Arap rejimlerinin 1948 Savaşı'nı kaybetmeleri ve İsrail'in uyguladığı "etnik temizlik" harekatına seyirci kalmaları, Arap dünyasında çok ciddi siyasi tepkiler doğurdu. 1950'lere dek, Ortadoğu'da İngiltere ya da Fransa tarafından sömürgecilik döneminde yaratılmış olan monarşiler vardı. Bu monarşilerin hemen hepsi, Batı'yla iyi ilişkiler içinde olan muhafazakar krallar tarafından yönetiliyordu. Ancak İsrail karşısında gösterilen sözkonusu zaafiyet, Arap toplumu içinde kralların güvenilirliğini ciddi bir biçimde sarstı. Bunun sonucunda da Arap dünyası, 1950'lerin başından itibaren, İsrail'e ve onun en büyük destekçisi olan Batı'ya karşı sert bir söylem geliştiren radikal milliyetçi akımların gelişimine şahit oldu.Bu radikalizasyon dalgası bir domino etkisi içinde tüm Ortadoğu'yu sardı. 1950 yılında, Ürdün Kralı Abdullah ibn-i Hüseyin bir suikaste kurban gitti. Asıl büyük devrim ise iki yıl sonra Mısır'dan geldi: İngiltere tarafından tahta oturtulmuş olan ve hala "İngilizler'in adamı" sıfatını koruyan Kral Faruk, ordu içindeki milliyetçi ve "anti-emperyalist" bir cunta tarafından devrildi. İlerleyen yıllarda, önce Suriye, sonra da Irak'ta, mevcut krallıklar devrildi ve yönetim, solcu/milliyetçi bir ideolojiyi benimseyen "Baas" (Yeniden Doğuş) hareketinin eline geçti. Mısır'da iktidarı ele geçiren Cemal Abdünnasır "Arap sosyalizmi" ve "anti-emperyalizm"e dayalı yeni bir söylemle tüm Arap dünyasını sarstı. Hatta Suriye ile Mısır arasında siyasi bir birlik sağlanarak "Birleşik Arap Cumhuriyeti" kuruldu.
Nasır'ın yolunu izleyen Arap dünyası, İsrail'in mutlaka "denize dökülmesini" ve böylece işgal etmiş olduğu Arap topraklarının "kurtarılmasını" hedefliyordu. Bunun için de, İsrail'in en büyük destekçileri olan "Batılı emperyalistler"den (önceleri Fransa ve İngiltere'den, 1956'dan sonra ise ABD'den) tamamen uzaklaşmaya karar verdiler. Giderek Sovyetler Birliği'yle, onun müttefikleriyle ("İkinci Dünya"ya) ve bağımsızlıklarını yeni kazanmaya başlayan Üçüncü Dünya ülkeleriyle ittifaklar kurmaya başladılar. Nasır, Tito ve Nehru ile birlikte, NATO'ya ya da Varşova Paktı'na bağlı olmayan ülkeleri biraraya getiren Bağlantısızlar hareketinin liderliğini üstlendi. Tüm amaç, İsrail'e ve onun arkasındaki Batı'ya karşı güçlü bir Arap- Üçüncü Dünya cephesi oluşturabilmekti.
Tüm bu durum, elbette İsrailliler'e büyük bir tehdidin varlığını haber veriyordu. Yahudi Devleti, işgal edip etnik yönden "temiz" hale getirdiği Arap toprakları üzerinde rahat bırakılmayacaktı. İsrail, bir "Hıttin Korkusu"na kapılmakta haksız değildi.
Nitekim 1950'lerde başlayan radikalizasyon dalgası, İsrail'le silahlı bir çatışmaya girmekte gecikmedi. İlk olarak İsrail'e karşı gerilla hareketleri başladı. 1951 ile 1956 yılları arasında, İsrailliler'in verdiği rakamlara göre, Yahudi Devleti sınırlarına yönelik 3000 silahlı çatışma ve 6000 sabotaj girişimi gerçekleşti.11 İlk büyük karşılaşma ise, Nasır'ın Süveyş Kanalı'nı millileştirdiğini açıklaması üzerine 1956 yılında yaşandı. Nasır'ın bu hareketi, İsrail için olduğu kadar Ortadoğu'ya sömürge coğrafyası olarak bakmakta ısrar eden Fransa ve İngiltere için de bir tehdit sayılırdı. Bu nedenle bu üç ülke, Süveyş'i işgal etmek için anlaştılar. İsrail ordusu, 26 Temmuz günü Sina Yarımadası'na girerek Süveyş'e kadar ilerledi, Fransız ve İngiliz paraşütçüleri ise doğrudan Kanal bölgesine indiler. Fakat ABD, kendi inisiyatifi dı- şında gelişen bu harekatı onaylamayınca, İsrail-Fransa-İngiltere ittifakı Süveyş'ten geri çekilmek durumunda kaldı. (Bu savaş, Ortadoğu'daki Fransız ve İngiliz et- kisinin kesin olarak sona ermesinin ve ABD'nin bölgeye ağırlığını koyuşunun da miladıydı).
Nasır, Süveyş Savaşı'ndan güçlenmiş olarak çıktı. İlerleyen yıllarda ise Suriye ile ittifak halinde askeri gücünü genişletmeye ve İsrail'e karşı büyük bir saldırı için fırsat kollamaya başladı. Nasır'ın bu yükselişi, İsrail tarafındaki "Hıttin Korkusu"nu daha da güçlendiriyordu. İsrailli politikacı ve yazar Amnon Rubinstein'a göre, 60'lı yıllar, Altı Gün Savaşı'na dek, İsrail toplumu açısından bir "ulusal sinir bozukluğu" dönemiydi. Nasır'ın Süveyş Kanalını İsrail'e serbest dolaşım hakkı sağlayan uluslararası anlaşmaları hiçe sayarak millileştirmesi ve uluslararası topluluğun da buna karşı hiç bir ses çıkarmaması, İsrailliler'in gözünde tüm dünya tarafından "satıldıklarının" ve ciddi bir tehlike ile yüzyüze olduklarının göstergesiydi.12
İsrail'in o dönemdeki Dışişleri Bakanı Abba Eban, bir keresinde bu psikolojiyi şöyle özetlemişti: "Etrafımıza baktığımızda dünyayı iki parçaya ayrılmış olarak görüyorduk; bizi yok etmek isteyenler ve bizim yok edilmemizi engellemek için hiç bir şey yapmayacak olanlar." 13
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder