12 Ekim 2009 Pazartesi

ÇEVRE' STRATEJİSİ

İsrail'in 1950'lerin başında tasarladığı ve uygulamaya koyduğu sözkonusu iki politika, yani sömürgecilerle ittifak ve monarşilerin yaşatılması, pek başarılı olmadı. Yahudi Devleti, ne Ortadoğu'daki monarşilerin büyük bölümünün birbiri ardına bir "domino etkisi" içinde yıkılmalarını engelleyebildi, ne de yüzyılın ilk yarısında Ortadoğu'yu yönetmiş olan Batılı sömürgeci güçlerin bölgede tutunabilmesini sağlayabildi. 1960'lara gelinirken Ortadoğu, Nasır'ın başlattığı ve kendisine en büyük hedef olarak İsrail'i belirleyen solcu/milliyetçi dalganın etkisi altındaydı.
Yahudi Devleti'ni kuran ve ilk iki onyılını düzenleyen David Ben-Gurion ve kurmayları, bu noktada daha gerçekçi ve tutarlı bir "beka stratejisi" belirme ihtiyacı duydular. İsrail'in, düşman bir "Müslüman Arap denizi" tarafından bir "ada" gibi çevrelendiği bir gerçekti. Bu durumda, yapılacak şey, o Müslüman Arap denizinin ötesine uzanmak, bu denizin "çevresindeki" ülkelerle ittifak imkanları aramaktı. "Çevre stratejisi adı verilen bu plan, İran, Türkiye ve Etiyopya gibi Arap Ortadoğusunun çevresindeki Arap olmayan ülkelerle ittifaklar kurmayı öngörüyordu.
1958 yılında David Ben-Gurion, Şah Rıza Pehlevi'ye "Hür Dünya"ya yönelen tehdide karşı yakın bir ittifak kurmayı öneren bir mektup yazdı. Amerika'nın bölgedeki en iyi dostu olan Şah, doğal olarak, olumlu bir yanıt verdi. İttifak hiç zaman kaybetmeden başlatıldı; Aralık 1958'de İran hükümetinin Tel-Aviv temsilciliği ve İsrail'in Tahran elçiliği genişletildi. İlerleyen yıllarda işbirliği büyüdü. Amerikalı siyaset bilimci E. A. Bayne iki ülkenin arasındaki yakın işbirliğinin bir portresini çizerken İran'ın "Arap boykotuna rağmen İsrail'in petrol ihtiyacının büyük bir kısmını karşıladığına" dikkat çekmiş ve şöyle demişti: "Ayrıca, pek bilinmese de, İran, İsrail ordu personeliyle yakın askeri bağlantılar içindedir... İran-İsrail programının çapı genelde gizli tutulmaktadır." 24
İsrail Şah'a, baskıcı rejimini ayakta tutabilmesi için de yardım ediyordu. İran ve İsrail arasında kurulan askeri işbirliği hem silah satışını hem de İsrailli uzmanların İranlı subaylara kara savaşı, istihbarat, karşı istihbarat ve hava savaşı konularında eğitim verilmesini içeriyordu. Şah'ın ünlü gizli servisi SAVAK, (Sazmani-Amniyat Va Kisvar; "Devlet İstihbarat ve Güvenlik Örgütü") Mossad'dan önemli yardımlar almıştı. İsrailliler, özellikle işkence teknikleri konusunda eğitmişlerdi SAVAK'ı. 25 Ocak 1963'de İsrail Genel Kurmay Başkanı Zvi Tzur, Tahran'a resmi ve halk bilgisine açık bir gezi yaptı. Bu gezi, iki ülke arasındaki ittifakın ve bu ittifak içindeki askeri işbirliğinin rolünün arttığının açık bir göstergesiydi. 1964'de İran, İsrail'den büyük bir miktar Uzi hafif makineli tüfeği satın aldı. 26
Şah'ın İsrail ile bağlantılar kurmaya karar vermesinin sebeplerinde biri de Amerikan Yahudiler'inin Amerikan Kongresi'nde İran çıkarlarını gözetmesine yardım edebileceğini farketmiş olmasıydı. Hallahmi bu konuda "Washington'daki efsanevi İsrail lobisi bir çok Üçüncü Dünya rejiminin ilgisini çekmiştir ve Amerikan kamuoyuyla sorunları olan Şah da İsrail'i Amerika'daki politik arenada çok güçlü gören diğer yöneticilerden farklı değildir" diyor. 27 Nitekim Yahudi Devleti, Şah'ın Batı'daki imajını düzeltme işini de üzerine almıştı. Batı ve özellikle de Amerikan basınındaki Yahudi güdümü, İsrail'e Şah lehinde propaganda yapma imkanını veriyordu. Öyle ki Şah, kendini tamamen İsrail'e bağlı hissediyordu. Mossad'ın eski Afrika şefi David Kimche'nin anlattığına göre, Şah, kendisi hakkında Amerikan, hat- ta Batı basınında en ufak olumsuz bir haber çıktığında hemen telefona sarılıyor ve "niçin buna izin verdiniz" diye soruyordu. 28
Çevre stratejisi içinde yer alan İran'dan başka bir ikinci ülke ise Türkiye'ydi. ABD şemsiyesi altında, bu iki ülke arasında da örtülü bir ittifak oluştu. Benjamin Beit-Hallahmi, Türkiye ile İsrail'in çevre stratejisi çerçevesindeki yakınlaşmasını şöyle anlatıyor:
Türkiye İsrail'i 1949 yılında de facto tanımıştı, ama 1950'lerin sonlarına gelinceye dek özel bir ilişki kurulmadı. 1958 yılında zamanın Dışişleri Bakanı Golda Meir Türkiye'ye gizli bir ziyarette bulundu. 29 Ağustos 1958'de ise, iki ülkenin Başbakanları Adnan Menderes ve David Ben-Gurion arasında Ortadoğu radi- kalizmine ve "Sovyet etkisine" karşı gizli bir işbirliği anlaşması imzalandı. 1960 darbesinin ardındaki dönemdeki ilk dikkat çekici temas ise, yine iki Başbakanın, İsmet İnönü ve Levi Eşkol'un Temmuz 1964'te Paris'te yaptıkları görüşmeydi.
İlerleyen yıllarda, İsrail, Türkiye'ye istihbarat ve güvenlik hizmetleri teknik eği- timi konusunda yardımcı oldu. Mossad'ın 1950'lerden beri Türkiye'de bir üssü bulunuyordu ve 1958'de yapılan üç taraflı bir anlaşmayı (Trident) takiben, İsrail istihbarat servisleri Türk gizli servislerine eğitim verdi... 1970'lerde Türkiye'de neredeyse iç savaşa dönüşecek olan iç huzursuzluklar İsrail'i de ilgilendiriyordu. Bu yıllarda meydana gelen ve her ay birçok sağcı ve solcu militanın öldürüldüğü olaylar Mossad tarafından yakından takip ediliyordu... 4 Nisan 1985'de, Türk Dışişleri Bakanı Vahit Halefoğlu Washington'da İsrail büyükelçisi Meir Rosanne ile buluştu. O zamanlar, İsrail kaynakları, Türklerin Washington'daki İsrail nüfuzundan etkilendiğini ve bu buluşmayı daha çok Amerikan yardımı almak için yaptığını belirtmişlerdir. 29
İsrail-Türk ilişkilerinde dikkat çekici olan "istihbarat ve güvenlik" bağlantısı, 1958 sonlarında imzalanan—ve ancak 1979 devriminin ardından Tahran'daki ABD Büyükelçiliğinin arşivlerinin İranlı öğrenciler tarafından günışığına çıkarılmasıyla öğrenilen—gizli "Trident" anlaşmasına dayanıyordu. Türk, İran ve İsrail gizli servislerinin işbirliği yapması amacıyla imzalanan anlaşma, düzenli istihbarat alışverişi gerçekleştirilmesini ve gizli servis şeflerinin yılda iki kez bir araya gelmesini öngörüyordu. 30 İşte bu anlaşma, kalıcı ve önemli işbirlikleri doğurmuştu. Mossad'ın eski şeflerinden Isser Harel, o günleri şöyle anlatıyor:
Bu ülkelerin (İran ve Türkiye'nin) etkili bir istihbarat ve güvenlik sistemine ka- vuşabilmeleri için çok uğraştık. Ayrıca her muhtemel bir devrime ya da işgale karşı direnebilecek özel asker ya da polis kuvvetlerinin oluşması için çalıştık... Sonuçta bu iki ülke de bize kesin bir güven duymaya başladılar ve biz de bu güveni boşa çıkarmamak için özen gösterdik. 31
Çevre stratejisi içinde yer alan üçüncü ülke, yani Etiyopya ile de gerçekten çok yakın ilişkiler kuruldu. Hatta resmi olmasa da, son derece etkili bir Etiyopya-İsrail askeri ittifakından söz edilebilirdi. Kendine "İmparator" sıfatı veren ve eski ismi Ras Tafari'den esinlenerek "Rastafarianizm" adlı yeni bir din kuran Haile Selassie, Yahudi Devleti'nin yakın dostlarından biri haline geldi.
Etiyopya ile İsrail arasındaki ittifak, en çok Eritre konusu üzerinde yo- ğunlaşmıştı. Etiyopya'nın kuzeyinde yer alan Eritre bölgesi, Osmanlı devrinden sonra, önce İtalyanlar'ın yönetimine geçmiş, 1952'de ise Birleşmiş Milletler tarafından Etiyopya ile federal bir çatı altında birleştirilmişti. 14 Kasım 1962'de ise Etiyopya "İmparatoru" Selassie, Eritre'yi—hiç bir özel statü tanımadan—Etiyopya topraklarına kattığını ilan etti. Eritre'nin önemli bölümü müslüman olan halkı bunu kabul etmedi ve sonuçta kanlı bir iç savaş başladı. Selassie, "teröre karşı mücadele" adı altında Eritreli müslümanlara karşı büyük bir baskı ve işkence politikası başlattı. Selassie'nin kanlı rejimi 1974'e kadar sürdü; o yıl "İmparator" Marksist bir askeri darbe sonucunda devrildi ve Albay Mengistu Haile Mariam yeni sosyalist rejimin lideri oldu. Ancak Eritre'ye uygulanan baskı politikası değişmedi; Etiyopyalı "gü- venlik güçleri", Eritre'de bağımsızlık isteyen müslümanları katletmeye devam ettiler.
Eritreli müslümanlara karşı uyguladığı bu politika ile "anti-İslami" bir stratejik konum ve kimlik kazanan Etiyopya yönetiminin, aynı konum ve kimliğe sahip olan Yahudi Devleti ile stratejik bir ittifak içine girmesinden daha doğal bir şey olamazdı. Nitekim Benjamin Beit-Hallahmi'ye göre de, Etiyopya ile İsrail arasındaki "olağanüstü yakın" ilişkiler "anti-İslami" bir temele dayanıyordu. 32
Etiyopya ile İsrail arasındaki ilişkiler ilk olarak 1952'de kurulan sivil ticaret bağlarıyla başladı. 1956 Süveyş savaşından kısa bir süre sonra bir İsrail temsilcisi, Haile Selassie ve yardımcıları ile görüşmek için Etiyopya'yı ziyaret etti. 1958'de İsrail'in çevre stratejisi gereği "resmi" olarak başlayan Etiyopya-İsrail ittifakı, en üst düzeyde devam ediyordu ve Hallahmi'nin ifadesiyle, "bölgede radikalizasyonu ve Pan-Arabizmi durdurma" mantığı üstüne kurulmuştu.33 İsrailli profesöre göre; "bu ittifakın arkasında yatan ideolojik temel, Etiyopyalılar'ın, İsrailliler'i de yine kendileri gibi 'tehditkar müslüman denizinin ortasında kendi güçlerini korumaya çalışan cesur bir halk' olarak görmeleriydi." 34
Bu ideolojik temel üzerine kurulu olan Etiyopya-İsrail ittifakı, İsrail'in uzman sayıldığı alanları da içeriyordu; silah yardımı ve "halk hareketlerini bastırma" konusunda destek. Etiyopya ordusu, İsrail'den gelen askeri birlikler tarafından destekleniyordu. İsrailli askeri uzmanlar, Etiyopyalı komando birliklerini ve karşı- gerilla (kontrgerilla) timlerini eğitmişti. Hatta Eritre'deki ayaklanmaları bastırmak için "Acil Durum Polisi" adlı 3.100 kişilik bir kontrgerilla timi özel olarak İsrail uzmanlarının eğitiminden geçmişti. Hallahmi'ye göre, "İsrail ve Etiyopya, Eritre Kurtuluş Cephesi'ne karşı girişilen ortak bir savaşın iki partneriydi."35
Haile Selassie döneminde çok sayıda İsrail üst düzey yetkilisi Etiyopya'ya ziyaretlerde bulundu. 1971'de General Haim Bar-Lev komutasındaki askeri uzmanlar Etiyopya'ya gittiler. Daha sonra Etiyopya, Bab-ül Mendep boğazı'na yakın ve dolayısıyla stratejik önemi yüksek iki adayı, Halep ve Fatıma adalarını İsrail donanmasının kullanımına açtı. İlerleyen yıllarda Haim Ben David ve Abraham Orly adlı iki İsrailli general Etiyopya ile gizli askeri ilişkileri daha da ilerlettiler.
İsrail ajanları Haile Selassie'ye, ülke içindeki iktidarını koruması için de büyük destek olmuştu. İsrail ordusu eski üst düzey yetkilisi General Matityahu Peled'e göre, Addis Ababa'daki gizli polis üzerinde etki sahibi olan İsrail'li ajanlar sayesinde Haile Selassie üç ayrı darbe girişiminden kurtulmuştu. 36 Ancak 1974'deki güçlü Marksist darbeye karşı İsrail ajanları fazla bir müdahalede bulunmadılar. Çünkü Selassie'yi indirip yerine Albay Mengistu Haile Mariam'ı oturtan darbe onların istediği standartlara uygun bir yönetim, yani "anti-İslami" bir rejim olacak ve Eritre'ye karşı yürütülen savaşı devam ettirecekti.
Mengistu'nun liderliğindeki yeni Marksist rejim İsrail'le olan ittifakı sürdürdü. 1977 yılında yine İsrailli uzmanların Etiyopyalı kontrgerilla timlerini eğittiği ve Etiyopya rejimine silah sevkiyatı yaptığı ortaya çıkmıştı. Hallahmi'nin ifadesiyle "Etiyopya ile İsrail arasında devam eden ilişki, iki ülkenin de bölgedeki İslami gruplara olan karşıtlığına dayanıyordu."37 Anti-İslami temel üzerine oturan bu işbirliği, 1990'lara dek sürdü. 1990 yılına gelindiğinde İsrail, "ayrılıkçı militanlara" karşı kullanması için Etiyopya rejimine misket bombaları yolluyordu.38 İsrail'in Eritre'ye karşı yürüttüğü bu örtülü savaş, ancak Eritre bağımsızlık hareketinin İslami bir kimlikten uzaklaşmasından sonra sona erdi. 39
Baştan beri incelediğimiz tüm bu İsrail-İran, İsrail-Türkiye ve İsrail-Etiyopya ilişkileri, Yahudi Devleti'nin çevre stratejisinin 1960'lı ve 70'li yıllarda gayet iyi işlediğini gösteriyordu. Ama bu strateji, İsrail'in "bekası" için yine de yeterli değildi. (Hem bu strateji çok uzun vadeli ve kalıcı bir yapıya da sahip değildi, en basitinden, "Trident"in üç dişinden biri 1979'da sökülmüştü).
İşte bu nedenle Yahudi Devleti, "beka stratejisini" yalnızca sözkonusu çevre stratejisi ile sınırlandırmadı. Aksine, çevre stratejisi, "beka stratejisi"nin yalnızca bir parçasıydı. Çünkü çevre stratejisi, yalnızca Arap dünyasının kuşatılmasını öngörüyordu; böylece, İsrail'i kuşatan düşman denize dışardan biraz baskı yaparak İsrail'in biraz olsun rahatlatılmasını amaçlıyordu. Fakat İsrail'in, Ortadoğu'da "baki" kalabilmek için, Arap dünyasının bizzat kendisini de hedeflemesi, bölgeyi bir şekilde düzenlemesi gerekirdi.
Haçlı seferlerinin tarihsel tecrübesi ve "Hıttin Korkusu", bu noktada bir kez daha Yahudi Devleti'ne yol gösterdi. Haçlılar, Ortadoğu'daki Müslümanlar birbirleri ile çekiştikleri, parçalanmış olarak kaldıkları sürece varlıklarını korumuşlar, Müslümanlar Selahaddin Eyyubi önderliğinde birleştiklerinde ise bozguna uğramışlardı. Dolayısıyla Yahudi Devleti, muhtemel bir "Hıttin"den sakınmak için, kendisini çevreleyen Müslüman-Arap dünyasının birleşmesini kesinlikle engellemeliydi. Dahası, Pax Ottomana'nın sonundan beridir bölünmüş halde olan o dünyayı, mümkün olduğunca daha da bölmeli, daha da küçük parçalara ayırmalıydı. Arap ülkeleri, bir tür İslami ya da Pan-Arabik bir "Enternasyonal" altında birleşmek bir yana, kendi mevcut "ulusal" birliklerini bile koruyamamalı, daha küçük parçalar oluşturacak şekilde dağılmalı, "atomize" olmalıydılar.
Kısacası, siyaset sanatının en eski yöntemlerinden biri olan divide et impera (böl ve yönet) düsturunun, Ortadoğu'ya uyarlanması gerekiyordu. Bu, Ortadoğu'yu Yahudi Devleti açısından güvelikli kılabilecek olan yegane uzun vadeli düzenlemeydi.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder