"İsrail için su o kadar önemlidir ki biz, 1967'de Araplar'la savaşa biraz da su kaynaklarını kontrol altına alabilmek için girdik."Moşe Dayan, 1967 Savaşındaki İsrail ordu komutanı
Kitabın ilk bölümünde, İsrail'in kendisini çevreleyen Müslüman-Arap coğ- rafyasının ortasındaki varlığının uzun vadede daimi bir tehdit altında olduğunu, hatta İsrailliler'in bir "Hıttın Korkusu" ile birlikte yaşadıklarını görmüştük. Kurulduğu günden bu yana uyguladığı saldırgan ve baskıcı politikalarla Araplar'ın nefretini kazanan İsrail, bu politikalar nedeniyle daimi ve silinemez bir tehditle kuşatmıştır kendini.
Bu, İsrail'i kuşatan siyasi tehdittir ve biz kitabın başından bu yana hep bu gerçeğe atıfta bulunduk. İsrail'in uzun vadeli strateji ve politikalarını sözkonusu siyasi tehdit ile ilişkilendirdik. Ancak İsrail'in stratejik vizyonu, özellikle son yıllarda, sözkonusu siyasi tehdidin yanında bir de "biyolojik" bir tehditle de yakından ilgili hale gelmiş bulunuyor.
Bu "biyolojik" tehdidin adı, susuzluktur. Yahudi Devleti, çok ciddi bir su krizi ile karşı karşıyadır. Zaten kurak bir coğrafya olan Filistin, İsrail'in diasporadan getirdiği dört milyon Yahudi'nin su ihtiyacını karşılamak için son derece yetersizdir. İşgal altındaki topraklarda yaşayan 2 milyon Arap da İsrail her ne kadar onlara kendi Yahudi yurttaşlarına verdiğinin beşte biri kadar su verse de ciddi bir su ihtiyacı yaratmaktadır.
Dahası, bilindiği gibi Siyonist rüya tüm diaspora Yahudiler'ini İsrail'e getirmeyi öngörmektedir ki, bu hedefe doğru atılan her adım İsrail'in su krizini daha da derinleştirmektedir. İsrail, orta vadede Rusya'dan 1 milyon göçmen gelmesini beklemektedir. Bu durumda yaklaşık 100 milyon m3'ü içme suyu, 300 milyon m3'ü sulama için olmak üzere daha fazla su tüketilecek demektir. Dolayısıyla İsrail, hele bir de ülkeye yeni gelecek Yahudi göçmenleri düşünürsek, mutlaka ve mutlaka yeni su kaynakları bulmak zorundadır.
İsrail bu su krizini aşabilmek için şimdiye kadar çoğu uluslararası hukuka göre illegal olan çeşitli projeler geliştirdi. Sürekli artan nüfusuna su sağlamak için; Ürdün (Şeria) ırmağı, Celile Denizi ve Yarmuk ırmağından boru hatları ağıyla Tel-Aviv'e su pompalıyor. İşgal altındaki Batı Şeria'nın hemen altında yer alan ve yağmur sularıyla beslenen su katmanları da İsrail'in elinde. Bu arada, Arap kuyularının kullanımını da kapsayan bazı düzenlemeler, Batı Şeria'daki Filistinlilere giden su akışını kısıtlıyor ve su Yahudiler'e aktarılıyor. İşgal altındaki Golan Tepeleri'nin suyu da İsrail'e akıyor. Tüm bunlara rağmen Yahudi Devleti'nin suya açlığı bitmiyor.
Bu konu özellikle son dönemde İsrailli yetkililer tarafından defalarca vur- gulandı. Son Şamir kabinesinin Tarım Bakanı Rafael ("Rafi") Eitan henüz 1991'de şöyle diyordu: "Taberiye Gölü'ndeki su seviyesi hiçbir zaman bu kadar düşük olmamıştı. İsrail'in su rezervleri hayati tehlike altında." 1
Hayfa Üniversitesi'nden Arnold Soffa'ya göre, İsrail, felaketin eşiğine gelmiş durumda. Suda, 2000 yılında %30'luk bir azalma bekleniyor. Kıyılar sığ ve topraklar gittikçe tuzlanıyor. İsrail'in su ihtiyacının önemli bir bölümünü sağlayan Kinneret Gölü'ndeki bu seviyesi kritik bir düzeye erişmiş halde. % 60'ı Çöl olan ve su kaynakları sınırlı olan İsrail, susuzluk içinde kıvranıyor. İsrail DSi'si konumundaki Mekorot'un Su Kaynakları Dairesi Başkanı Rafi Boaz, İsrail'de İngilizce olarak yayınlanan The Jerusalem Post Gazetesi'ne Ocak 1996'da yaptığı açıklamada, zaten suyu tasarruflu kullanan İsrail halkına daha fazla tasarruf yapmaları çağrısında bulundu.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder