Önceki bölümde incelediklerimiz, bizlere İsrailliler'in siyaset anlayışında "Hıttin Korkusu"nun ne denli büyük bir yeri olduğunu gösterdi. Dünyadaki devletlerin çok büyük bir bölümü, bu tür bir korkudan, yani etrafındaki düşmanlar tarafından yok edilme endişesinden uzaktır. Kuşkusuz her devlet kendi "bekası" ile ilgili olarak düşünür ve bir ülkenin içindeki bazı siyasi gruplar da kendilerini "devletin bekası"na adarlar; ancak bu beka endişesinin tüm siyasi düşüncelere etki eden büyük bir "sendrom" haline gelmesi, çok az devlete mahsus bir durumdur.
Bu çok az devletin belki de en önde geleni olan İsrail, siyasi ve askeri enerjisinin büyük bölümünü sözkonusu Hıttin Korkusu'nu aşmak için kullanmakta, tüm uzun vadeli stratejilerini bu noktaya dayandırmaktadır. Nitekim bir sonraki bölümde, Yahudi Devleti'nin, muhtemel bir Hıttin tehlikesinden korunmak ve bölgedeki varlığını sağlama almak amacıyla tüm Ortadoğu'yu kapsayan dev bir "beka stratejisi" geliştirdiğini inceleyeceğiz. Daha sonra da, İsrail'in sözkonusu stratejisinin Ortadoğu'yu nasıl etkilediğini araştıracak ve bir ucu Kürt sorununa kadar uzanan dev bir "bölgesel düzenleme"yi ortaya çıkaracağız.
Ancak bu arada bir parantez açmak ve İsrailliler'in stratejik hesaplarının yanında, bir de ideolojik eğilimlerine değinmek gerekir. Hıttin Korkusu ve onun yüzünden geliştirilen beka stratejisi, İsrail'in Ortadoğu'da nasıl ayakta kalabileceği gibi "rasyonel" bir sorudan doğan stratejik kavramlardır. Oysa, İsrailliler'in Ortadoğu'ya bakışları, yalnızca bu tür rasyonel hesapları değil, aynı zamanda "irrasyonel", ya da belki daha doğru bir deyimle "ideolojik" saplantıları da içermektedir. Ve bu ideolojik saplantılar, İsrail'in Hıttin Korkusu'na rasyonel bir çözüm bulmasına engel olmaktadır.
Önce şu sorunun cevabını verelim: Hıttin Korkusuna karşı en rasyonel çözüm nedir?
Sorunun cevabı basittir. Madem İsrail'in "bıçak sırtında" yaşaması kendisi için büyük bir tehdittir, madem düşman bir denizin içindeki bir ada asla güvenlikte olmaz, o halde İsrail etrafındaki Müslüman Arap dünyası ile barışmalıdır. Bu ise, Yitzhak Rabin-Şimon Peres ikilisinin 1993'te başlattıkları ve yalnızca taktik bir değer taşıyan sözde "barış"tan farklı bir şeydir. İsrail, gerçekten etrafındaki düşman denizle barışmak istiyorsa, çok büyük bir ödün vermek zorundadır. Önceki bölümde de belirttiğimiz gibi; Doğu Kudüs'ü terketmeli, hatta 1947 yılındaki BM planında öngörülen topraklara dönmelidir. (Geriye kalan topraklarFilistin'in yaklaşık yarısıeğer tüm dünya Yahudiler'ini "Vaadedilmiş Topraklar"a getirme hayalinden, yani Siyonist saplantıdan vazgeçerse, İsrail'in dört milyon Yahudisi için yeterlidir.) İsrail, dahası, onyıllardır kanlarını akıttığı Ortadoğu halklarından da resmen "af" dilemeli veAlmanya'nın kuruluş yıllarında İsrail'e ödediği dev tazminata benzer bir "diyet" ödemelidir.
Aksi bir tercih, yani barışa yanaşmamak (Likud stratejisi) ya da en fazla geçici ve aldatıcı barışlara yanaşmak (İşçi Partisi stratejisi), İsrail açısından irrasyonel bir tercihtir. İsrail'in, kaçınılmaz bir Hıttin'i uzun vadede kendi elleriyle hazırlaması anlamına gelir çünkü.5
Ancak, çok ilginç, İsrail kurulduğu günden bu yana bu irrasyonel tercihte ısrar etmektedir.
Ve dikkat edilirse, Yahudi Devleti'nin içinde bulunduğu bu durum, 19 asır önce Roma'ya kafa tutan Yahudi toplumunun içinde bulunduğu duruma oldukça paraleldir. Üstte değindiğimiz gibi, 19 asır önce Zealotlar tarafından yönlendirilen Yahudi toplumu, Roma İmparatorluğu'na rasyonel tavizler verip stratejik bir barışa yanaşmadığı için büyük bir felaketle karşı karşıya kalmıştı. Bugün ise, Yahudi Devleti, modern "Zealot"lar tarafından yönlendirilmekte ve etrafındaki Müslüman Arap dünyası ile gerçek bir barış yapmaktan ısrarla alıkonmaktadır. Modern Zealotlar bu konuda o denli kararlıdırlar ki, kimi zaman sahte barış girişimlerinin bile gerçek olduğundan kuşkulanmakta ve bunların altına imza atan "hain"leri tasviye etmektedirler. Rabin suikastı bunun en çarpıcı örneğidir; suikast bir "meczub"un değil, istihbarat servisi içinde büyük güce sahip olan aşırı sağcı bir kadronun ürünüdür çünkü.
Eski Mossad ajanı Victor Ostrovsky, bu modern Zealotların İsrail devlet aygıtı içinde çok güçlü olduklarını vurgularken, kendi yollarının tek doğru yol olduğuna inandıklarına dikkat çeker. İsrail'deki "derin devlet"i şekillendiren bu düşünceye göre, İsrail'in varlığını koruması, barış yapmasına değil, aksine sürekli bir savaş halinde yaşamasına bağlıdır. Ostrovsky'e göre, bu yaklaşım, İsrail'i bir "garnizon devlet" olarak algılamaktadır; garnizonu ayakta tutacak en önemli faktör ise, sürekli savaş tehdidi altında yaşamak ve böylece daimi bir "uyanıklık" içinde bulunmaktır. (Barış, ancak zaman kazanmak için kullanılacak bir taktiktir, Camp David'de olduğu gibi.) Gerçekten barış yapmaya kalkmak ise, garnizonun teyakkuz durumunu ortadan kaldırır ve onu sonu yenilgiyle bitecek bir rehavet sürecine sokar. 6
İşte kurulduğu günden bu yana İsrail'i yöneten kadrolara egemen olan düşünce yapısı budur. Gerek İşçi Partisi'nin "laik Siyonistleri", gerekse Likud'un dinci/milliyetçi Siyonistleri aynı vizyonu paylaşırlar. Aralarındaki fark, her zaman için yalnızca bu vizyonun ifade şekli olmuştur ki, bu da, Noam Chomsky'nin vurguladığı gibi, temsil ettikleri sosyal sınıfların ve Batı karşısında elde etmek istedikleri imajların farklılığından kaynaklanmaktadır. 7
Ancak tüm bunlara rağmen şu soru sorulabilir: İsrailliler'in gelecekte bir gün kendilerini Hıttin Korkusu'ndan ve bir "garnizon devleti" olarak yaşamak zorunluluğundan kurtaracak gerçek bir barışı ve bunun gerektirdiği ödünleri kabul etmeyeceklerini nereden bilebiliriz? Kaldı ki, bugün İsrail toplumunda bu çözümü savunan bir azınlık (örneğin "Peace Now!" hareketi) vardır. Bu "rasyonel"lerin, Zealotlara üstün gelip Yahudi Devleti'ni 19 yüzyıl önce Roma'ya karşı yapılan hatayı tekrarlamaktan kurtaracaklarını neden öngörmeyelim? İsrail'in Hıttin Korkusu'nu çözebilmek için, savaş yerine barış gibi bir alternatifi kabul etmeyeceği ne malumdur?
Kuşkusuz, Yahudi Devleti'nin bu tür rasyonel bir çözümü kabul etmesi Ortadoğu'daki herkes için çok daha iyi olurdu ve biz de bunun gerçekleşmesini isterdik. Ancak, görünen odur ki, bu mümkün değildir. Yahudi Devleti'ni bu rasyonel yolu izlemekten alıkoyan bir "Yahudi ideolojisi" vardır çünkü.
12 Ekim 2009 Pazartesi
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder