin en önemli gününüz olacak" mesajları vermişti. CIA, bu mesajın muhataplarına ulaşması için de gerekli özeni göstermiş, Türkiye üzerinden Kuzey Irak'a binlerce transistörlü radyo yollamıştı. 9
Amerika'nın Sesi Radyosu'nun bu ilginç yayınlarıyla ilgili bir başka bilgi ise M. Ali Birand ve ekibinin hazırladığı "32. Gün" programında ortaya çıkmıştı. Ermenistan sınırları içindeki bir Kürt köyünü ziyaret eden Mithat Bereket, köy sakinlerine Türkiye'deki Kürtlerin durumu hakkında ne bildiklerini sorduğunda yaklaşık şöyle bir cevap almıştı: "Türk Devleti, Kürtler'e karşı katliam uygulamaktadır, ancak buna karşın Kürt ayaklanması boyun eğmemektedir." Bu söylenenler, Türkiye'deki ayrılıkçı terör örgütünün kullandığı üslubun aynısıydı. Olayın en ilginç yanı ise Mithat Bereket'in, Ermenistan'da yaşayan bu Kürtler'in bu yanlış bilgileri nereden aldıklarını sormasıyla ortaya çıkıyordu. Köylüler, bu "inci"leri, hergün Kürtçe yayın yapan ve dikkatle izledikleri Amerika'nın Sesi Radyosu'ndan öğreniyorlardı!...
Sözkonusu yayınlar 1993 yazında Türkiye'nin gündemine geldi ve muhtemelen de Türkiye'nin gösterdiği tepki karşısında ABD tarafından içeriği değiştirildi. Ancak bu durum, ortaya ilginç bir tablo çıkarıyordu: ABD, sürekli olarak Türkiye'yi destekler mesajlar verirken, bir yandan da Türkiye'nin Kürt sorununu kışkırtmak için gizli yollar kullanıyordu anlaşılan. Nitekim bu durum, sonra ABD'nin Med TV'ye verdiği destek ve Çekiç Güç'ün terör örgütüne yaptığı gizli yardımlarla daha da belirgin bir hale geldi. 10
Bu yayının ardında ABD'deki hangi çevrelerin bulunduğu ise daha da ilginç bir konuydu. Önceki sayfalarda İsrail'in WINNEP gibi Amerikalı uzantılarının, Türkiye'nin Güneydoğusu'nu da kapsayan bir Kürt devleti planları içinde olduğuna değinmiştik. Acaba Amerika'nın Sesi Radyosu'nun da böyle bir İsrail bağlantısı olabilir miydi?
Sorunun cevabı için bu yayınların kim tarafından başlatıldığına bakmak gerekiyordu. Nur Batur'un bildirdiğine göre, sözkonusu Kürtçe yayınların ardındaki isim, Kürt hareketiyle olan ilişkisine 4. bölümde de değindiğimiz Amerikalı senatör Clairborne Pell'di. Ve ne ilginçtir, Clairborne Pell, İsrail lobisinin sadık hizmetkarlarından biriydi. Washington Report dergisinin editörü Richard Curtiss, Stealth PACs: Lobbying Congress for Control of US Middle East Policy (Gizli Lobiler: ABD'nin Ortadoğu Politikasının Kontrolü İçin Lobicilik) adlı kitabında, Pell'in bu özelliğini özellikle vurgular. Siyaset yorumcusu Kimberly Lifton ise Detroit Jewish News'te yazdığı bir makalede Pell hakkında şöyle demektedir: "İsrail'in önde gelen Demokrat dostlarından biri de Rhode Island Senatörü Clairborne Pell'dir. Pell, 1960'da seçildiğinden bu yana İsrail'in ısrarlı ve sadık bir destekçisi olmuştur." 11
Stealth PACs kitabında Clairborne Pell'in, sadece 1990 yılında AIPAC ve ona bağlı İsrail lobilerinden 153.600 dolar "bağış" aldığı da bildirilir.12 Pell'in İsrail lobisiyle olan olağanüstü yakın ilişkisi, İsrail lobisi hakkındaki en önemli kaynaklardan biri olan Kongre üyesi Paul Findley'in They Dare to Speak Out: People and Institutions Confront Israel's Lobby (Konuşmaya Cesaret Ettiler: İnsanlar ve Kurumlar İsrail Lobisiyle Karşı Karşıya) adlı kitabında da vurgulanır. 13
Clairborne Pell, Amerika'nın Sesi Radyosu'nun Kürtçe yayınından sonra da aynı konuyla ilgilenmeye devam etti. Özellikle de İsrailli dostlarının desteğiyle ve kimi zaman onlarla birlikte. 1994 yazında, ayrılıkçı terör örgütünün kurmak istediği "sürgünde Kürt hükümeti" çalışmalarına destek verdi.14 Ağustos başında Washington'da bir Kürt Derneği toplantısı düzenlenmiş ve sürgünde Kürt hükümeti kurulması ve Kürtlerin yaşadığı bölgelerde bir Kürdistan Devleti temelinin oluşturulması çağrısı yapılmıştı. Toplantıya iki de önemli Amerikalı katılmıştı: Senato Dışilişkiler Komisyonu Başkanı Clairborne Pell ve Amerikan Kongresi bünyesindeki Helsinki Komisyonu üyesi Mike Amitay, İsrail lobisinden bir Yahudi...
Bu arada ilginç bir bağlantı da, Amerikan hükümetinin Foreign Broadcast Information Service (FBIS) adlı bülteninde yayınlandı. Buna göre, Güneydoğu'da eylem yapan ayrılıkçı terör örgütünün lideri ile, David Adolph Korn adlı Amerikalı bir diplomat arasında uzun süredir devam eden bir mektup diplomasisi vardı. Bu "gayrıresmi diplomasi" ilişkisinin kahramanı olan Korn'un kimliği ise yine oldukça ilginçti. Korn bilinçli bir Amerikan Yahudisiydi ve daha önce büyükelçi olarak atandığı Moritanya'da Yahudi olduğu için hükümet tarafından istenmeyen adam ilan edilmişti. 15
WINNEP'in Kürt Devleti planları, AIPAC'in Newroz halayları, Amerika'nın Sesi Radyosu'nun bölücü yayınları, terör örgütü lideriyle yazışmalar yürüten Amerikalı Yahudiler... Tüm bu parçalar birbirlerine eklendiğinde ortaya oldukça önemli bir tablo çıkıyordu. Tablo, Amerika'da Kürt ayrılıkçılığına destek veren önemli çevreler olduğunu ve bu çevrelerin de büyük ölçüde İsrail ile ilişkili olduğunu gösteriyordu. Dahası, bu Kürt ayrılıkçılığı, yalnızca Kuzey Irak'ı değil, biraz daha üstü kapalı da olsa Türkiye'yi de hedef alıyordu.
Nitekim Kuzey Irak'ta gelişecek ayrılıkçı bir Kürt hareketinin, hele bir Kürt Devleti'nin Türkiye'yi etkilemeyeceğini düşünmek mümkün değildir. Bu iki bölge coğrafi ve demografik yönden birbirine çok benzer özelliklere sahiptirler ve birinde gelişecek siyasi bir oluşum kaçınılmaz olarak diğerini de etkileyecektir. Bu nedenle Kuzey Irak'ı bağımsız bir Kürt Devleti'ne dönüştürmek isteyen tüm girişimlerin dolaylı olarak Türkiye'nin toprak bütünlüğünü de hedefleyen birer tehdit olduğunu gözden kaçırmamak gerekir.
Kuzey Irak'ı bir Kürt Devleti'ne dönüştürmek isteyen yegane güç ise İsrail'dir. (ABD'nin İsrail'den ayrı olarak böyle bir hedefi yoktur; Suriye ve İran gibi komşu ülkeler ise kendi içlerindeki Kürt azınlıklardan duydukları tedirginlik nedeniyle bu tür bir parçalanmaya karşıdırlar.) Nitekim bir Kürt Devleti kurmak için çaba gösteren Batılı isimlere bir göz attığımızda, nedense İsrail bağlantılı isimlerin, özellikle de Yahudiler'in büyük bir yoğunlukta olduklarını görürüz.
CLINTON'IN ORTADOĞU POLİTİKASI
WINNEP'in İsrail'e yakınlığını inceledik. Ama asıl önemli olan, bu kurumun, Clinton yönetiminin Ortadoğu politikasına neredeyse ipotek koymuş olmasıydı. Gelmiş geçmiş ABD Başkanları içinde İsrail'e en yakın olanı olarak tanımlanan Clinton, WINNEP'in İsrail güdümlü politikalarını onaylamaya hazırdı. Öyle ki WINNEP'in Kürt konusunu öncelikli gündem maddesi olarak benimsediği ve ABD yönetimine yerleştirdiği üyeleriyle bu konunun üzerine gideceği, Clinton'ın 1992 seçimlerini kazandığı sıralarda hemen belli olmuştu. O sıralar Hürriyet'in Washington muhabiri olan Sedat Ergin şunları yazıyordu:
Demokratik aday Bill Clinton'un seçim zaferinden en çok hoşnut olan kesimlerin arasında ABD'deki Yahudi lobisi de yer almaktadır. ABD'deki Yahudi Lobisi'nin en güçlü kuruluşu olan AIPAC'in (American Israeli Public Affairs Committee) Başkanı David Steiner, geçenlerde 'Little Rock'ta (Clinton'ın karargahı) pek çok adamımız var. Yeni yönetime adamlarımızı sokacağız' yolundaki sözlerinin yer aldığı teyp bandının basına yansıması üzerine istifa etmek zorunda kalmıştır.
AIPAC'in 'adamları'ndan biri de Washington'un önde gelen Ortadoğu uzmanlarından Martin Indyk'tır. İlginçtir ki, ABD'nin saygın araştırma kuruluşların- dan (Think Tank) Carnegie Endowment'ta geçen hafta düzenlenen ve 'Kürt So- runu'nun da ayrıntılı bir şekilde tartışıldığı 'Irak toprak bütünlüğünü koruyabilir mi?' konulu panelde en önemli müdahalelerden biri Martin Indky'ten gelmiştir. Washington'daki bir başka nüfuzlu araştırma kuruluşu, Washington Institute for Near East Policy'nin direktörü olan Indyk, ABD yönetiminin Irak'ın toprak bütünlüğünü savunan geleneksel çizgisini eleştiren bir yaklaşımla 'Irak'ın toprak bütünlüğünü sorgulayan bir politikanın hatası ne olabilir ki' diye sormuştur. 3
Morris Amitay'ın Amerikan Yahudi basınının önemli dergilerinden biri olan Washington Jewish Weekly'de yayınlanan "Self-Determinasyon: Kürtler Hala Bekliyor" başlıklı yazısındaki şu satırların amacı oldukça açıktı: "... Türkiye, İran, Irak, Suriye ve Rusya'ya dağılmış olarak yaşayan 20 milyon kadar Kürt, bağımsız devletlerini kurma imkanını bulamamıştır... Kürtler'e kendi siyasi kaderlerini tayin edebilme hakkı tanınmadıkça, Orta Doğu'da huzursuzluğun ve isyanların devamı kaçınılmazdır." 5
Clinton yönetiminin daha iş başına yeni geldiği sıralarda verdiği görüntü, İsrail'in Ortadoğu çıkarlarına ve bu arada doğal olarak Kürt sorunundaki hedeflerine uygun bir politika çizileceğini gösteriyordu. Nitekim ilerleyen yıllarda da böyle oldu. Ortadoğu politikasını WINNEP üyelerinin ve benzeri İsrail yanlısı stratejistlerin kontrolüne veren Clinton yönetimi, ısrarlı bir biçimde Kuzey Irak'ta bir Kürt Devleti'nin altyapısını kurmak için çabaladı. WINNEP'in bu amaca yönelik çalışmalarından biri de Mike Amitay'ın öncülüğünde Washington'da kurulan Kürt Enstitüsü oldu.
Bu arada sözkonusu müstakbel Kürt Devleti'nin koruyucu şemsiyesi olan Çekiç Güç'ün Türkiye'deki tüm muhalefete rağmen yerinde kalmasına bu nedenle özen gösterildi. Bazı yorumcular, Çekiç Güç tarafından korunan bölgenin petrol içermediğini, pek bir stratejik öneme de sahip olmadığını vurguluyorlar ve buna dayanarak da ABD'nin bir Kürt Devleti kurdurma peşinde olmasının mümkün olmadığını öne sürüyorlardı. Yarı yarıya haklıydılar: Petrolden ve Amerikalılar'ı ilgilendirebilecek başka her hangi bir şeyden yoksun olan Kuzey Irak, Amerikan ulusal çıkarları açısından değerli bir bölge değildi gerçekten. Ama bu, ABD'nin burayla çok yakından ilgilendiği ve kendi eliyle müstakbel bir Kürt Devleti'nin taşlarını döşediği gerçeğini değiştirmiyordu. ABD, kendisinin değil ama İsrail'in çıkarları için bu işi yapıyordu çünkü.
Bu yorum ilk başta pek çok kimseye garip gelebilir ve ABD'nin kendi çıkarına rağmen İsrail'in çıkarlarını koruduğu iddiasını "realpolitik"in temel kuralına aykırı bulabilirler. Ama durum, konuyu inceleyen pek çok Amerikalı siyasi yorumcu tarafından da vurgulandığı gibi, tam da budur. Çünkü ABD'nin İsrail'e olan bağlılığı, realpolitik sınırlarını aşmaktadır ve eski Başkan Yardımcısı George Ball'un deyimiyle bir "tutkulu ilişki" haline dönüşmüştür. 6
Amerikalılar'ın Türkiye'de Çekiç Güç konusunda yapılan ağır eleştirilerin hiç birine ses çıkarmazken, RP lideri Necmettin Erbakan'dan gelen ve Çekiç Güç'ü İsrail'le ilişkilendiren bir yoruma aşırı derecede saldırgan ve küstah bir çıkışla karşılık vermeleri, belki de bu tutkulu ilişkinin bir yansıması olarak kabul edilebilir. 7
Özetle, Clinton yönetimi Ortadoğu'da bir Kürt Devleti oluşturmaya yönelik bir politika izliyordu ve bu politikanın ardındaki asıl faktör de İsrail ve onun lobisiydi. Olayın en önemli yanı ise, bu Kürt politikasının ucunun Türkiye'ye dokunmasıydı. Hem de yine İsrail'in eliyle.
Demokratik aday Bill Clinton'un seçim zaferinden en çok hoşnut olan kesimlerin arasında ABD'deki Yahudi lobisi de yer almaktadır. ABD'deki Yahudi Lobisi'nin en güçlü kuruluşu olan AIPAC'in (American Israeli Public Affairs Committee) Başkanı David Steiner, geçenlerde 'Little Rock'ta (Clinton'ın karargahı) pek çok adamımız var. Yeni yönetime adamlarımızı sokacağız' yolundaki sözlerinin yer aldığı teyp bandının basına yansıması üzerine istifa etmek zorunda kalmıştır.
AIPAC'in 'adamları'ndan biri de Washington'un önde gelen Ortadoğu uzmanlarından Martin Indyk'tır. İlginçtir ki, ABD'nin saygın araştırma kuruluşların- dan (Think Tank) Carnegie Endowment'ta geçen hafta düzenlenen ve 'Kürt So- runu'nun da ayrıntılı bir şekilde tartışıldığı 'Irak toprak bütünlüğünü koruyabilir mi?' konulu panelde en önemli müdahalelerden biri Martin Indky'ten gelmiştir. Washington'daki bir başka nüfuzlu araştırma kuruluşu, Washington Institute for Near East Policy'nin direktörü olan Indyk, ABD yönetiminin Irak'ın toprak bütünlüğünü savunan geleneksel çizgisini eleştiren bir yaklaşımla 'Irak'ın toprak bütünlüğünü sorgulayan bir politikanın hatası ne olabilir ki' diye sormuştur. 3
Morris Amitay'ın Amerikan Yahudi basınının önemli dergilerinden biri olan Washington Jewish Weekly'de yayınlanan "Self-Determinasyon: Kürtler Hala Bekliyor" başlıklı yazısındaki şu satırların amacı oldukça açıktı: "... Türkiye, İran, Irak, Suriye ve Rusya'ya dağılmış olarak yaşayan 20 milyon kadar Kürt, bağımsız devletlerini kurma imkanını bulamamıştır... Kürtler'e kendi siyasi kaderlerini tayin edebilme hakkı tanınmadıkça, Orta Doğu'da huzursuzluğun ve isyanların devamı kaçınılmazdır." 5
Clinton yönetiminin daha iş başına yeni geldiği sıralarda verdiği görüntü, İsrail'in Ortadoğu çıkarlarına ve bu arada doğal olarak Kürt sorunundaki hedeflerine uygun bir politika çizileceğini gösteriyordu. Nitekim ilerleyen yıllarda da böyle oldu. Ortadoğu politikasını WINNEP üyelerinin ve benzeri İsrail yanlısı stratejistlerin kontrolüne veren Clinton yönetimi, ısrarlı bir biçimde Kuzey Irak'ta bir Kürt Devleti'nin altyapısını kurmak için çabaladı. WINNEP'in bu amaca yönelik çalışmalarından biri de Mike Amitay'ın öncülüğünde Washington'da kurulan Kürt Enstitüsü oldu.
Bu arada sözkonusu müstakbel Kürt Devleti'nin koruyucu şemsiyesi olan Çekiç Güç'ün Türkiye'deki tüm muhalefete rağmen yerinde kalmasına bu nedenle özen gösterildi. Bazı yorumcular, Çekiç Güç tarafından korunan bölgenin petrol içermediğini, pek bir stratejik öneme de sahip olmadığını vurguluyorlar ve buna dayanarak da ABD'nin bir Kürt Devleti kurdurma peşinde olmasının mümkün olmadığını öne sürüyorlardı. Yarı yarıya haklıydılar: Petrolden ve Amerikalılar'ı ilgilendirebilecek başka her hangi bir şeyden yoksun olan Kuzey Irak, Amerikan ulusal çıkarları açısından değerli bir bölge değildi gerçekten. Ama bu, ABD'nin burayla çok yakından ilgilendiği ve kendi eliyle müstakbel bir Kürt Devleti'nin taşlarını döşediği gerçeğini değiştirmiyordu. ABD, kendisinin değil ama İsrail'in çıkarları için bu işi yapıyordu çünkü.
Bu yorum ilk başta pek çok kimseye garip gelebilir ve ABD'nin kendi çıkarına rağmen İsrail'in çıkarlarını koruduğu iddiasını "realpolitik"in temel kuralına aykırı bulabilirler. Ama durum, konuyu inceleyen pek çok Amerikalı siyasi yorumcu tarafından da vurgulandığı gibi, tam da budur. Çünkü ABD'nin İsrail'e olan bağlılığı, realpolitik sınırlarını aşmaktadır ve eski Başkan Yardımcısı George Ball'un deyimiyle bir "tutkulu ilişki" haline dönüşmüştür. 6
Amerikalılar'ın Türkiye'de Çekiç Güç konusunda yapılan ağır eleştirilerin hiç birine ses çıkarmazken, RP lideri Necmettin Erbakan'dan gelen ve Çekiç Güç'ü İsrail'le ilişkilendiren bir yoruma aşırı derecede saldırgan ve küstah bir çıkışla karşılık vermeleri, belki de bu tutkulu ilişkinin bir yansıması olarak kabul edilebilir. 7
Özetle, Clinton yönetimi Ortadoğu'da bir Kürt Devleti oluşturmaya yönelik bir politika izliyordu ve bu politikanın ardındaki asıl faktör de İsrail ve onun lobisiydi. Olayın en önemli yanı ise, bu Kürt politikasının ucunun Türkiye'ye dokunmasıydı. Hem de yine İsrail'in eliyle.
WINNEP: AIPAC'İN BİR KOLU
Arap-İsrail sorununa İsrail yanlısı olarak değil, tarafsız bir şekilde yaklaşılmasını savunan Washington Report on Middle East Affairs dergisinin Mart 1993 sayısında WINNEP'e oldukça geniş bir yer ayırıldı. Haberin başlığı şöyleydi: "Clinton's Indyk Appointment: One of Many from Pro-Israel Think Tank" (Clinton'ın Indyk Ataması: İsrail Yanlısı Think Tank'ten Bir Atama Daha). Yazıda Clinton'ın Ulusal Güvenlik Konseyi'nin Ortadoğu Danışmanlığı masasına Martin Indyk'i atamasının, "İsrail yanlısı think-tank'ten yapılan sayısız transferin yeni bir örneği" olduğu söyleniyordu. Çünkü Martin Indyk, İsrail lobisinin en ünlü isimlerinden birisiydi. İsrail'in ABD'deki resmi lobi kurumu olan AIPAC'in (American- Israel Public Affairs Committee) araştırma müdürlüğü yapmış, İsrail eski Başbakanı Yitzhak Şamir'in medya danışmanlığı işini yürütmüştü. Avusturalya doğumlu bir Yahudi olan Indyk, Sudan ve İran'ın "terörist devlet" ilan edilmesinde oynadığı büyük rolle de dikkatleri üzerine çekmişti. Nitekim Indyk, sözkonusu Ortadoğu Danışmanlığı'na atandıktan sonra da İsrail-yanlısı çizgisini koruyacak ve İran ile Irak'ın aynı anda sıkıştırılmasını öngören "dual containment" (çifte kuşatma) stra- tejisini geliştirecekti. Indyk, bunun ardından 1995 başında Clinton tarafından Amerika'nın İsrail Büyükelçisi olarak atandı.
Indyk'in önemli icraatlarından biri ise 1985 yılında, AIPAC'in yöneticiliğini yapmış Los Angeles'lı bir Yahudi olan Barbi Weinberg ile birlikte Ortadoğu konusunda strateji üretecek bir think-tank kurmuş olmasıydı. Washington Report'un "İsrail yanlısı" olarak tanımladığı bu kurum, Washington Institute for Near East Policy (WINNEP) idi, yani az önce Kürt Devleti hesapları yaptığına değindiğimiz think-tank.
Kurumun İsrail lobisiyle olan ilişkisi, daha doğrusu İsrail lobisinin bir uzantısı olduğu o kadar belliydi ki, Washington civarında "AIPAC'in bir kolu" olarak tanımlanıyordu. Örgütün kurulduğu yıl seçilen 11 kişilik yönetim kurulunda, 6 kişi AIPAC'in üst düzey yöneticisiydi.
Washington Report'un bildirdiğine göre, kurumun İsrail bağlantısı her geçen gün daha da güçlenerek devam etmişti. Başlangıçta sadece üç kişi istihdam edebilen enstitüde artık en aşağı 30 civarında uzman, araştırmacı, yönetici çalışıyordu. Kısa zamanda büyüyen enstitünün yıllık bütçesi 750 bin dolar civarındaydı ve bu bütçe büyük ölçüde Yahudi lobisinin ve Yahudi cemaatinin bağış ve yardımlarından geliyordu.
Enstitünün Indyk ve Weinberg dışındaki üyeleri de oldukça ünlü ve kurumun İsrail bağlantısına uygun isimlerdi. Washington Report, bu isimleri şöyle tanıtıyordu: "Amerikan tarihinin en İsrail yanlısı Dışişleri bakanı" olarak tanımlanan George Schultz; eski NATO genel sekreteri General Alexander Haig; "İsrail'in uzun vadeli destekçilerinden" BM eski temsilcisi Jeane Kirkpatrick; Mossad ajanı David Kimche ve İsrail Başbakanı'nın terör danışmanı Amiram Nir'le bağlantılı çalışan Reagan'ın mahkum olmuş eski Ulusal Güvenlik Konseyi danışmanı Robert McFarlane; Kissinger Şirketler Topluluğu'ndan Lawrence Eagleburger; Bush yönetiminde Dışişleri Danışmanlığı yapan Yahudi asıllı Dennis Ross; ABD'nin eski İsrail büyükelçisi Samuel Lewis; eski Savunma Bakanlığı yardımcılarından Yahudi asıllı "Karanlıklar Prensi" Richard Perle; askeri yorumcu Edward Luttwak; eski Başkan yardımcılarından Siyonist örgüt B'nai B'rith üyesi Walter Mondale; US News and World Report, Atlantic Monthly ve The New York Daily News gibi yayınların sahibi Mortimer Zuckerman; Yahudi lobisinin kontrolündeki yayın organlarından The New Republic'in yayıncısı Martin Peretz; Carter dönemindeki iç politika danışmanı ve İsrail için yapılan lobi çalışmalarının lideri Stuart Eizenstat; Bush yönetimindeki Yahudi asıllı Ulusal Güvenlik Konseyi Ortadoğu danışmanları Richard Haas ve Aaron David Miller...
Washington Report'un da vurguladığı gibi bu isimlerin en büyük ortak özellikleri İsrail yanlısı görüş ve icraatlarıyla tanınmalarıydı. Zaten yarısına yakını— Barbi Weinberg, Martin Indyk, Dennis Ross, Samuel Lewis, Martin Peretz, Richard Haass, Aaron David Miller, Richard Perle—Yahudiydi. Kuruma üye olmasa da, çalışmalarına katkıda bulunan kişiler arasında da ilginç bir isim daha vardı: "Tarihin Sonu" teziyle ses getiren Francis Fukuyama. WINNEP'in bir diğer ünlü Yahudi üyesi ise, son zamanlarda Türkiye hakkındaki provokatif açıklamalarıyla ses getiren ve "bir kısım medya"ya akıl hocalığı yapan Alan Makovsky idi.
Washington Report, ayrıca kurumun "Kissinger bağlantısı" üzerinde de durmuştu. George Schultz'la birlikte "İsrail çıkarlarını en çok savunan Dışişleri Bakanı" ünvanını taşıyan Kissinger, Washington Report'un deyimiyle, İsrail taraftarı kurumlar arasındaki ilişkiyi koordine eden kilit isimlerden biriydi. "Sağ kollarından birini", Lawrence Eagleburger'ı Washington Institute for Near East Policy'e üye yapan Kissinger, Washington Report'un haberine göre, bu bağlantıyı kullanarak kurum üzerinde etki kurmuş durumdaydı.
Özetle, Kuzey Irak'ta bir Kürt Devleti kurulması fikrinin ABD'deki en önde gelen savunucusu olan kurum, tam anlamıyla İsrail güdümlüydü.
Indyk'in önemli icraatlarından biri ise 1985 yılında, AIPAC'in yöneticiliğini yapmış Los Angeles'lı bir Yahudi olan Barbi Weinberg ile birlikte Ortadoğu konusunda strateji üretecek bir think-tank kurmuş olmasıydı. Washington Report'un "İsrail yanlısı" olarak tanımladığı bu kurum, Washington Institute for Near East Policy (WINNEP) idi, yani az önce Kürt Devleti hesapları yaptığına değindiğimiz think-tank.
Kurumun İsrail lobisiyle olan ilişkisi, daha doğrusu İsrail lobisinin bir uzantısı olduğu o kadar belliydi ki, Washington civarında "AIPAC'in bir kolu" olarak tanımlanıyordu. Örgütün kurulduğu yıl seçilen 11 kişilik yönetim kurulunda, 6 kişi AIPAC'in üst düzey yöneticisiydi.
Washington Report'un bildirdiğine göre, kurumun İsrail bağlantısı her geçen gün daha da güçlenerek devam etmişti. Başlangıçta sadece üç kişi istihdam edebilen enstitüde artık en aşağı 30 civarında uzman, araştırmacı, yönetici çalışıyordu. Kısa zamanda büyüyen enstitünün yıllık bütçesi 750 bin dolar civarındaydı ve bu bütçe büyük ölçüde Yahudi lobisinin ve Yahudi cemaatinin bağış ve yardımlarından geliyordu.
Enstitünün Indyk ve Weinberg dışındaki üyeleri de oldukça ünlü ve kurumun İsrail bağlantısına uygun isimlerdi. Washington Report, bu isimleri şöyle tanıtıyordu: "Amerikan tarihinin en İsrail yanlısı Dışişleri bakanı" olarak tanımlanan George Schultz; eski NATO genel sekreteri General Alexander Haig; "İsrail'in uzun vadeli destekçilerinden" BM eski temsilcisi Jeane Kirkpatrick; Mossad ajanı David Kimche ve İsrail Başbakanı'nın terör danışmanı Amiram Nir'le bağlantılı çalışan Reagan'ın mahkum olmuş eski Ulusal Güvenlik Konseyi danışmanı Robert McFarlane; Kissinger Şirketler Topluluğu'ndan Lawrence Eagleburger; Bush yönetiminde Dışişleri Danışmanlığı yapan Yahudi asıllı Dennis Ross; ABD'nin eski İsrail büyükelçisi Samuel Lewis; eski Savunma Bakanlığı yardımcılarından Yahudi asıllı "Karanlıklar Prensi" Richard Perle; askeri yorumcu Edward Luttwak; eski Başkan yardımcılarından Siyonist örgüt B'nai B'rith üyesi Walter Mondale; US News and World Report, Atlantic Monthly ve The New York Daily News gibi yayınların sahibi Mortimer Zuckerman; Yahudi lobisinin kontrolündeki yayın organlarından The New Republic'in yayıncısı Martin Peretz; Carter dönemindeki iç politika danışmanı ve İsrail için yapılan lobi çalışmalarının lideri Stuart Eizenstat; Bush yönetimindeki Yahudi asıllı Ulusal Güvenlik Konseyi Ortadoğu danışmanları Richard Haas ve Aaron David Miller...
Washington Report'un da vurguladığı gibi bu isimlerin en büyük ortak özellikleri İsrail yanlısı görüş ve icraatlarıyla tanınmalarıydı. Zaten yarısına yakını— Barbi Weinberg, Martin Indyk, Dennis Ross, Samuel Lewis, Martin Peretz, Richard Haass, Aaron David Miller, Richard Perle—Yahudiydi. Kuruma üye olmasa da, çalışmalarına katkıda bulunan kişiler arasında da ilginç bir isim daha vardı: "Tarihin Sonu" teziyle ses getiren Francis Fukuyama. WINNEP'in bir diğer ünlü Yahudi üyesi ise, son zamanlarda Türkiye hakkındaki provokatif açıklamalarıyla ses getiren ve "bir kısım medya"ya akıl hocalığı yapan Alan Makovsky idi.
Washington Report, ayrıca kurumun "Kissinger bağlantısı" üzerinde de durmuştu. George Schultz'la birlikte "İsrail çıkarlarını en çok savunan Dışişleri Bakanı" ünvanını taşıyan Kissinger, Washington Report'un deyimiyle, İsrail taraftarı kurumlar arasındaki ilişkiyi koordine eden kilit isimlerden biriydi. "Sağ kollarından birini", Lawrence Eagleburger'ı Washington Institute for Near East Policy'e üye yapan Kissinger, Washington Report'un haberine göre, bu bağlantıyı kullanarak kurum üzerinde etki kurmuş durumdaydı.
Özetle, Kuzey Irak'ta bir Kürt Devleti kurulması fikrinin ABD'deki en önde gelen savunucusu olan kurum, tam anlamıyla İsrail güdümlüydü.
WASHİNGTON'DA NEWROZ
Uzun yıllar Cumhuriyet'in Washington muhabirliğini yapan Ufuk Güldemir, bu gazetenin 17 Temmuz 1992 tarihli bir haberinde şöyle yazıyordu: "Son günlerde Washington'da fikir babası İsrailli politikacı Ariel Şaron olan, ama zaman içinde akademisyen ve stratejistler tarafından geliştirilmiş, zenginleştirilmiş, Amerika'da belli bir çevrenin ilgi duyduğu bir tezden söz ediliyor: Kürt Devleti tezi."
Evet, Kürt Devleti tezinin önde gelen mimarlarından biri Ariel Şaron'du. Daha doğrusu, İsrail'in onyıllardır hedeflediği bu projeyi 1980'li yıllarda gündemin en üst sıralarına taşıyan kişiydi Şaron. Sağcı Likud partisinin "Lübnan Kasabı" lakabını taşıyan bu şahin politikacısı, kendisine 1982'deki Lübnan işgali fırsatını vermiş olan Lübnan İç Savaşı'ndan aldığı ilhamla Irak'a yönelmiş ve aynı iç savaş senaryosunu orada da görmek istemişti. Bunun anahtarı da Kürt Devleti projesiydi.
Ariel Şaron'un 80'li yıllarda gündemde tuttuğu bu tez, 1991'deki Körfez Savaşı'ndan sonra çok daha büyük bir popülarite kazandı. Kuzey Irak'ta önceki bölümde ele aldığımız siyasi gelişmeler yaşanırken, Batılı başkentlerde, özellikle de Washington'da, bu bölgede kurulabilecek bir Kürt Devleti hakkında tartışmalar başladı. Ve Ufuk Güldemir'in yazdığı gibi, nedense ABD'de "belirli bir çevre" ilgi duyuyordu bu projeye. Bu çevrenin üyelerinin neredeyse tümünün ortak özelliği ise, İsrail'le bağlantılı oluşlarıydı.
Turan Yavuz da ABD'nin Kürt Kartı'nda bu konuya değinerek şöyle yazmıştı:
Kürt sorunu bilhassa Körfez Krizi ile birlikte ABD Kongresi'nin gündemine girmekle birlikte, Rum ve Ermeni lobilerinin aksine, Yahudi lobisinin desteğini alarak ortaya çıkmıştır. İsrail'in Ortadoğu'da son derece zayıflamış bir Irak istemesi ve Körfez Savaşı boyunca Saddam Hüseyin'in İsrail'e Scud füzelerini göndermesi, ABD Kongresi'nde Yahudi lobisinin Kürt ayrılıkçılığını desteklemesine neden olmuştur. 1
Türk basınının satır aralarında yayınlanan bazı yazılar, yine bu konuda aydınlatıcıydı. 1993 yazının sıcak günlerinden birinde, Mümtaz Soysal da, Hürriyet'teki "Açı" başlıklı köşesinde Kürt sorununa değinmişti. Soysal, sorunun ardındaki uluslararası boyuta dikkat çekerken, bir de Washington'da kurulmuş olan bir think-tank'in kendisini bir Kürt devleti kurmaya adamış olduğundan söz ediyordu. Washington Institute for Near East Policy (Yakın Doğu Politikası İçin Washington Enstitüsü) adlı bu kuruluş, Soysal'ın aldığı ve yazısında aktardığı bilgilere göre, kurulmasını hedeflediği Kürt Devleti'ne Türkiye'nin Güneydoğusu'nu da dahil etme hesapları yapıyordu.
Kısa adı WINNEP olan sözkonusu kuruluşun Kürt sorununa olağanüstü bir hassaslık gösterdiği ve sorunun ancak bağımsız bir Kürt devleti kurularak çözümlenebileceğini savunduğu, başka kaynaklarda da sık sık vurgulandı. Örneğin Cengiz Çandar da bir yazısında WINNEP'in Kürt devleti kurma çabasına değindi. Çandar, WINNEP'in "Irak: Amerikan Politikası için Müstakbel Adımlar" adlı raporundan yola çıkarak, bir Kürt devletinin yolda olduğunu ima ediyordu. "... Adı geçen think-tank'in (WINNEP) de Amerikan Ortadoğu politikasının belirlenmesindeki ağırlığı tartışılmaz" diyen Çandar, kurumun yayınladığı raporda Kuzey Irak'taki Kürt hareketinin desteklenmesinin savunulduğunu hatırlatıyor ve rapordan, "Irak muhalefetinin şemsiye örgütü Irak Ulusal Kongresi'ne, onunla temas düzeyini yükselterek ve ona bölgesel ve uluslararası destek sağlayarak, desteği arttırmak" maddesini aktarıyordu. 2
Peki neden bu think-tank Kürt sorunuyla bu denli yakından ilgileniyor ve daha da önemlisi, sorunun çözümünün açıkça söylemese de, Türkiye topraklarının bir bölümünü de kapsayan bir Kürt devleti kurulmasından geçtiğini iddia ediyordu?
Evet, Kürt Devleti tezinin önde gelen mimarlarından biri Ariel Şaron'du. Daha doğrusu, İsrail'in onyıllardır hedeflediği bu projeyi 1980'li yıllarda gündemin en üst sıralarına taşıyan kişiydi Şaron. Sağcı Likud partisinin "Lübnan Kasabı" lakabını taşıyan bu şahin politikacısı, kendisine 1982'deki Lübnan işgali fırsatını vermiş olan Lübnan İç Savaşı'ndan aldığı ilhamla Irak'a yönelmiş ve aynı iç savaş senaryosunu orada da görmek istemişti. Bunun anahtarı da Kürt Devleti projesiydi.
Ariel Şaron'un 80'li yıllarda gündemde tuttuğu bu tez, 1991'deki Körfez Savaşı'ndan sonra çok daha büyük bir popülarite kazandı. Kuzey Irak'ta önceki bölümde ele aldığımız siyasi gelişmeler yaşanırken, Batılı başkentlerde, özellikle de Washington'da, bu bölgede kurulabilecek bir Kürt Devleti hakkında tartışmalar başladı. Ve Ufuk Güldemir'in yazdığı gibi, nedense ABD'de "belirli bir çevre" ilgi duyuyordu bu projeye. Bu çevrenin üyelerinin neredeyse tümünün ortak özelliği ise, İsrail'le bağlantılı oluşlarıydı.
Turan Yavuz da ABD'nin Kürt Kartı'nda bu konuya değinerek şöyle yazmıştı:
Kürt sorunu bilhassa Körfez Krizi ile birlikte ABD Kongresi'nin gündemine girmekle birlikte, Rum ve Ermeni lobilerinin aksine, Yahudi lobisinin desteğini alarak ortaya çıkmıştır. İsrail'in Ortadoğu'da son derece zayıflamış bir Irak istemesi ve Körfez Savaşı boyunca Saddam Hüseyin'in İsrail'e Scud füzelerini göndermesi, ABD Kongresi'nde Yahudi lobisinin Kürt ayrılıkçılığını desteklemesine neden olmuştur. 1
Türk basınının satır aralarında yayınlanan bazı yazılar, yine bu konuda aydınlatıcıydı. 1993 yazının sıcak günlerinden birinde, Mümtaz Soysal da, Hürriyet'teki "Açı" başlıklı köşesinde Kürt sorununa değinmişti. Soysal, sorunun ardındaki uluslararası boyuta dikkat çekerken, bir de Washington'da kurulmuş olan bir think-tank'in kendisini bir Kürt devleti kurmaya adamış olduğundan söz ediyordu. Washington Institute for Near East Policy (Yakın Doğu Politikası İçin Washington Enstitüsü) adlı bu kuruluş, Soysal'ın aldığı ve yazısında aktardığı bilgilere göre, kurulmasını hedeflediği Kürt Devleti'ne Türkiye'nin Güneydoğusu'nu da dahil etme hesapları yapıyordu.
Kısa adı WINNEP olan sözkonusu kuruluşun Kürt sorununa olağanüstü bir hassaslık gösterdiği ve sorunun ancak bağımsız bir Kürt devleti kurularak çözümlenebileceğini savunduğu, başka kaynaklarda da sık sık vurgulandı. Örneğin Cengiz Çandar da bir yazısında WINNEP'in Kürt devleti kurma çabasına değindi. Çandar, WINNEP'in "Irak: Amerikan Politikası için Müstakbel Adımlar" adlı raporundan yola çıkarak, bir Kürt devletinin yolda olduğunu ima ediyordu. "... Adı geçen think-tank'in (WINNEP) de Amerikan Ortadoğu politikasının belirlenmesindeki ağırlığı tartışılmaz" diyen Çandar, kurumun yayınladığı raporda Kuzey Irak'taki Kürt hareketinin desteklenmesinin savunulduğunu hatırlatıyor ve rapordan, "Irak muhalefetinin şemsiye örgütü Irak Ulusal Kongresi'ne, onunla temas düzeyini yükselterek ve ona bölgesel ve uluslararası destek sağlayarak, desteği arttırmak" maddesini aktarıyordu. 2
Peki neden bu think-tank Kürt sorunuyla bu denli yakından ilgileniyor ve daha da önemlisi, sorunun çözümünün açıkça söylemese de, Türkiye topraklarının bir bölümünü de kapsayan bir Kürt devleti kurulmasından geçtiğini iddia ediyordu?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)