12 Ekim 2009 Pazartesi

İKİ ŞEHRİN HİKAYESİ

Irak ordulari, 22 Eylül 1980'de aniden Iran'a saldirdilar. Basra Körfezi, yanan petrol kuyularinin dumanlariyla doldu.


Ve vaki oldu ki, kırallığının dokuzuncu yılında, onuncu ayda, ayın onuncu gününde, Babil kralı Nebukadnezsar kendisi ve bütün ordusu Yeruşalim'in (Kudüs) karşısına geldi ve ona karşı ordugah kurdu... Ve Rabbin evini ve kralın evini ve Yeruşalimin bütün evlerini, her büyük evi ateşe verdi.
— Eski Ahit, II. Krallar, 25; 1, 9
Fars Kralı Koreş şöyle diyor: Göklerin Tanrısı Yehova, dünyanın bütün krallıklarını bana verdi; ve Yahuda'da olan Yeruşalim'de kendisi içi ev yapayım diye bana emretti.
— Eski Ahit, II. Tarihler, 36; 23
1980 yılının 22 Eylül günüydü.
O gün, çok az kimse tarafından beklenmekte olan bir savaş başladı. Bağdat'taki Baas rejiminin patronu Saddam Hüseyin'in emri ile, Irak ordusu, önceden hiç bir uyarı yapmadan, aniden İran sınırına saldırdı. Irak birlikleri, karşı tarafın hazırlıksız olmasının da etkisiyle, kısa sürede İran içinde önemli bir mesafe kat ederek petrol bölgesi Abadan'a kadar vardı. 24 Eylül günü, Abadan'daki dünyanın en büyük petrol rafinerisi alevler içindeydi.





Aslında Saddam Hüseyin'in başlattığı bu blitzkrieg'den önce aylardır sürmekte olan bir sınır anlaşmazlığı vardı iki ülke arasında. Hatta saldırıdan bir hafta kadar önce Irak, Şah'ın "Barzani kartı"nı bırakması karşılığında 1975'te İran ile imzaladığı sınır anlaşmasını iptal ettiğini açıklamıştı. Kısacası iki ülke arasında gerilim oluşmuştu, ama yine de çok az kimse Saddam'ın bu denli radikal bir karar alıp İran'a saldıracağını bekliyordu.
Bu "çok az kimse"nin çok önemli bir bölümü de, Washington'da ya da Batı Kudüs'te ikamet ediyordu.
Bu ilginç durum, İran'daki rejimle yakından ilgiliydi. Saddam'ın İran'a saldırmasından 1.5 yıl kadar önce çok önemli bir olay yaşanmıştı Tahran'da; İran Şahı Rıza Pehlevi, Ayetullah Humeyni'nin liderliğindeki devrimciler tarafından tahtından indirilmiş ve hemen ardından ülkede bir "İslam Cumhuriyeti" kurulmuştu. Yeni rejimi kuranlar, kendilerini onyıllardır baskı ve işkence altında tutmuş olan Şah'tan nefret ettikleri kadar, onun müttefiklerinden de nefret ediyorlardı. Şah'ın işkenceleriyle ünlü gizli servisi SAVAK'ın CIA tarafından eğitildiğini, işkence yöntemlerini de Mossad'dan aldığı "know-how"la geliştirdiğini biliyorlardı.1 Nitekim Humeyni, devrimin daha ilk günlerinde ABD'yi "Büyük Şeytan" olarak tanımlamakta gecikmedi. ABD'nin bölgedeki en önemli müttefiki ve Kudüs'ün işgalcisi olan İsrail ise Tahran'daki yeni rejiminin düşman listesinde ikinci sırada geliyordu.
İran'la tarihsel bir rekabet içinde olan Bağdat, Tahran'daki bu rejim değişikliğinin kendisi açısından son derece anlamlı olduğunun farkındaydı kuş- kusuz. Bağdat'taki yegane güçlü adam olan Saddam Hüseyin, İslam devriminin kendisi açısından büyük bir fırsat yarattığını görüyordu. 1968 yılında Irak'ın başına geçtiğinden bu yana Batılılar tarafından bir "Sovyet müttefiki" olarak algılanıyordu, oysa Moskova ile arası pek de iyi değildi. Moskova'nın bir yandan kendisine yaklaşırken, bir yandan da kendisini kontrol altında tutmak için başta Suriye olmak üzere rakiplerine destek olduğunu biliyordu. Arap dünyasının lideri olmak isteyen biri için, Moskova'nın bu kaygan müttefikliği hiç bir zaman yeterli değildi. Ve Şah'ın devrilmesi, önüne yeni bir kapı açmıştı. Önündeki 10 yıl boyunca da bu kapıyı sonuna kadar kullanacaktı.
Adel Darwish ve Gregory Alexander, oluşan yeni kapının Saddam tarafından kullanılışını şöyle özetliyorlar: "Şah'ın devrilmesi, Saddam Hüseyin'e Batı ile verimli bir işbirliği yapma şansı verdi ve o da bunu iyi değerlendirdi. Irak, Batı'nın verdiği silah ve yüksek teknoloji sayesinde bölgesel jandarma misyonunu yüklendi".2 Saddam'ın 22 Eylül 1980'de İran'a başlattığı saldırıyı beklemekte olan "çok az kimse"nin çoğunun Washington ya da Batı Kudüs'te oturması, işte bu yeni stratejik konjonktürün bir sonucuydu.
ABD, Tahran'daki Büyükelçilik görevlilerini rehin alan ve Amerikan bayraklarını paspas olarak kullanan Humeyni rejimini, kendi Ortadoğu hedefleri açısından büyük bir tehlike olarak görüyordu. "İran İslam içindir, İslam İran için değil" diyen ve her fırsatta İslam Devrimi'ni ihraç etmekten söz eden Humeyni'nin, Körfez'deki Batı yanlısı monarşileri tehdit etmesinden korkuyordu. 70'lerde Vietnam'daki yenilgisinin ardından bir "domino etkisi" içinde tüm Hindiçini'ni komünistlere kaptıran ABD, şimdi de İran'da yaşadığı yenilgiyle doğan "yeşil" dalganın, güneye doğru ilerlemesinden endişe ediyordu. Bu tehlikeli dalgayı durdurmak için ne yapması gerektiğine de hemen karar verdi; bir "bölgesel jandarma"ya ihtiyacı vardı.
Saddam, bu misyona soyundu. Nitekim İran Devrimi'nin hemen ardından Washington'a gereken mesajları yollamaya başlamıştı. İlk iş olarak, başkanı olduğu İlerici Ulusal Cephe hükümetinin içindeki komünistleri ayıkladı. 1979 Temmuzunda, Irak Komünist Partisi'ne üye olan 21 kişiyi idam ettirdi, yüzlercesini de hapse attırdı. Bir kaç hafta içinde, üç bin Iraklı komünist, Batı Avrupa, Kuveyt, Suriye ve Mısır'a sürgüne gitti. 3 Saddam'ın, kendisini "Kızıl Tehlike"den soyutlayan bu tavrı, İran Devrimi'nin doğurduğu "Yeşil Tehlike" nedeniyle derin endişelere boğulmuş olan ABD yönetiminde beğeniyle karşılanmıştı.
Saddam, İran'a saldırmadan dört ay kadar önce, Bağdat'ta düzenlediği bir toplantıda, Ürdün Kralı Hüseyin'e ve Kuveyt Prensi'ne kafasındaki savaş planını açıklamıştı. Yeşil dalganın kendilerini tehdit edeceğinden korkan her iki lider de bu fikre büyük destek vermişlerdi. Saddam, bir sonraki ay Riyad'a gitmiş ve bu kez de Suudi Kralı Halid'e anlatmıştı planını. Kral da onun arkasındaydı; İran'la savaşırsa, Saddam'a para yardımı yapacağına söz vermişti.
Suudiler, Saddam'ın planını Washington'a aktarıp onay sormakta hiç gecik- mediler. Onay da gecikmedi. Carter yönetiminin Ulusal Güvenlik Danışmanı olan Zbigniew Brzezinski, yardımcısı Gary Sick'in ifadesiyle, "İran'ın en sert biçimde cezalandırılması gerektiğine inanıyordu ve Irak'ın İran'a düzenleyeceği saldırıdan hiç bir şekilde rahatsız olmayacaklarını ifade eden mesajlar vermişti". 4 Aynı sırada, Şah'ın eski Washington Büyükelçisi Ardeşir Zahedi de Iraklılarla yakın temasa geçmiş ve Washington ile Bağdat arasında aracılık yapmaya başlamıştı. 5 Kısacası ABD, Saddam'a İran'a saldırması için güçlü bir yeşil ışık yakıyordu.
Ve tüm bunlar olurken, İsrailliler devre dışı değildiler kuşkusuz.
Şah'ın devrilmesi, ABD kadar İsrail'i de rahatsız etmişti. Çevre stratejisinin en önemli partneri olan Tahran, bir anda "Kudüs'ü kurtarmayı" kendisine en büyük Ortadoğu hedefi olarak belirleyen bir rejimin eline geçmişti. Yahudi Devleti, Şah'ın sonunu farkettiği andan beri endişeliydi aslında. 13 Haziran 1978 günü, İsrail'in İran Büyükelçisi Uri Lubrani Başbakan Menahem Begin'e bir memorandum sunarak, Şah'ın rejiminin çökmek üzere olduğunu, en fazla iki ya da üç yıl yaşayabileceğini bildirmişti. Bunun üzerine de, Ariel Şaron, Şah'ın düşmesini engellemek için İsrail'in askeri bir müdahale gerçekleştirmesini önermişti. Aynı yılın Eylül ayında, Tahran Büyükelçiliği'ne Lubrani'nin yerine eski SHABAK (İsrail'in iç istihbarat servisi) şefi Joseph Hermelin atanmış, bu istihbaratçı sayesinde İran ordusuyla kurulmuş olan ilişkilerin daha da güçlendirilmesi hedeflenmişti. Şah'ın devrilmesinin kaçınılmaz olduğunu gören İsrail, ordunun yönetime el koymasını sağlamak için Humeyni'nin İran'a döndüğü 1979 Ocağına dek uğraşmıştı. 6 (Bu "ordu bağlantısı", ilerleyen yıllarda Irangate'in de temel mantığını oluşturacaktı. İlerde inceleyeceğiz.)
İsrail, İslam Devrimi'ni engellemek için yürüttüğü bu çabalar bir sonuç vermeyince de, aynı ABD gibi, bu kez "Saddam kartı"na yöneldi. Yahudi Devleti'nin Irak'la bu yakınlaşması oldukça hızlı gerçekleşti. İran'ın eski devlet başkanı Abdül- Hasan Beni Sadr'ın verdiği bilgiye göre, 1980 yazında, İsrailli ve Amerikalı askeri uzmanlar, Iraklı subaylar ve Şah yanlısı İranlı sürgünler ile Paris'te bir araya gelerek, İran'a Irak tarafından düzenlenecek olan saldırının planı hakkında gizli istişare görüşmeleri yapmışlardı. 7 Aynı sıralarda, CIA, İran ordusunun yapısı ile ilgili gizli bilgileri Suudiler aracılığıyla Irak'a aktarmakla meşguldü. 8
Peki ama İsrail, nasıl bu denli hızlı bir biçimde Bağdat rejimiyle "müttefik" haline gelebilmişti? Irak, Yahudi Devleti'ni çevreleyen "düşman Arap denizi"nin en önemli unsurlarından biri olarak bilinirdi her zaman. İktidardaki Baas Partisi ise, güçlü anti-İsrail söylemiyle tanınırdı.
Oysa Irak Baas Partisi'nin ve en son lideri Saddam Hüseyin'in anti-İsrail görüntüsü, "dostlar alışverişte görsün" mantığının pek de ötesine geçmemişti hiç bir zaman.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder