12 Ekim 2009 Pazartesi

HITTİN KORKUSU




"Eğer bir yerde geleceğe yönelik bir güven yoksa, insanlar geçmişe sıkı sıkıya sarılırlar. Bugün de biz devletimizin kırkıncı yıldönümünü hararetle kutluyoruz, çünkü yetmişinciyi, altmışıncı hatta ellinciyi de kutlayabileceğimizi garantileyecek hiç kimse yok aslında."1
— İsrail'in 1988 yılında düzenlenen 40. Yıl törenleri hakkında bir Knesset (parlamento) üyesinin yaptığı yorumdan Bundan sekiz asır önceydi.
Kral Guy of Lusignan'ın komutasındaki Haçlı ordusu, Taberiye gölüne doğru ilerliyordu. Hava son derece sıcaktı, Filistin'in çölü andırır atmosferi içinde binlerce şövalyenin üzerlerindeki ağır zırhlarla yürümesi oldukça zordu bu yüzden. Güneşin kavurucu sıcaklığı 50-60 kiloyu bulan zırhlarla birleşince yol dayanılmaz bir hal alıyordu. Yanlarında ise çok az su vardı. Bu nedenle, yalnızca bir kaç saatlik bir yol olan Seforia-Taberiye yolu, Haçlı ordusu için bir türlü bitmeyen bir azaba dönüşmüştü.
Aslında bu sıcak yolculuğa çıkıp çıkmamak konusunda epey tartışmışlardı. Taberiye gölünün etrafında, Selahaddin Eyyubi komutasındaki Müslüman ordusunun kendilerini beklediğini biliyorlardı. Çok az suları vardı ve Taberiye'ye, savaş alanına ulaştıklarında suya kavuşup kavuşmayacaklarından emin değildiler. Bu nedenle, Haçlı ordusu içindeki "güvercinler"—örneğin Raymund of Tripoli— Taberiye'ye kadar gidip Selahaddin'le savaşmanın kendileri açısından korkunç bir felaket olacağını öne sürmüşlerdi. Müslüman esirlere yaptığı işkencelerle ünlenen, Müslüman kervanlarını basıp masum hacıları kılıçtan geçiren, hatta bir kaç yıl önce Kabe'yi yıkmak için Mekke'ye ordu yollamış olan Reynauld of Chatillon ise bu fikre şiddetle karşı çıkmış ve "Tanrı'nın düşmanları" olarak tanımladığı Müslümanların bu büyük fırsat kullanılarak yok edilmeleri gerektiğini savunmuştu. Kral Guy da Reynauld'a ve onun gibi düşünen radikallere uymuş ve Ortadoğu, hatta dünya tarihinin en önemli savaşlarından biri olarak anılacak olan çatışmaya doğru yola çıkmıştı.
Haçlı ordusu susuzluktan perişan bir durumda Taberiye gölünün yakınına vardığında korktuğu şeyle karşılaştı. Selahaddin Eyyubi'nin orduları gölün kıyısını tamamen çevirmiş, gölün etrafındaki kuyuları ise kullanılamaz hale getirmişlerdi. Müslüman ordusunu yararak göle ulaşmayı düşündülerse de, vazgeçtiler. Hıttin adlı tepenin eteklerinde kamp kurarak geceyi geçirmeye karar verdiler.
O gece, Ramazan ayının 27. gecesiydi, yani İslam geleneğinde "Kadir gecesi" olduğu tahmin edilen ve "bin aydan hayırlı" olan gece. Gece boyunca Selahaddin'in askerleri Haçlı ordusunun çevresini sessizce kuşattılar. Günün ilk ışıklarıyla birlikte saldırı da başladı. Ve 90 yıl önce Filistin topraklarına büyük bir zaferle girmiş olan Haçlı ordusu aynı derecede büyük bir bozguna uğradı. Haçlı askerlerinin, hatta şövalyelerin önemli bir bölümü göle ulaşmaya çalışırlarken boğazlandı, bir kısmı savaşırken öldü, bir kısmı da teslim oldu.
Yıl 1187'ydi. 1095 yılında Avrupa'dan yola çıkan ve 1099 yılında Kudüs'e ulaşarak buradan Antakya'ya kadar uzanan bir coğrafya üzerinde görkemli bir Haçlı Krallığı kuran Batılı Hıristiyanlar ("Frank"lar), aradan geçen 88 yıldan sonra büyük bir yıkıma uğramışlardı.
Haçlılar 88 yıl önce ilk geldiklerinde Kudüs'ü almayı başarmışlardı, çünkü etraflarında birleşik bir İslam ordusu yoktu. Ortadoğu'daki Müslüman emirlikleri birbirleri ile çekişmekten, Haçlılara karşı direnmeye zaman bulamamışlardı. Ancak Haçlıların acımasızca döktükleri Müslüman kanları ümmetin dört bir yanında tepki uyandırmış ve bunun sonucunda da birleşik bir "cihad" ilan edilmişti. Önce Şam Emiri Mahmud Nureddin sonra da onun halefi Selahaddin tarafından önderlik edilen "cihad", tüm Müslümanları tek bir kutsal hedef için birleştirmiş ve "Hıttin Zaferi" kazanılmıştı.
Hıttin'in ardından hiç bir ciddi askeri gücü kalmayan Haçlı Krallığı'nın büyük bölümü Selahaddin Eyyubi tarafından ele geçirildi. En önemli hedef, kuşkusuz Kudüs'tü. Selahaddin Eyyubi, hiç kan dökmeden, 2 Ekim 1187 günü ordusuyla birlikte Kudüs'e girdi. O gün, aynı zamanda, Hz. Muhammed'in Mekke'den Kudüs'e mucizevi bir biçimde götürüldüğü "Mirac" gecesinin de yıl dönümüydü. Şehirdeki Hıristiyanlar, 1099'daki Haçlıların yaptıkları gibi, Selahaddin'in de kendilerini topluca katledeceğinden korkuyorlardı, ama öyle olmadı. Tek bir Hıristiyan bile öldürülmedi. Hatta Franklar hariç, Doğu ve Grek Hıristiyanlarının şehre yerleşip ibadetlerine devam etmelerine izin verildi. Ancak Kudüs, ait olduğu yere, yani İslam'a döndürüldü: İlk iş olarak, Kubbet-üs Sahra'nın üzerine oturtulmuş olan büyük haç yerinden indirildi ve 88 yıllık bir aradan sonra kutsal şehirde ilk kez ezan okundu.
Kudüs, bu tarihten sonra 8 asır daha Müslümanların egemenliğinde yaşayacaktı.
Haçlılar, Selahaddin Eyyubi'nin zaferinden sonra Filistin'den tamamen yok olmadılar. Hıttin'den kurtulan şövalyeler önce Sur kentinde toplandılar, sonra Akra kalesini ele geçirdiler ve Haçlı Krallığı, bir daha hiç bir zaman Kudüs'ü alamasa da, bir yüzyıl daha Akra'da ve çevresinde yaşadı. Ancak bu umutsuz inat, 1291 yılında tamamen kırılacak ve tüm Haçlılar, bu kez genç Memluk emiri el-Eşraf Halil tarafından, denize döküleceklerdi. Arap tarihçi Ebu el-Fida, şöyle yazıyordu:
Bu fetihle birlikte, şimdi tüm Filistin Müslümanların oldu. Bu, bir zamanlar kimsenin beklemediği, hatta hayal bile edemediği bir sonuçtu. Şimdi tüm Suriye ve tüm kıyı bölgeleri, bir zamanlar Mısır'ı ve Şam'ı bile ele geçirmeyi düşünen Frank'lardan tamamen temizlendi. Allah'a şükürler olsun. 2
1291'deki bu "denize dökülme" vakasından sonra, 20. yüzyıla dek bir daha hiç bir Batılı güç—Napoleon'un 1800'lerin başındaki başarısız seferi hariç— Ortadoğu'ya girmeye cesaret edemedi. Tam anlamıyla bir "Müslüman denizi" olan Ortadoğu, içine yabancı ve en önemlisi düşman bir unsurun girmesine izin vermemişti. Büyük bir askeri ve finansal güce dayanarak Filistin'i ele geçiren Haçlılar, içine girdikleri "bünye" tarafından reddedilmiş, dışarı atılmışlardı. Bu, Hıristiyanlar için iyi bir ders olmuştu; bir daha o homojen bünyenin içine girmeye çalışmadılar.




Ancak 1291'deki "denize dökülme"den tam 6 asır sonra bu kez bir başka dinin mensupları aynı şeyi denemeye karar verdiler. Filistin'e "dışardan" girip orada bir devlet kurmayı hedeflediler. Bu proje, onların dini ve ulusal kültürlerinde yüzyıllardır varlığını koruyan bir rüyaydı aslında. Ama bu rüyayı gerçeğe dönüştürebilecek bir siyasi güce ve zihinsel formasyona yeni kavuşmuşlardı. Hıttin'deki bozgundan sonra geçen yüzyılların ardından, Kudüs'ü müslümanların elinden almak için yeni bir sefer başlatmaya karar vermişlerdi.
Bu kez sefer, Yahudiler'in seferiydi.
SİYONİZM'İN NEO-HAÇLI SEFERİ
Yahudiler, Hıristiyan Avrupa'da yüzyıllar boyu dışlanmış ve gettolaşmış bir toplum olarak yaşadılar. Tefecilik ve bankacılıktaki başarıları onlara büyük bir maddi zenginlik kazandırdı, ancak modern çağa dek hemen hiç bir Avrupa ülkesinde Hıristiyanlarla eşit haklara ve doğrudan siyasi güce sahip olamadılar. Hıristiyan Avrupa, "İsa'nın katilleri" sıfatıyla tanımladığı Yahudiler'e hep mesafeli davrandı.
Ancak modernizmle birlikte Avrupa'nın Hıristiyan kimliği de hızlı bir erozyona uğradı. Kilise'nin öğretileri etkisini yitirip yerine seküler düşünce ve ideolojiler hakim oldukça, Yahudiler'in üzerindeki hukuki kısıtlamaların nedeni de ortadan kalktı. Nitekim Fransız Devrimi'nin ardından Avrupa ülkelerinde birbirini izleyen bir "Yahudi özgürleşmesi" ("emancipation") yaşandı. Yahudiler, devlet kademelerine girmeye, parlamenterlik, hatta bakanlık koltuklarına ulaşmaya başladılar. Bu, asırlardır ekonomik alanda sınırlı kalmış olan Yahudi gücünün, bundan sonra siyasi alanda da kendini göstereceği anlamına geliyordu.
Ancak modernizmin Yahudiler açısından tüm bunlardan çok daha farklı bir sonucu daha vardı. Bu, ulus-devletlerin kurulmasıyla yakından ilgiliydi. Modernizm öncesi Avrupa'da bugün anladığımız biçimde bir "millet" kavramı ve millete dayalı bir ulus-devlet modeli yoktu. Oysa dini kimliğin yok edilmesiyle doğan boşluk milliyetçilikle doldurulunca, ortaya kendisini tek bir milletin ürünü ve hakimi sayan ulus-devletler çıkmaya başladı. Mümkün olduğunca homojen bir millet kurmak amacını taşıyan bu yeni devletler, Yahudiler açısından ciddi bir soruyu da gündeme getirdiler: Yahudiler de Fransızlar, İngilizler ya da Almanlar gibi birer müstakil ulus muydular? Ya da yalnızca bir dini cemaatten mi ibarettiler?
Kimi Yahudiler, bir millet değil, yalnızca bir dini grup olduklarında ısrar ettiler ve kendilerine "Musevi Fransız", "Musevi Alman" gibi kimlikler bulmaya çalıştılar. Milli yönden, Avrupa ulusları içinde "asimile" olmak istediler.
Oysa kendilerini bir ulus olarak tanımlayan milliyetçi Yahudiler, bu "asimilasyon"a kesinlikle onay vermeyeceklerdi. Bu konuda onlarla aynı şekilde düşünen bir ikinci grup daha vardı hem de: Antisemitler, yani Yahudi düşmanları. Modernizmin hastalıklarından biri olan ırkçılık tarafından üretilmiş olan antisemitler, Yahudiler'i içinde yaşadıkları ülkelerin etnik ve ırksal homojenliğini bozan zararlı bir unsur olarak görüyorlardı. Asimilasyonist Yahudiler'e karşı Yahudi milliyetçileri ve Avrupa ırkçıları arasında doğan bu ilginç stratejik yakınlık, bir süre sonra gizli bir işbirliğine dönüşecek, Nazi Almanyası ile zirveye çıkan bu işbirliği, asimilasyonist Yahudiliğin fiili olarak sona erdirilmesiyle sonuçlanacaktı. 3
Yahudilik bir ulus olarak kabul edildiğinde ise ister istemez önemli bir soru ile karşılaşılıyordu. Avrupa'daki tüm uluslara az-çok homojen birer devlet bulunduğuna göre, Yahudiler için de bir ulus-devlet oluşturulmalı değil miydi? Ve dahası, bu ulus-devlet nerede olmalıydı?
Theodor Herzl adlı Avusturyalı bir Yahudi gazeteci tarafından 19. yüzyılın son yıllarında başlatılan "Siyonist" hareket, bu sorulara kesin cevaplar buldu. Evet, bir Yahudi Devleti mutlaka kurulmalıydı; Yahudi ulusunun—ve hatta Yahudi ırkının— asimilasyondan ve antisemitizmden kurtularak yaşamını sürdürmesi için, sadece Yahudiler'e ait olan bir ülkeye ve devlete ihtiyaç vardı.
Peki bu devlet nerede kurulmalıydı?... Siyonistler, İngiltere tarafından önerilen Uganda gibi opsiyonlara fazla rağbet etmeden, hemen karar verdiler: Filistin'de... Filistin, 19 yüzyıl önce Yahudiler'in vatanıydı; MS 70 yılında Romalılar tarafından bu "kutsal" diyardan sürülerek diasporaya dağılmışlardı. Ve şimdi, 19 yüzyıllık bir aradan sonra, buraya dönmeye karar vermişlerdi. Nitekim hareketin ismi de Filistin'i, dahası Kudüs'ü çağrıştırıyordu; "Siyonizm" kelimesi, Kudüs'ün yanıbaşındaki kutsal "Siyon Dağı"ndan geliyordu.
Siyonistler Filistin'i bir Yahudi vatanı haline getirebilmek için önce Osmanlı İmparatorluğu nezdinde çeşitli girişimlerde bulundular, ancak özellikle Halife II. Abdülhamid zamanında hiç bir sonuç elde edemediler. Bu nedenle, I. Dünya Savaşı'na dek pek çok insan Siyonizm'i ham bir hayal olarak gördü. Ancak savaşta Filistin Osmanlı egemenliğinden çıkıp İngiltere'nin mandası haline gelince, hele bir de Majestelerinin Hükümeti 1917'de yayınladığı ünlü Balfour Deklarasyonu ile "Filistin'de bir Yahudi Vatanı" projesine destek verdiğini ilan edince, Siyonist projenin süksesi büyük ölçüde arttı. İki Dünya Savaşı arasındaki dönem, başta Avrupa olmak üzere Yahudi diasporasının farklı bölgelerinden başlatılan Yahudi göçleriyle, Filistin'i "Yahudileştirmek" için girişilen ısrarlı bir mücadeleye şahit oldu.
İngiltere'nin Filistin'i manda haline getirmesi, Müslüman Araplar'ın arasında büyük bir tepki yaratmamıştı. Çünkü o dönemde zaten tüm Ortadoğu sömürgeleştirilmişti ve mandacılık adeta doğal bir modaydı. Ancak Siyonistler'in Filistin'e akın akın Yahudi göçmenler getirmesi, Araplar'ı son derece rahatsız etti. Çünkü Yahudi göçü, sömürgecilikten farklı olarak, bölgeye yepyeni bir halkın girdiği anlamına geliyordu. Sömürgeciler şartlar gerektirdiğinde çekip gidebilirlerdi, ama eğer bölgeye yeni bir halk yerleşirse, onu gasp ettiği topraklardan "denize dökmeden" çıkarmak mümkün olmazdı.
Kısacası Siyonist proje, Ortadoğu gibi az-çok homojen (ezici bir çoğunlukla Müslüman-Arap) bir coğrafyanın içine, yabancı bir halk yerleştirmek amacını güdüyordu. Ve doğal olarak bu halk için belirli bir toprak da gerekecek, diğer bir ifadeyle Ortadoğu'nun yerleşik halkından zorla toprak alınacaktı. Hem de bu toprak, "kutsal" bir topraktı; her üç din için de kutsal sayılan Filistin'i, en önemlisi de Kudüs'ü içeriyordu.
Bir başka deyişle, önce Hıttin Savaşı'nda sonra da tam olarak 1291'de bozguna uğratılan Haçlılar'dan yüzyıllar sonra, Ortadoğu'ya "yabancı" bir unsur daha giriyordu. Bu unsur da aynen Haçlılar gibi Filistin'i üzerinde yaşayan sahiplerinden zorla geri alacak ve Batı'dan gelen askeri güçlerle ayakta kalacaktı. Yeni bir Haçlı Seferi başlatılmıştı adeta.
Araplar'ın çeşitli isyanlarına, saldırılarına, direnişlerine rağmen, Siyonist proje 1947 yılında gerçeğe dönüştü. İngiltere'nin Filistin'den çekilerek ülkenin geleceğini Birleşmiş Milletler'e havale etmesinin ardından, ülkenin Araplar'la Yahudiler arasında yarı yarıya paylaşımını öngören BM planı uygulamaya kondu. 19 yüzyıl aradan sonra dünya üzerinde ilk kez bir "Yahudi Devleti" kurulmuştu. Bir başka açıdan da, altı buçuk yüzyıl sonra ilk kez Ortadoğu'nun Müslüman coğrafyasında "yabancı" bir devletin bayrağı dalgalanmaya başlamıştı.
Hem Filistin'deki hem de komşu ülkelerdeki Araplar bu "yabancı" unsuru bünyeden atabilmek için harekete geçtiler ve 1948 yılı içinde iki taraf arasında kanlı bir savaş yaşandı. İsrailliler, "Bağımsızlık Savaşı" adını verdikleri mücadeleyi kazandılar ve Araplar'ı püskürterek BM'nin kendilerine verdiğinden daha da büyük bir toprağı ele geçirdiler. Filistin; Şeria (Ürdün) nehrinin Batı kısmı—sonradan "Batı Şeria" olarak anılır oldu—ve Akdeniz kıyısındaki Gazze kentinin etrafındaki küçük cep—sonradan "Gazze Şeridi" olarak anılır oldu—hariç, tümüyle İsrail'in egemenliği altına girdi.
Israillilerin "Bagimsizlik Savasi" adini verdikleri 1948 savasindan bir görünüm; Atli Yahudi birlikleri
Araplar'in çesitli isyanlarina, saldirilarina, direnislerine ragmen, Siyonist proje 1947 yilinda gerçege dönüstü. Ingiltere'nin Filistin'den çekilerek ülkenin gelecegini Birlesmis Milletler'e havale etmesinin ardindan, ülkenin Araplar'la Yahudiler arasinda yari yariya paylasimini öngören BM plani uygulamaya kondu. 19 yüzyil aradan sonra dünya üzerinde ilk kez bir "Yahudi Devleti" kurulmustu. Bir baska açidan da, alti buçuk yüzyil sonra ilk kez Ortadogu'nun Müslüman cografyasinda "yabanci" bir devletin bayragi dalgalanmaya baslamisti. Hem Filistin'deki hem de komsu ülkelerdeki Araplar bu "yabanci" unsuru bünyeden atabilmek için harekete geçtiler ve 1948 yili içinde iki taraf arasinda kanli bir savas yasandi. Israilliler, "Bagimsizlik Savasi" adini verdikleri mücadeleyi kazandilar ve Araplar'i püskürterek BM'nin kendilerine verdiginden daha da büyük bir topragi ele geçirdiler.Filistin; Seria (Ürdün) nehrinin Bati kismi-sonradan "Bati Seria" olarak anilir oldu-ve Akdeniz kiyisindaki Gazze kentinin etrafindaki küçük cep-sonradan "Gazze Seridi" olarak anilir oldu-hariç, tümüyle Israil'in egemenligi altina girdi.
Bu arada, hem "Bağımsızlık Savaşı" sırasında, hem de sonrasında İsrail tarafından ciddi bir "etnik temizlik" programı uygulandı. Bu yeni "Haçlı Seferi" de, Filistin'i Müslüman ahalisinden gasp ederken bu ahaliyi toplu katliamlardan geçiren ilk Haçlılar gibi, kurduğu yeni devletin topraklarını homojenleştiriyordu: 1 Ocak 1948 günü Filistin'de 600 bin Yahudi ve bunun iki katı kadar Arap yaşarken, 1 Ocak 1950'de Araplar'ın sayısı 150 bine düştü. 4
48 Savaşı, Araplar için büyük bir yenilgi, İsrail içinse büyük bir zaferdi. Ancak her iki taraf da bu durumun geçici olduğunu ve ilerde kolayca değişebileceğini biliyordu. Çünkü Haçlılar da bundan 9 asır önce gösterişli bir zaferle Filistin'i ele geçirmiş, ama sonra bir gün çekip gitmek zorunda kalmışlardı. İsrail'in Haçlılar'ın başaramadığı bir işe soyunduğunun herkes farkındaydı. İsrailli psikolog ve siyaset bilimci Benjamin Beit-Hallahmi'ye göre, "İsrail'in problemi, Haçlıların kaderini izlemekten nasıl kurtulabileceğini bulmak"tı, 5 Araplar ise, "bu yeni Haçlılar'a karşı kendilerini birleştirecek ve zafere ulaştıracak yeni bir Selahaddin beklemeye başlamışlar"dı. 6
O günden bu yana Araplar'ın beklediği gibi bir Selahaddin çıkmadı. Ama onu izlemeye çalışan başarısız taklitler gezindi ortada. Bu yüzden de İsrail'in yeni bir Hıttin yaşamaktan dolayı duyduğu endişe, ya da bir başka deyişle "Hıttin Korkusu", hep canlı kaldı.
Ve bu yüzden, 1948 sonrasında Ortadoğu, büyük ölçüde bu "Hıttin Korkusu" ve onun türevleri tarafından şekillendi.
YENİ HAÇLI KRALLIĞI VE YENİ HAÇLI TERÖRÜ
İsrail Devleti, kurulduğu günden itibaren Filistin'deki varlığını sağlamlaştırmaya yönelik bir siyaset izledi. Üzerinde en çok durulan hedef, ülkedeki Yahudi nüfusunun artırılmasıydı. Bu amaçla, diaspora Yahudiler'ini Filistin'e taşımak için yüzyılın başından beri yürütülen transfer işlemlerine hız verildi. Nazi toplama kamplarındaki, Avrupa'daki, Kıbrıs'taki İngiliz "bekleme kampı"ndaki ve İslam dünyasının farklı yörelerindeki Yahudi toplulukları büyük bir kampanya dahilinde Filistin'e göç ettirildiler. 5 Temmuz 1950'de Knesset (İsrail Parlamentosu) tarafından çıkarılan Geri Dönüş Kanunu ile, "dünya üzerindeki her Yahudi'nin bir oleh (göçmen) olarak İsrail'e yerleşmeye hakkı vardır" hükmü kabul edildi.
İsrail, aynı Haçlıların 9 asır önce yaptıkları gibi, Ortadoğu'daki varlığını sağlamlaştırmak için Filistin'e dışarıdan kendi halkını getiriyordu. Haçlılar, Kudüs'e gelirken yalnızca bir ordu olarak değil, aynı zamanda bir halk olarak gelmişlerdi. (I. Haçlı Seferi'nde, profesyonel askerlerin yanısıra, çok sayıda sivil insan da yollara dökülmüştü). Kudüs'ü aldıktan sonra da Avrupa'nın dört bir yanından Filistin'e "hacılar" götürülmüş, bunların bazıları da bu kutsal topraklara yerleşmeye karar vermişlerdi.
Yahudi Devleti, Haçlıların yolunu izliyordu. Zaten Ortadoğu gibi homojen bir coğrafyaya dışardan zorla girip, sonra da orada kalabilmek için izlenebilecek tek bir yol vardı. İsrail, aynı yol üzerinde ikinci denemeyi yapıyordu.
Yahudi Devleti ile Haçlı Krallığı arasındaki önemli bir benzerlik de, uyguladıkları terör ve hatta "vahşet"ti. Haçlılar, Ortadoğu'ya öldürerek girmişler, öldürerek ilerlemişler ve Kudüs'ü de içindeki Müslümanları toplu katliamlardan geçirerek almışlardı. Antakya Kalesi'nde ve Kudüs'te sivillere karşı uyguladıkları vahşet, Batılı kaynakların da onayıyla, tarihin gördüğü en büyük kıyımlardandı.
Vahşet, Haçlıların gözünde "stratejik" bir gereklilikti aslında. I., II. ve III. Haçlı Seferleri sırasında korkunç sivil kıyımları gerçekleştiren Franklar, sayıca kendilerinden çok olan Müslümanların arasında korku ve ümitsizlik yaymak ve bu psikolojik avantajı askeri alanda kullanmak istiyorlardı. İngiliz tarihçi Karen Armstrong'a göre, Haçlı terörünün—örneğin III. Haçlı Seferi sırasında 1191'de Richard the Lionheart'ın Akra Kalesi içindeki 3 bin Müslüman'ı kadın-çocuk ayrımı yapmadan boğazlamasının—pragmatik amacı, hem asker hem de sivil Müslümanlar arasında korku ve panik yaratmaktı. 7
Aynı strateji, yeni "Haçlı Krallığı"nın sahibi olan İsrailliler tarafından da izlendi. 1948 Savaşı sırasında ve sonrasında, İsrailliler Arap nüfusa karşı bilinçli bir terör uyguladılar. Amaç, büyük bir korku ve panik yaratarak Araplar'ı evlerini terk edip göç etmeye zorlamaktı. Kullanılan yöntemler de yeterince "korkutucu"ydu doğrusu. İsrail terörünün sıradan bir örneği, bir görgü şahidi tarafından daha sonraları şöyle anlatılacaktı:
...80-100 kadar erkek, kadın ve çocuk öldürülmüştü. Çocukları kafalarına sopa- larla vurarak öldürdüler. Her evden en az bir kişinin canına kıyıldı. Köylerde erkek ve kadınlar yiyecek ve su verilmeksizin evlere kapatıldılar. Sonra da sabotajcılar gelip evleri havaya uçurdu. Bir kumandan, bir ere emir vererek, havaya uçurmak istediği bir evin içine 2 kadın kapatmasını söyledi. Bu arada bir asker, öldürmeden önce bir Arap kadının ırzına geçtiğini anlattı. Yeni doğmuş bir çocuğu olan Arap kadınına birkaç gün süreyle etraf temizlettirildikten sonra kadın ve çocuk öldürüldü. 'Harika bir adam' diye nitelenen iyi yetiştirilmiş, iyi bir eğitim görmüş kumandanlar, aşağılık katiller haline gelmişti. Hem de gelişen korkunç olayların içinde ister istemez bu duruma düşmüş değillerdi. Aksine soykırımı ve yoketme metodlarını bilinçlice kullanıyorlardı. Onlara göre dünyada ne kadar az Arap kalırsa, o kadar iyiydi. 8
İsrail'in Davar gazetesinde yayınlanan üstteki satırlar, 1948'de Dueima adlı Filistin köyünün ele geçirilmesi sırasında yapılanlara tanıklık eden İsrailli bir askerin katliam hatıralarıydı.
Bu satırlarda anlatılanlar, istisnai bir terör eylemini değil, İsrail'in stratejik terörünün sıradan bir örneğini tarif ediyordu. Bir diğer "sıradan örnek", İsrailliler'in devlet kurdukları yılda, 1948'de Deir Yassin köyündeki Arap halka karşı giriştikleri katliamdı. Menahem Begin'in yönettiği İsrailli teröristler, Kudüs yakınlarındaki Deir Yassin köyüne düzenledikleri baskın sırasında, hamile kadınların ve çocukların da dahil olduğu 280 kadar Arap köylüsünü sokaklarda dolaştırdıktan sonra kurşuna dizmişlerdi. Ve bir de önemli "detaylar" vardı: Öldürülen genç kızların çoğunun ırzına geçilmiş, erkeklerin cinsel organları koparılmıştı. Siyonistler bazı kurbanları öldürmek için bıçak kullanmışlardı. Raporlarda "ortadan ikiye biçilen" küçük bir kız çocuğundan da söz ediliyordu. 9
Bu şekilde altı ay içinde Arap köylerine düzenlenen sayısız baskınlarla 400 bine yakın Arap, yurdunu terketmek zorunda bırakıldı. Deir Yassin Katliamı bu baskınların sadece birisiydi. İsrailliler'in yıllar içinde terör yoluyla boşalttıkları köy sayısı, İsrail'in "muhalif" entellektüellerinden biri olan Israel Shahak'ın tespit ettiği rakama göre, 385'ti. Bu köylerin arasında, korkutma yöntemiyle boşaltılanların yanında, Deir Yassin'le aynı kadere uğrayanlar da vardı.
Yahudi Devleti, savaş alanında da bu tür abartılı vahşetler uygulamıştı. Emekli Albay ve tarihçi Moşe Givati'nin, 1995'de yayınladığı "Çöl ve Alevlerin İçinde" adlı kitabında yazdığına göre, 1948, 1956 ve 1967'deki Arap-İsrail savaşlarında İsrail ordusu savaş esirlerine inanılmaz işkenceler yapmış; esir alınan Mısırlı askerlerin gözleri sigara ile dağlanmış, cinsel organları kesilerek ağızlarına tıkanmıştı.
Tüm bu vahşet, başta da belirttiğimiz gibi, stratejik bir amaç taşıyordu. İsrailliler, aynı Haçlılar gibi kendilerinden sayıca çok üstün bir düşmanla karşı karşıyaydılar. Bu düşmana karşı üstün gelebilmek ve kendi varlıklarını korumak için büyük bir askeri güce ve psikolojik üstünlüğe sahip olmalıydılar. Uyguladıkları abartılı vahşet, bu ikinci faktörü sağlamak içindi.
Ancak aynı Haçlılar gibi, İsrailliler de vahşeti kullanmakla stratejik bir hata yaptılar. Karen Armstrong'a göre, Haçlılar'ın sivillere karşı uyguladıkları işkence ve cinayetler, Müslümanları panik ve ümitsizliğe düşürmek yerine, motivasyonlarını artırmıştı. 10Müslümanlar, Haçlı vahşeti nedeniyle psikolojik bir çöküntüye uğramak yerine, daha da radikalize olmuşlardı.
Kurulduktan bir kaç yıl sonra, İsrail de aynı sorunla karşı karşıya kaldı.




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder