12 Ekim 2009 Pazartesi

SÖMÜRGECİLERLE İTTİFAK VE MONARŞİLERİN YAŞATILMASI

Önceki bölümde, Arap dünyasını 1950'lerin başından itibaren dönüştürmeye başlayan radikalizasyon dalgasından söz etmiştik. İsrail, bu dalganın kendisinde uyandırdığı "Hıttin Korkusu"na karşı kayıtsız kalmadı. Yahudi Devleti, aksine, giderek radikalleşen Ortadoğu'da hayatta kalabilmek için çok geniş kapsamlı bir beka stratejisi geliştirdi. Strateji, Ortadoğu ülkelerinin radikalleşmeden alıkonulmasını öngörüyordu. Bunun için yapılması gereken iki önemli işten biri, Ortadoğu'nun bir sömürge bölgesi olarak kalmasını sağlamaktı. İngilizler'in Mısır'ı terk etmesini engellemeyi amaçlayan Lavon Olayı, bu büyük planın başarısız bir parçasıydı yalnızca.
Ben-Gurion, Ekim 1956'da Fransa ve İsrail liderleri arasında yapılan Sevr Konferansı'nda ortaya attığı Orta Doğu "yerleşim" planında şöyle bir öneri getirmişti:
Ürdün'ün var olma hakkı yoktur ve bölünmelidir. Ürdün ırmağının doğu yakası Irak'a katılacaktır ve Arap mültecileri buraya yerleşecektir. Batı Şeria, özerk bir bölge olarak İsrail'e verilecektir. Lübnan, Hıristiyan bölümünün dengesini bozan Müslüman bölgelerden kurtarılacaktır. Irak, Doğu Şeria ve güney Arap yarımadası İngilizler'in olacaktır. Süveyş Kanalı milletlerarası olacak ve Kızıldeniz boğazları İsrail kontrolu altına alınacaktır. 6
Kısacası Ben-Gurion, Ortadoğu'nun İsrail açısından güvenli hale getirilmesi için bazı bölgelerin İsrail tarafından işgal edilmesini, bazı bölgelerin de İngiltere gibi Batılı güçler tarafından yeniden sömürgeleştirilmesini istiyordu. Bölge tekrar sömürgeleştirilecek ve İsrail bu işin gerçekleşmesine yardım edecekti. Hayfa Üniversitesi'nden Benjamin Beit-Hallahmi, bu konuda şöyle diyor: "1950'lerin ilk yıllarından itibaren, İsrail liderleri Üçüncü Dünya'da ve Ortadoğu'da kolonileşmenin yıkılmasına yönelik olarak yapılan her hareketin İsrail için bir tehdit unsuru olduğunun farkındaydılar ve buna göre davranıyorlardı." 7
Anti-kolonyal hareketlere karşı sömürgeci güçlerin desteklenmesi, İsrailliler açısından yalnızca politik bir strateji değil, aynı zamanda sosyolojik ve psikolojik bir dünya görüşüydü. Yahudi Devleti, içinde yaşadığı "Üçüncü Dünya"ya nefret ve endişe ile bakıyor, bu dünyayı asırlardır sömürmüş olan Batı'yı ise doğal bir müttefik olarak görüyordu. Bu bakış açısı, aslında henüz İsrail kurulmadan bile Siyonist liderlerin zihnine egemendi. Sağ-kanat siyonizmin kurucusu ve lideri Vladimir Jabotinsky, şöyle demişti:
Siyonizmin esas amacı tüm Akdeniz'i Avrupa ellerinde tutmaktır... Bu durumda, örneğin Suriye'nin bağımsızlığı söz konusu bile olamaz... Bu konu Fransa, İtalya ve İngiltere tarafından anlayışla karşılanacaktır, çünkü kendi koloni imparatorluklarının korunmasına yöneliktir... Biz her türlü Doğu-Batı çatışmasında Batı'dan yana oluruz... Biz bugün bu kültürün en sadık ve önde gelen taşıyıcılarıyız. İngiliz imparatorluğunun yayılması bizim İngilizlerden bile daha çok işimize gelir. 8
Ben-Gurion ise, aynı mantığı koruyarak Ocak 1957'de şöyle diyordu: "Bizim varlığımız ve güvenliğimiz açısından, bir Avrupa ülkesinin dostluğu tüm Asya insanlarının görüşlerinden daha önemlidir."9 İsrailli gazeteci A. Schweitzer ise Moşe Dayan'ın "vizyonunu" şöyle özetliyordu: "Ona göre, Yahudi halkının bir görevi vardır, özellikle de İsrailli olanların. İsrail, dünyanın bu yanında, Nasır'ın Arap milliyetçiliğinin başlattığı akımlara karşı Batı'nın bir uzantısı olarak kaya gibi sert olmalıdır." 10
Nitekim Nasır kısa süre içinde ABD ve İngiltere ile sürdürdüğü sıcak ilişkilerden çark etti ve giderek Sovyetler Birliği'ne yanaştı. Bu durum, "sömürgeciler" ile İsrail'i fazla zaman geçmeden müttefik haline getirdi. İsrail'in, Nasır'ın 1956 yılında Süveyş Kanalı'nın milleştirme girişiminin ardından İngiltere ve Fransa ile birlikte düzenlediği askeri saldırı, "sömürgecilerle ittifak" stratejisinin fiiliyata geçmiş haliydi.
"Sömürgecilerle ittifak" stratejisinin en somut ve verimli sonucu ise, 1950'li ve 60'lı yıllarda İsrail ile Fransa arasında kurulan işbirliği oldu.
Bu dönemde İsrail, Fransa'ya sömürgelerini koruması için çok büyük bir destek verdi. Hallahmi'ye göre; "Fransa da, İsrail de Kuzey Afrika ve Ortadoğu'daki dekolonizasyon (sömürgeden kurtulma) hareketlerini durdurmayı hedefliyordu. Böylece iki ülkenin arasında Şimon Peres'in deyimiyle 'ebedi bir dostluk' oluştu." 11Cezayir'den Hindiçini'ne kadar uzanan bir coğrafyada, Fransa'nın sömürge yönetimlerini ayakta tutmak için İsrail ve Fransa tarafından, Hallahmi'nin deyimiyle "Avrupa hegemonyası için birleşik cephe" kurulmuştu. 12
Bu "birleşik cephe"nin en önemli parçası Cezayir'deydi. Uzun zamandır bir Fransız sömürgesi olan Cezayir'in halkı, 1954 yılında büyük bir ayaklanma, daha doğrusu bir "bağımsızlık savaşı" başlatmıştı. 1962'ye kadar süren savaş, yaklaşık 1.5 milyon Cezayirli Müslümanın yaşamına mal oldu.
İsrail, 1954 yılındaki ayaklanmadan önce de Cezayir'deki gelişmeleri çok yakından izliyordu. Özellikle İsrail gizli servisi Mossad (ha-Mossad le-Modiin ule- Tafkidim Meyuhadim; "İstihbarat ve Özel Görevler Enstitüsü"), Cezayir'de gelişen bağımsızlık hareketini yakın takibe almıştı. Ayaklanma ile birlikte de İsrail, Fransız sömürge yönetimine aktif destek vermeye başladı. İsrailli askeri uzmanlar, gerilla savaşı konusunda tecrübesiz olan Fransız birliklerine, özellikle de gerilla savaşında helikopter kullanımı konusunda, eğitim verdiler. Fransız birliklerini eğitmek için iki İsrailli general Cezayir'e gitmişti. Bu iki general de oldukça tanıdıktı: Yitzhak Rabin ve Haim Herzog, yani 90'lı yıllarda İsrail'de Başbakanlık ve Devlet Başkanlığı koltuğuna oturan iki önemli isim. 13
Ayaklanmanın son dönemlerinde de İsrail'in Fransızlara verdiği büyük destek sürdü. İsrail, S. Steven'ın The Spymasters of Israel adlı kitabında bildirdiğine göre, Fransızlar'ın kurduğu "kontrgerilla" örgütü OAS'a da büyük yardımlarda bulunmuştu. "1961 ve 1962'de İsrail'in, Cezayir'de Fransız kontrolu sağlamaya çalışan Fransız yerlilerinin aşırı sağcı örgütü olan Fransız OAS (Organisation de l'Armée Secrète; "Gizli Ordu Örgütü") hareketini desteklediğine dair birçok rapor vardı". 14Cezayir tam bağımsızlığını kazanıp, Birleşmiş Milletler'e katıldığında da, sadece İsrail Cezayir'in kabulü aleyhinde oy kullanmıştı.
İsrail, radikalizasyona karşı durmaya çalışırken, sömürgecilerle yaptığı sözkonusu ittifakın yanında bir ikinci taktik daha kullanmıştı; Arap monarşilerinin ayakta tutulması. Çünkü bu monarşiler de, neredeyse sömürgeciler kadar, "uygun"dular İsrail'in Ortadoğu vizyonuna ve beka stratejisine.
İsrail, bu muhafazakar monarşilerin yönetimleriyle hep iyi anlaşmıştı. Irak Başbakanı, Mossad'ın kendisine verdiği rüşvet karşılığında ülkesindeki Yahudiler'in İsrail'e göç etmesinde kolaylıklar göstermişti. İran Şahı'nın Başbakanı Muhammed Said ise, İsrail'i resmen tanımak için 400 bin dolarlık rüşvet almıştı. 15 Benzer rüşvetler, benzer ya da farklı işler için Suriye liderine de dağıtılmıştı.16 Tümüyle bir "etkisiz eleman" olan Mısır Kralı Faruk da Yahudi Devleti'nin Ortadoğu vizyonuna uygun düşüyordu. CIA tarafından "maaşa bağlanmış" olan Ürdün Kralı Hüseyin de aynı vizyona uygun bir liderdi. 17
İsrail, Nasır'ın başlattığı ve Baas Partisi ile devam eden radikalizasyon dalgasına karşı, bu monarşilerin ayakta kalmasını kuşkusuz tercih ederdi. Nitekim bazılarının ayakta kalabilmesi için yoğun çaba gösterdi.
Fas Kralı Hasan, bunun en ilginç örneklerinden biriydi. İsrailliler, 1950'lerin sonundan bu yana Kral'ın iktidarda kalmasına destek oldular, rejim muhaliflerini temizlemesine yardım ettiler. Fas ve İsrail arasındaki örtülü işbirliği, 1966'da ortaya çıktı ve büyük bir enternasyonal krizin doğmasına sebep oldu: Kriz, Fransa, Fas ve İsrail'in karıştığı Ben Barka Olayı'ydı. Mehdi Ben Barka sürgünde yaşayan ve Hasan rejimi tarafından ölüme mahkum edilmiş Fas'lı radikal bir aydındı. Fas gizli servis şefi General Muhammed Oufkir, 1965'de kraldan Ben Barka'yı ortadan kaldırmak için emir aldı ve derhal Mossad'dan yardım istedi. Mossad, Ben Barka'nın Paris'teki kaçırılma olayını organize etti. Daha sonra da Ben Barka öldürüldü. Fas gizli servisi o zamandan beri Mossad'la hep yakın ilişkiler içinde oldu. 18
İsrail, 1975'den beri Batı Sahara bölgesinde bağımsızlıklarını ilan etmeye çalışan "Polisario" asileriyle yaptığı savaşta da Fas Kralı Hasan'a yardım etti. 19 Ayrıca, Washington'daki lobisini kullanarak Amerikan Kongresi'nde Fas lehinde baskı ve propaganda yaptı. İsrailliler bu konuda özellikle ABD Kongresi'nin Yahudi üyelerinden Stephen Solarz'ı devreye soktular. 20
Aynı Fas Kralı Hasan gibi, Ürdün Kralı Hüseyin de neredeyse yarım yüzyıldır süren iktidarı boyunca İsrailliler'den büyük destek gördü. Ronald Payne'in Mossad: Israel's Most Secret Service adlı kitabında yazdığına göre, İsrail gizli servisi, 1950'li ve 60'lı yıllarda kendisine karşı düzenlenen darbe girişimlerini önceden haber vererek Kral Hüseyin'in iktidarda kalmasına yardımcı olmuştu.21 İsrail gizli servislerinin Kral Hüseyin'in iktidarını ayakta tutmak için gösterdikleri çaba, Le Monde'un Yahudi yazarı Marek Halter'in Kral'a yazdığı açık mektupta ise şöyle anlatılıyordu: ... İsrail'e ve İsrail gizli servisine güvendiniz. Nisan 1957'de, Temmuz 1958'de, Mart 1959'da, Ağustos 1960'da, Temmuz 1966'da, Nisan 1967'de... her seferinde sizi Mossad kurtardı. 22 Ürdün Kralı da Yahudi Devleti'nden gördüğü bu yardımları karşılıksız bırakmamış, Ürdün gizli servisi Muhaberat'ın Mossad'a çeşitli konularda yardımcı olmasını sağlamıştı. İsrailli gazeteciler Dan Raviv ve Yossi Melman'a göre, Muhaberat, Mossad'a Arap dünyasının kapılarını açtı. 23

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder