Nasır, Altı Gün Savaşı'nda yaşadığı hezimetin şokunu atlattıktan sonra, "yeni Selahaddin" olabilmek bir kez daha için kolları sıvadı. Nisan 1968'de, kaybettiği onuru ve toprakları Mısır'a kazandırmak için üç aşamalı bir strateji açıkladı. Buna göre, önce Mısır ordusu yeniden güçlendirilecek, "caydırıcı savunma" uygulamalarına gidilecek ve sonunda "saldırganlığın geri püskürtülmesi", yani 67'de kaybedilen toprakların—ve belki de daha da fazlasının—geri alınması gerçekleşecekti. Kısacası, Mısır yeni bir savaşın hazırlığına başlamıştı.19
Soyvet silahları ile ordusunu tahkim eden Nasır, Mart 1969'da Altı Gün Savaşı'nı bitiren ateşkesi tanımadığını açıkladı ve aylar sürecek olan düşük yoğunluklu bir "yıpratma savaşı"na başladı. İsrail hedeflerine aylar boyunca düzenlenen küçük çaplı saldırılar, ancak Mısır'ın Kanal boyundaki şehirlerinin İsrail uçakları ve ağır topçusu tarafından bombalanması ile sona erdi. Mısır, İsrail'le yeniden ateşkes imzalamak zorunda kaldı.
Soyvet silahları ile ordusunu tahkim eden Nasır, Mart 1969'da Altı Gün Savaşı'nı bitiren ateşkesi tanımadığını açıkladı ve aylar sürecek olan düşük yoğunluklu bir "yıpratma savaşı"na başladı. İsrail hedeflerine aylar boyunca düzenlenen küçük çaplı saldırılar, ancak Mısır'ın Kanal boyundaki şehirlerinin İsrail uçakları ve ağır topçusu tarafından bombalanması ile sona erdi. Mısır, İsrail'le yeniden ateşkes imzalamak zorunda kaldı.
Tüm bu olaylar, İsrailli liderleri sahte bir güvenlik hissine kaptırdı. Az önce değindiğimiz gibi, İsrail'in askeri yönden "yenilemez" olduğuna ve dahası Araplar'ın bir daha kendilerine asla saldırmaya cesaret edemeyeceklerine dair bir tür batıl inanca kapıldılar. Golda Meir-Moşe Dayan ikilisi tarafından yönetilen hükümet, Mısır'da Enver Sedat'ın 1970'da iktidara gelişiyle yaşanan rasyonel değişikliğin üzerinde de fazla durmadı.
Ve 1973'e gelindi. İsrail gizli servislerinden ve askeri uzmanlarından gelen bazı raporlarda, Araplar'ın yoğun bir silahlanma faaliyeti içinde oldukları ve bir saldırı başlatabilecekleri bildiriliyordu. Ancak hükümet bunları fazla ciddiye almadı. Ciddi bir hata yaptığı da bir süre sonra ortaya çıktı: Yahudiler'in Yom Kippur bayramı sırasında, 6 Ekim günü, Mısır ve Suriye orduları ani bir blitzkrieg başlattılar. Mısır ordusu, Kanal'ı geçip İsrail kontrolü altındaki Sina'ya girerek 67 savaşından sonra oluşturulmuş olan ve "geçilemez" sayılan "Bar-Lev Hattı"nı yarmaya başladı. Suriye ise başarılı bir operasyonla Golan Tepeleri'nde ciddi bir ilerleme kaydetti. İsrailliler, bir anda büyük bir şok yaşadılar; "denize dökülme" korkusu, ya da öteki adıyla "Hıt- tin Korkusu", bir gecede tüm İsrail'i sardı. Askerler, kutsal Yom Kippur'u kutlamak için toplandıkları sinagoglardan apar topar cepheye yollandılar, İsrail radyosu ise Yom Kippur'da geleneksel olarak koruduğu sessizliğini bozarak alarm verdi. Savunma Bakanı Moşe Dayan, savaşın ikinci günü her iki cepheyi de gezdiğinde büyük bir ümitsizliğe kapılmış ve "Üçüncü Tapınak'ın yok edilişi" olasılığından söz etmişti. 20(Hz. Süleyman tarafından inşa edilen Kudüs'teki Tapınak, tarihte iki kez yok edilmiştir. Bugün bazı dinci İsrailliler, Yahudi Devleti'ni "Üçüncü Tapınak" olarak yorumlarlar). Bu panik atmosferi içinde İsrailliler, "son koz"ları olan nükleer silahlarını kullanmayı düşündüler; Necef Çölü'nün derinliklerindeki nükleer başlıklı Jericho füzeleri, ateşlemeye hazır hale getirildi. 21

Misir ve Suriye ordularinin ani saldirisi ile baslayan 1973'teki Yom Kippur Savasi Israillilere büyük bir sok yasatti. Basbakan Golda Meir (solda) panige kapilirken Disisleri Bakani Mose Dayan (sagda) da "Üçüncü Tapinagin" (yani Israil'in) yok olmasi ihtimalinden söz etmisti. Savas, Israil'e toprak kaybettirmedi, ama kendine güvenini büyük ölçüde zedeledi. Ancak Zahal (Israil Ordusu), büyük kayiplar vererek de olsa, 9 Ekim günü Arap ilerleyisini konvansiyonel silahlariyla durdurdu. Bir süre sonra da Suriye ordusunu Golan'dan püskürttü. Buna karsin çok daha güçlü ve stratejik konumu daha avantajli olan Misir ordusuyla yapilan savas uzun sürdü.
Ve 1973'e gelindi. İsrail gizli servislerinden ve askeri uzmanlarından gelen bazı raporlarda, Araplar'ın yoğun bir silahlanma faaliyeti içinde oldukları ve bir saldırı başlatabilecekleri bildiriliyordu. Ancak hükümet bunları fazla ciddiye almadı. Ciddi bir hata yaptığı da bir süre sonra ortaya çıktı: Yahudiler'in Yom Kippur bayramı sırasında, 6 Ekim günü, Mısır ve Suriye orduları ani bir blitzkrieg başlattılar. Mısır ordusu, Kanal'ı geçip İsrail kontrolü altındaki Sina'ya girerek 67 savaşından sonra oluşturulmuş olan ve "geçilemez" sayılan "Bar-Lev Hattı"nı yarmaya başladı. Suriye ise başarılı bir operasyonla Golan Tepeleri'nde ciddi bir ilerleme kaydetti. İsrailliler, bir anda büyük bir şok yaşadılar; "denize dökülme" korkusu, ya da öteki adıyla "Hıt- tin Korkusu", bir gecede tüm İsrail'i sardı. Askerler, kutsal Yom Kippur'u kutlamak için toplandıkları sinagoglardan apar topar cepheye yollandılar, İsrail radyosu ise Yom Kippur'da geleneksel olarak koruduğu sessizliğini bozarak alarm verdi. Savunma Bakanı Moşe Dayan, savaşın ikinci günü her iki cepheyi de gezdiğinde büyük bir ümitsizliğe kapılmış ve "Üçüncü Tapınak'ın yok edilişi" olasılığından söz etmişti. 20(Hz. Süleyman tarafından inşa edilen Kudüs'teki Tapınak, tarihte iki kez yok edilmiştir. Bugün bazı dinci İsrailliler, Yahudi Devleti'ni "Üçüncü Tapınak" olarak yorumlarlar). Bu panik atmosferi içinde İsrailliler, "son koz"ları olan nükleer silahlarını kullanmayı düşündüler; Necef Çölü'nün derinliklerindeki nükleer başlıklı Jericho füzeleri, ateşlemeye hazır hale getirildi. 21


Misir ve Suriye ordularinin ani saldirisi ile baslayan 1973'teki Yom Kippur Savasi Israillilere büyük bir sok yasatti. Basbakan Golda Meir (solda) panige kapilirken Disisleri Bakani Mose Dayan (sagda) da "Üçüncü Tapinagin" (yani Israil'in) yok olmasi ihtimalinden söz etmisti. Savas, Israil'e toprak kaybettirmedi, ama kendine güvenini büyük ölçüde zedeledi. Ancak Zahal (Israil Ordusu), büyük kayiplar vererek de olsa, 9 Ekim günü Arap ilerleyisini konvansiyonel silahlariyla durdurdu. Bir süre sonra da Suriye ordusunu Golan'dan püskürttü. Buna karsin çok daha güçlü ve stratejik konumu daha avantajli olan Misir ordusuyla yapilan savas uzun sürdü.
Ancak Zahal (İsrail Ordusu), büyük kayıplar vererek de olsa, 9 Ekim günü Arap ilerleyişini konvansiyonel silahlarıyla durdurdu. Bir süre sonra da Suriye ordusunu Golan'dan püskürttü. Buna karşın çok daha güçlü ve stratejik konumu daha avantajlı olan Mısır ordusuyla yapılan savaş uzun sürdü. İki taraf arasında Sina yarımadasında yapılan ve çok kanlı geçen tank savaşını İsrail'in lehine çeviren en büyük faktör ise, genel kabule göre, savaşın ikinci gününden itibaren Washington'ın İsrail'e yaptığı yoğun silah sevkiyatıydı.
O tarihe dek ABD'nin yapmış olduğu bu en büyük silah sevkiyatı, İsrail'in Washington'daki en önemli dostu olan Dışişleri Bakanı Henry Kissinger tarafından organize edilmişti. 7 Ekim günü küçük uçaklarla başlayan yardım, 13 Ekim'den itibaren dev bir kampanyaya dönüştü ve savaşın sona ermesinden sonra üç hafta daha devam etti. Amerikan Hava Kuvvetleri'nin en büyük nakliye uçakları olan C-5 ve C-141'lerin içinde, 22,497 ton ağır silah ve cephane sevk edildi. 26 bin askeri ve sivil personelin görev aldığı bu dev sevkiyat, Amerikan ordusunun, 1990'daki Körfez Savaşı hariç, tarihte yaptığı en büyük havadan transferdi. Transfer o denli yoğundu ki, bir yoruma göre, "Amerika ile İsrail arasındaki gökyüzü, dev nakliye uçaklarıyla kararmış" durumdaydı. 22
Bu silah sevkiyatı, askeri yönden olduğu kadar, hatta belki de daha çok, moral yönünden İsrailliler'e yaramıştı. Sevkiyatı düzenleyen üst düzey bir Amerikan subayına göre, "İsrailliler askeri açıdan silahlara o kadar da muhtaç değildiler; bu aslında psikolojik ve moral destek olarak önem taşıyordu."23 Herkesin ortak görüşü, Tel-Aviv'in hemen dışındaki Lod Havaalanı'na uçan dev nakliye uçaklarının görüntüsünün, İsrail halkının moral durumu üzerinde "hesaplanamaz bir etki" yarattığı yönündeydi.24 Kısacası sevkiyat, asıl olarak "Hıttin Korkusu"nun yenilmesine yaramıştı.
İsrail, 26 Ekim günü fiili olarak sona eren savaşla birlikte derin bir nefes aldı. Araplar, geri aldıkları topraklardan yeniden püskürtülmüşler ve "denize dökülme" tehlikesi atlatılmıştı. Ancak bu bile İsrailliler için yeterli olamadı. Arap ordularının bir kaç gün süren ilerleyişi dahi büyük bir psikolojik şok yaratmıştı. Bunun yanında, 2,700 İsrail askeri yaşamını yitirmişti, 3 milyonun biraz üzerinde bir nüfusa sahip olan bir ülke için çok büyük rakamdı bu. Bu kayıp, ülke nüfusuna oranlanırsa, 170 bin Amerikan askerinin ölmesiyle eşdeğerdi. 25
Dahası, Yom Kippur'un ardından, İsrail'in uluslararası topluluktan gördüğü tepki de iyice arttı. Üçüncü Dünya ülkeleri, İsrail'i çok şiddetli bir biçimde protesto ettiler. Batılı ülkelerin —ABD hariç— İsrail'e karşı koydukların tavır daha da sertleşti. "Kuşatılma" duygusu, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nun aldığı "Siyonizm ırkçılıktır" kararıyla yeni bir gerekçe daha buldu.
Tüm bunlar, İsrail'deki "ulusal sinir bozukluğu"nun dozunu iyice yükseltti. Bir taraftan İsrail'i kınayan ve giderek bir "parya devlet" haline getiren uluslararası topluluğa ve özellikle de Üçüncü Dünya ülkelerine duyulan tepki, öte taraftan Araplar'ın Yom Kippur sırasında elde ettikleri geçici başarının yarattığı histeri, İsrail toplumunu derinden etkiledi. Golda Meir'in Başbakanlığındaki İşçi Partisi hükümeti istifa etti ve yerine 67 savaşının "muzaffer komutanı" Yitzhak Rabin kabineyi kurdu. Ancak bu bile İşçi Partisi'ni "Yom Kippur depremi"nden kurtaramadı; 1977 yılındaki seçimleri İsrail tarihinde ilk kez sağ bir Parti (Likud) kazandı.
"Yom Kippur depremi", İsrailliler'e, yenilmez ve yerinden sökülmez bir askeri güç olmadıklarını, ancak başka bir ülkenin (ABD'nin) büyük yardımları sayesinde varlığını koruyabilen ve daimi tehdit altında bulunan bir "ada" olduklarını hissettirdi. Altı Gün Savaşı öncesinde Başbakan Moşe Arens, "ölümle bizim aramızda sadece Zahal duruyor, yalnızca Zahal" demişti ;26şimdi ise Zahal bile yetmiyordu, ABD'nin yoğun desteğine ihtiyaç vardı. Oysa ABD bir gün İsrail'i desteklemekten vazgeçebilir, ya da bunu yapacak gücü yitirebilirdi. Yom Kippur sonrası dönemde, Tevrat'ın Tekvin kitabından alınarak İsrail'de hemen her dükkana ya da arabaya yapıştırılan "Sakın korku duyma, ey Benim kulum Yakub" mesajı, bu korkunun bir ifadesiydi. 27
Ve sonuçta "Yom Kippur Depremi", İsrailliler'i geri adım atmaya zorladı. İsrail karşıtı Arap cephesinin en önemlisi olan Mısır'ı tehlike olmaktan çıkarmak için Sina'yı geri vermeyi kabullendiler ve 1979'da imzalanan Camp David Barışı ile de bu geri adım hayata geçirildi. Mısır'ın İsrail-karşıtı cepheden böylece çekilmesi, Yahudi Devleti'nin "denize dökülme" endişesine önemli bir tedavi sağlamış gibiydi.
Ancak Camp David'den sadece bir kaç ay sonra gerçekleşen bir başka önemli olay, İsrail'e yönelik yeni ve büyük bir tehdidin de çekirdeğini içinde barındırıyordu. İsrail'in çok yakın bir müttefiki olan İran diktatörü Şah Rıza Pehlevi devrilmiş ve yerine oldukça radikal bir "dünya görüşü"ne ve dış politika anlayışına sahip olan İran İslam Cumhuriyeti kurulmuştu. Devrimin liderliğini yapan Ayetullah Humeyni, ABD'yi "Büyük Şeytan" ilan etmiş ve tüm müslümanları ona karşı mücadele etmeye çağırmıştı. "Büyük Şeytan"ın Ortadoğu'daki uzantısı görünümündeki İsrail de, yeni İran'ın açtığı bu "cihad"dan payını alacaktı. İki yıl sonra, yeryüzünde İsrail ile barış imzalamış olan yegane lider, yani Enver Sedat, bu "ihaneti" nedeniyle cezalandırıldı ve Yom Kippur Savaşı'nın yıldönümü nedeniyle yapılan bir askeri geçit töreni sırasında profesyonelce tasarlanmış bir suikaste kurban gitti.
Ortadoğu İsrail için "güvenli" değildi ve asla da öyle olmayacaktı. Sedat'ın öldürülmesinden bir yıl sonra İsrail ordusu, uzun zamandır kendisi için büyük bir sorun haline gelmiş olan Filistin Kurtuluş Örgütü'nü (FKÖ) çökertmek amacıyla Lübnan'a girdi. FKÖ, 1990'larda İsrail'le uzlaşmaya yanaşacak, ama bu kez de az önce sözünü ettiğimiz yeni tehdid, yani İran ve İran tarafından desteklenen direniş örgütleri İsraillerin uykularını kaçırmaya başlayacaktı.
Yahudi Devleti, bir türlü etrafı tarafından kabul edilmiyor, bir türlü "emniyet" bulamıyordu. Çünkü bu coğrafyaya kan dökerek girmişti ve kan dökmeye devam ediyordu. Ortadoğu'daki "bünye" tarafından kabul edilmesi, eşyanın tabiatına aykırıydı.
O tarihe dek ABD'nin yapmış olduğu bu en büyük silah sevkiyatı, İsrail'in Washington'daki en önemli dostu olan Dışişleri Bakanı Henry Kissinger tarafından organize edilmişti. 7 Ekim günü küçük uçaklarla başlayan yardım, 13 Ekim'den itibaren dev bir kampanyaya dönüştü ve savaşın sona ermesinden sonra üç hafta daha devam etti. Amerikan Hava Kuvvetleri'nin en büyük nakliye uçakları olan C-5 ve C-141'lerin içinde, 22,497 ton ağır silah ve cephane sevk edildi. 26 bin askeri ve sivil personelin görev aldığı bu dev sevkiyat, Amerikan ordusunun, 1990'daki Körfez Savaşı hariç, tarihte yaptığı en büyük havadan transferdi. Transfer o denli yoğundu ki, bir yoruma göre, "Amerika ile İsrail arasındaki gökyüzü, dev nakliye uçaklarıyla kararmış" durumdaydı. 22
Bu silah sevkiyatı, askeri yönden olduğu kadar, hatta belki de daha çok, moral yönünden İsrailliler'e yaramıştı. Sevkiyatı düzenleyen üst düzey bir Amerikan subayına göre, "İsrailliler askeri açıdan silahlara o kadar da muhtaç değildiler; bu aslında psikolojik ve moral destek olarak önem taşıyordu."23 Herkesin ortak görüşü, Tel-Aviv'in hemen dışındaki Lod Havaalanı'na uçan dev nakliye uçaklarının görüntüsünün, İsrail halkının moral durumu üzerinde "hesaplanamaz bir etki" yarattığı yönündeydi.24 Kısacası sevkiyat, asıl olarak "Hıttin Korkusu"nun yenilmesine yaramıştı.
İsrail, 26 Ekim günü fiili olarak sona eren savaşla birlikte derin bir nefes aldı. Araplar, geri aldıkları topraklardan yeniden püskürtülmüşler ve "denize dökülme" tehlikesi atlatılmıştı. Ancak bu bile İsrailliler için yeterli olamadı. Arap ordularının bir kaç gün süren ilerleyişi dahi büyük bir psikolojik şok yaratmıştı. Bunun yanında, 2,700 İsrail askeri yaşamını yitirmişti, 3 milyonun biraz üzerinde bir nüfusa sahip olan bir ülke için çok büyük rakamdı bu. Bu kayıp, ülke nüfusuna oranlanırsa, 170 bin Amerikan askerinin ölmesiyle eşdeğerdi. 25
Dahası, Yom Kippur'un ardından, İsrail'in uluslararası topluluktan gördüğü tepki de iyice arttı. Üçüncü Dünya ülkeleri, İsrail'i çok şiddetli bir biçimde protesto ettiler. Batılı ülkelerin —ABD hariç— İsrail'e karşı koydukların tavır daha da sertleşti. "Kuşatılma" duygusu, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nun aldığı "Siyonizm ırkçılıktır" kararıyla yeni bir gerekçe daha buldu.
Tüm bunlar, İsrail'deki "ulusal sinir bozukluğu"nun dozunu iyice yükseltti. Bir taraftan İsrail'i kınayan ve giderek bir "parya devlet" haline getiren uluslararası topluluğa ve özellikle de Üçüncü Dünya ülkelerine duyulan tepki, öte taraftan Araplar'ın Yom Kippur sırasında elde ettikleri geçici başarının yarattığı histeri, İsrail toplumunu derinden etkiledi. Golda Meir'in Başbakanlığındaki İşçi Partisi hükümeti istifa etti ve yerine 67 savaşının "muzaffer komutanı" Yitzhak Rabin kabineyi kurdu. Ancak bu bile İşçi Partisi'ni "Yom Kippur depremi"nden kurtaramadı; 1977 yılındaki seçimleri İsrail tarihinde ilk kez sağ bir Parti (Likud) kazandı.
"Yom Kippur depremi", İsrailliler'e, yenilmez ve yerinden sökülmez bir askeri güç olmadıklarını, ancak başka bir ülkenin (ABD'nin) büyük yardımları sayesinde varlığını koruyabilen ve daimi tehdit altında bulunan bir "ada" olduklarını hissettirdi. Altı Gün Savaşı öncesinde Başbakan Moşe Arens, "ölümle bizim aramızda sadece Zahal duruyor, yalnızca Zahal" demişti ;26şimdi ise Zahal bile yetmiyordu, ABD'nin yoğun desteğine ihtiyaç vardı. Oysa ABD bir gün İsrail'i desteklemekten vazgeçebilir, ya da bunu yapacak gücü yitirebilirdi. Yom Kippur sonrası dönemde, Tevrat'ın Tekvin kitabından alınarak İsrail'de hemen her dükkana ya da arabaya yapıştırılan "Sakın korku duyma, ey Benim kulum Yakub" mesajı, bu korkunun bir ifadesiydi. 27
Ve sonuçta "Yom Kippur Depremi", İsrailliler'i geri adım atmaya zorladı. İsrail karşıtı Arap cephesinin en önemlisi olan Mısır'ı tehlike olmaktan çıkarmak için Sina'yı geri vermeyi kabullendiler ve 1979'da imzalanan Camp David Barışı ile de bu geri adım hayata geçirildi. Mısır'ın İsrail-karşıtı cepheden böylece çekilmesi, Yahudi Devleti'nin "denize dökülme" endişesine önemli bir tedavi sağlamış gibiydi.
Ancak Camp David'den sadece bir kaç ay sonra gerçekleşen bir başka önemli olay, İsrail'e yönelik yeni ve büyük bir tehdidin de çekirdeğini içinde barındırıyordu. İsrail'in çok yakın bir müttefiki olan İran diktatörü Şah Rıza Pehlevi devrilmiş ve yerine oldukça radikal bir "dünya görüşü"ne ve dış politika anlayışına sahip olan İran İslam Cumhuriyeti kurulmuştu. Devrimin liderliğini yapan Ayetullah Humeyni, ABD'yi "Büyük Şeytan" ilan etmiş ve tüm müslümanları ona karşı mücadele etmeye çağırmıştı. "Büyük Şeytan"ın Ortadoğu'daki uzantısı görünümündeki İsrail de, yeni İran'ın açtığı bu "cihad"dan payını alacaktı. İki yıl sonra, yeryüzünde İsrail ile barış imzalamış olan yegane lider, yani Enver Sedat, bu "ihaneti" nedeniyle cezalandırıldı ve Yom Kippur Savaşı'nın yıldönümü nedeniyle yapılan bir askeri geçit töreni sırasında profesyonelce tasarlanmış bir suikaste kurban gitti.
Ortadoğu İsrail için "güvenli" değildi ve asla da öyle olmayacaktı. Sedat'ın öldürülmesinden bir yıl sonra İsrail ordusu, uzun zamandır kendisi için büyük bir sorun haline gelmiş olan Filistin Kurtuluş Örgütü'nü (FKÖ) çökertmek amacıyla Lübnan'a girdi. FKÖ, 1990'larda İsrail'le uzlaşmaya yanaşacak, ama bu kez de az önce sözünü ettiğimiz yeni tehdid, yani İran ve İran tarafından desteklenen direniş örgütleri İsraillerin uykularını kaçırmaya başlayacaktı.
Yahudi Devleti, bir türlü etrafı tarafından kabul edilmiyor, bir türlü "emniyet" bulamıyordu. Çünkü bu coğrafyaya kan dökerek girmişti ve kan dökmeye devam ediyordu. Ortadoğu'daki "bünye" tarafından kabul edilmesi, eşyanın tabiatına aykırıydı.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder