İran-Irak Savaşı'nın birinci yılı henüz dolmuşken ve Irak'ın hala askeri yönden üstün sayıldığı sıralarda, Haziran 1981'de, Irak'taki ilginç bir hedef ilginç bir saldırıya maruz kaldı. Hedef, Irak'ın Fransa'dan aldığı yardımlarla son yıllarda yapımına büyük hız verdiği Osirak adlı nükleer reaktördü ve ani bir hava saldırısı sonucunda imha edilmişti. Bir kaç yıl sonra Irak'ı nükleer silahlara sahip bir ülke haline getirecek olan ve oldukça da gizli yürütülen projenin, kimin jetleri tarafından bombalandığı da bir kaç gün boyunca anlaşılamadı. Fakat yine de saldırgan fazla gecikmeden ortaya çıktı; Osirak'ı İsrailliler vurmuşlardı.
İsrail tarafında "Sfenks Operasyonu" olarak adlandırılan42 bu bombalama, uluslararası kamuoyunda İsrail'in İran-Irak Savaşı'na dolaylı yoldan müdahil olduğu şeklinde yorumlandı; İsrail, İran'la savaş halindeki Irak'ı vurmuştu. Ve bu eylemden basit bir sonuç çıkartılmıştı; Yahudi Devleti, İran-Irak savaşında İran tarafını tutuyordu. Çoğu İsrailli yorumcunun da benimsediği—ve ısrarla "dışarıya" empoze ettiği—bu yoruma göre, İsrail, bir Arap ülkesi olan Irak'ı her zaman için Farisi İran'dan daha büyük bir tehlike olarak algılıyordu. İran, 1950'lerden beridir süregelen çevre stratejisi gereği Araplar'la arası iyi olmayan bir ülke olarak İsrail'in doğal müttefiğiydi ve 1979'daki devrim Tahran'ın bu stratejik konumunu pek fazla değiştirmemişti.
Bu yorum, biraz sonra değineceğimiz Irangate olayıyla birleşince daha da güçlendi. İsrail'in resmi ağızları tarafından da "sızdırılan" bu argümana göre, Saddam, İsrail açısından çok büyük bir tehditti ve Yahudi Devleti, Saddam'dan kurtulmak için İran'daki Humeyni rejimiyle dahi ittifak arayabiliyordu.
Oysa Bağdat ile Batı Kudüs arasında çizilen bu büyük düşmanlık tablosu, büyük ölçüde bir illüzyondu.
İllüzyon, Batı Kudüs tarafından olduğu kadar Bağdat tarafından da pom- palanıyordu. Önceki sayfalarda, Irak Baasçılarının ve onların karizmatik lideri Saddam'ın aslında İsrail açısından hiç bir zaman gerçek bir tehdit oluşturmadıklarını, aksine son tahlilde İsrail'in Ortadoğu hesaplarına yarayan politikalar izlediklerine değinmiştik. En azından psikolojik düzeyde geçerli olan bu ittifak, yine önceki sayfalarda değindiğimiz gibi, İran Şahı'nın devrilmesinin ardından politik düzeye de çıkmış, İslam Cumhuriyeti'ne karşı girişilecek olan Irak saldırısı İsrail askeri uzmanlarının yardımıyla planlanmıştı.
Bağdat ile Batı Kudüs arasındaki bu bağlantıyı yok etmiş görünen Sfenks Operasyonu ise, gerçekte, İsrail'in resmi kaynakları tarafından kendisine atfedilen anlamı, yani "İsrail Irak'a karşı İran'ın yanında" iddiasını desteklemiyordu.
Sfenks Operasyonu, 1977'de Başbakanlık koltuğuna oturan Meneham Begin tarafından geliştirilen temel bir stratejinin sonucuydu. "Begin Doktrini" olarak da adlandırılan bu strateji, Arap ülkelerinin herhangi birisinin nükleer silah kapasitesine ulaşmasının İsrail tarafından mutlaka bir şekilde engelemesini öngörüyordu.43 Yahudi Devleti, Ortadoğu'nun ilk nükleer gücü olmuştu ve Hıttin Korkusu'nu yenebilmek için, bunu ebedi bir koz olarak kullanıp Ortadoğu'nun tek nükleer gücü olarak kalmaya kararlıydı.
Dolayısıyla Osirak'ın vurulmasının Bağdat'taki rejimle herhangi bir ilgisi yoktu. Çünkü rejimler her zaman değişebilirdi ve nükleer silahlar onları İsrail'e karşı kullanmaya kalkabilecek yeni bir rejimin eline geçebilirdi. İsrail'in Arap dünyasındaki en yakın dostu olarak bilinen Ürdün Kralı Hüseyin bile, eğer nükleer kapasiteye uğraşmaya çalışsa, Begin Doktrini kapsamına alınırdı. Bu yüzden, Osirak'ın bombalanmasının, İsrail'in Bağdat rejimi ile o anda bir çatışma içinde olduğu, hele de Irak'a karşı İran'ı desteklediği gibi bir anlamı yoktu.
Nitekim Saddam da eyleme böyle bir anlam yüklemedi. Şaşırtıcı bir biçimde, Irak hükümeti Osirak'ın bombalanması olayına beklenenden çok daha küçük bir tepki göstererek Sfenks Operasyonu'nu sineye çekti. Saddam'ı bu tür bir munisliğe iten faktörlerin başında, operasyonun Washington'ın bilgisi ve yardımı ile yapılmış olması geliyordu. 44 ABD'nin İran'a karşı Irak'ın tarafını tuttuğu tartışılmaz bir gerçek olduğuna göre, Sfenks Operasyonu'nun amacı İran'a destek çıkmak olamazdı. Saddam nükleer silah işine el atarak fazla ileri gitmiş ve Begin Doktrini gereğince durdurulmuştu, ama onu durduranların ona cephe aldıklarını düşünmek doğru değildi.
Nitekim Saddam, İran savaşının ilerleyen döneminde İsrail'e yakınlaşmaya devam etti. Hatta, bir Arap ülkesi için o zamanlar düşünülemeyecek bir şeyi, İsrail'i resmi olarak tanımayı bile ciddi olarak düşündü ve bu konuda İsraillilerle bağlantıya geçti. 45 Irak Baasçıları ile Yahudi Devleti arasındaki geleneksel paralellik, İran- Irak Savaşı sayesinde daha da güçlenmişti.
Ancak başta da belirttiğimiz gibi, dışardan gözüken tablo böyle değildi. Aksine, İsrail'in Irak'a karşı İran'ı destekleyebilecek kadar Bağdat'la sorunlu olduğu şeklinde bir tablo vardı ortada. Bu tabloyu doğuran en büyük faktör ise, İsrail'in ABD ile İran arasındaki silah ticaretine aracılık ettiği ünlü Irangate alışverişiydi.
ABD'yi gerçekte stratejik hesaplar açısıdan Irak'ı desteklerken bir yandan da İran'a silah satmaya yönelten faktör, 1980'lerin başından itibaren Washington'ın en büyük baş ağrısı olan rehineler kriziydi. Lübnan'daki İran yanlısı Hizbullah örgütü tarafından rehin alınan bir avuç ABD vatandaşı, Reagan yönetiminin en başta gelen dış politika konusuydu neredeyse. Washington yönetimi, üzerindeki ağır kamuoyu baskısının etkisiyle, oldukça kötü şartlar altında bulunan bu rehineleri mutlaka kurtarmak zorunda hissediyordu kendisini. Misillemeler ve komando operasyonları ise işe yaramıyordu. Tek yol karşı tarafın ikna edilmesiydi, ama Hizbullah'ın pek ikna edilecek bir havası yoktu.
İşte bu noktada İsrailliler Washington'ın kapısını çaldılar ve çok ilginç bir teklif getirdiler; eğer ABD İran'a silah satmayı kabul ederse, İran da Hizbullah üzerindeki nüfuzunu kullanabilir ve rehinelerin serbest bırakılmasını sağlayabilirdi. "Rehinelere karşı silah" olarak özetlenen bu alışveriş, Reagan yönetiminin hemen aklına yattı. Hem Kongre'den gizli olarak yürütülecek olan bu işten kazanılacak para, yine Kongre'den gizli olarak yürütülecek bir başka operasyonda, Nikaragua'daki Kontra gerillalarının desteklenmesinde kullanılabilirdi. Amerika nasıl olsa çok geniş kapsamlı bir biçimde Irak'ı destekliyordu ve rehineleri kurtarmak için İran'a yapılacak sınırlı bir silah satışı savaşın dengesini çok fazla etkilemezdi.
Irangate alışverişinin Washington'daki anlamı özet olarak buydu.
Peki ama İsrail bu işe nereden girmişti? Amerikan rehineleri Washington'ın sorunuydu, Batı Kudüs'ün değil. O halde, Yahudi Devleti Irangate gibi ilginç bir operasyona aracılık ederken neyi hedeflemişti?
Bu sorular, bizi Yahudi Devleti'nin Humeyni rejimine karşı yürüttüğü sofistike savaşa götürüyordu.
12 Ekim 2009 Pazartesi
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder