Bundan 25 asır önce, Babil, dünyanın en güçlü imparatorluklarından biriydi. Bugünkü Bağdat'a 34 km. mesafedeki antik Babil kentini kendisine merkez alan devlet, en görkemli devrini ise Nebukadnezsar III (Buhtunnasır) zamanında yaşadı. Nebukadnezsar, Asur, Suriye ve Mısır ordularına karşı üst üste kazandığı zaferlerle, MÖ 6. yüzyılın ilk yarısında tüm Ortadoğu'yu hakimiyeti altına aldı. Babil Kralı'nın en önemli ve tarihin akışına etki eden başarılarından biri ise, Filistin'deki Yahuda (Judah) Krallığı'na karşı gerçekleştirdiği fetihti. Filistin'e ilk kez MÖ 598 yılında girmiş, Yahuda Krallığı'nın kendisine karşı başlattığı isyanın üzerine de, Krallığın başkenti ve tüm Yahudi halkının dini ve milli merkezi olan Kudüs'ü iki yıl süren bir kuşatmadan sonra 586 yılında ele geçirmişti. Kudüs'ü aldıktan sonra, Hz. Süleyman tarafından 5 asır önce inşa ettirilmiş olan görkemli Tapınak'ı yıktı ve kentteki Yahudiler'in tamamına yakınını Babil'e sürgün olarak götürdü.
Babil, o zamandan sonra, asırlar boyu Yahudiler için "düşmanın adresi" oldu.
Ancak Nebukadnezsar zamanındaki Yahudiler'in Kudüs'ten ayrılıkları fazla sürmedi. Çünkü Babil Kralı'nın gücünün doruğuna çıktığı günlerde, daha doğuda bir başka imparatorluk yükseliyordu. Bugünkü İran'ın güneyindeki Fars bölgesinde giderek güçlenen Pers Kralı Cyrus (Koreş), önce Median Kralı Astiages'i yenerek tüm İran topraklarına hakim oldu, sonra da Lidya Krallığı'nı mağlub ederek tüm Anadolu'yu Ege sahilerine kadar ele geçirdi. Ardından güneye yönelen Pers Kralı, 20 yıl önce ölmüş olan Nebukadnezsar'ın görkemli imparatorluğunu ezip geçti ve MÖ 539 yılında tüm Babil'i fethetti. Dünyanın o döneme dek görülmüş en büyük İmparatorluğu'nu kurmuştu ve imparatorluk Büyük İskender tarafından fethedilene dek bu sıfatı koruyacaktı. Ve bu büyük imparatorluğun tarihe geçen önemli icraatla- rından biri, yine Yahudilerle ilgiliydi. Cyrus, Babil sürgününde yaşayan Yahudiler'e Kudüs'e geri dönme ve Tapınak'ı yeniden inşa etme izni verdi.
Pers imparatorluğu ve Pers (Fars) diyarı, o zamanda sonra, Yahudiler için büyük bir dost ve Babil'in tehlikesine karşı büyük bir yardımcı olarak akıllarda kaldı.
Modern çağda Babil'in yerini Bağdat, Pers başkenti Hamadan'ın yerini ise Tahran aldı. Pax Ottomana'nın 20. yüzyılda sona ermesiyle birlikte de, Bağdat ve Tahran yine iki tarihsel rakip olarak ortaya çıktılar. İki şehrin hikayesi yine başlıyordu. Bağdat ile Tahran, teorik olarak aynı safta yer aldıkları iki Dünya Savaşı arasındaki dönemde bile, hiç bir zaman iyi anlaşamadılar. Başta Şatt-ül Arab nehrinin kullanımı olmak üzere, sınır anlaşmazlıklarından yola çıkarak birbirleriyle atıştılar. Bağdat'ın 1950'lerdeki radikalizasyon dalgasına kapılmasından sonra ise, iki şehrin mücadelesi iyice keskinleşti. İki şehrin hükümdarları, yani Saddam Hüseyin ve Şah Rıza Pehlevi, 60'lı ve 70'li yıllarda büyük bir soğuk savaş yaşadılar.
İki şehrin 20. yüzyılda yeniden başlayan bu hikayesinde, Yahudiler ilk başta ortada yoktu, ama 1948'de onlar da sahneye girdiler. Ve 25 asır önce yaşanan jeo- stratejik denklem yine oluştu: Kudüs (daha doğrusu, bu kez Batı Kudüs), Bağdat'a karşı Tahran ile aynı saftaydı. Bağdat'ın da dahil olduğu düşman bir Arap denizi ile çevrili olan Batı Kudüs, o Arap deniziyle ve özellikle Bağdat ile stratejik bir çatışma içinde olan Tahran ile iyi anlaştı. Bu denklem, İsrail'in önceki bölümlerde değindiğimiz çevre stratejisini doğurdu.
İki şehrin ve Batı Kudüs'ün 25 asırdır değişmeyen bu jeo-stratejik konumu, kalıcı bir konumdu aslında. Kudüs'te Yahudiler, Bağdat'ta Araplar, Tahran'da ise "Persler" oturduğu sürece, jeo-strateji bilimi Kudüs ve Tahran'ı aynı safta birleştirirdi. Bu, çok uzun vadeli bir stratejik konumdu. Dolayısıyla, Kudüs'teki Yahudiler'in uzun vadeli stratejilerini de bu jeo-stratejik denkleme uygun biçimde belirlemeleri gerekirdi. Nitekim öyle yaptılar; İsrail'in ikinci bölümde incelediğimiz "beka stratejisi", işte bu yüzden "Irak'ın parçalanmasını", yani modern "Babil İmparatorluğu"nun ufalanmasını kendisi için vazgeçilmez bir hedef olarak belirledi. "Beka stratejisi"nin Tahran'a yönelik ise hiç bir düşmanca tavrı yoktu.
Tüm bunlar, iki şehir ile Batı Kudüs arasındaki kalıcı jeo-stratejik konumla ilgiliydi.
Fakat bir de, iki şehirdeki değişken ve geçici siyasi rejimlerle Batı Kudüs arasındaki kısa vadeli stratejik denklem vardı. Ve jeo-strateji ile değil, siyasetle ilgili olan bu denklem, jeo-stratejik denklemin analizinin verdiği sonuçlardan daha farklı sonuçlar verebilirdi.
Bu bölümün başından beri incelediğimiz Batı Kudüs-Tahran-Bağdat üçgeni, işte bu iki farklı (jeo-stratejik ve siyasi) denklemin iki farklı sonucu yüzünden, tek boyutlu değil çok boyutlu bir üçgendir. Bu üç şehir arasındaki kalıcı jeo-stratejik denklem, özellikle 1979'dan bu yana, mevcut siyasi denklem ile uyuşmamakta ve bu da İsrail'i her iki denklemi de göz önünde bulunduran çift yönlü bir strateji izlemeye yöneltmektedir.
İki denklem arasındaki uçurum, her şeyden önce, Tahran'daki rejim değişikliği yüzünden doğmuştu. İsrail, Şah'a baktığında Pers İmparatoru Cyrus'un silüetini görebiliyordu belki, ama Humeyni'nin iktidara gelmesi ile birlikte, Tahran diğer herhangi bir başkentten daha büyük bir tehlike haline geldi Yahudi Devleti için.
İsrail bu nedenle, jeo-stratejik denkleme aykırı bir karar vererek Irak'ın İran'a yaptığı saldırıya önce "danışman" olarak doğrudan, sonra da ABD kanalıyla dolaylı destek oldu. Ancak bu siyasi kararı alırken, jeo-stratejik denklemi de bir yandan aklında tutuyordu. Irangate, işte bu yüzden doğdu. Yahudi Devleti, mevcut siyasi denklemin çarpıklığını giderecek, "taşları yerine oturtacak" ve siyasi denklemi yeniden jeo-stratejik denkleme paralel hale getirecek bir işe, yani İran'ı yeniden Şah günlerine döndürmeye kalkıştı. İsrailli siyaset bilimci Salpeter, Irangate'in ardında yatan mantığı bu çerçevede şöyle açıklıyordu:
Arap düşmanlığı devam ettiği sürece, Tahran ile Kudüs'ün ortak menfaatleri de devam edecektir. Şimdi İsrail'in Tahran'la bağlantılı kalmaya ihtiyacı vardır, çünkü bir gün dini-ideolojik engeller ortadan kalkacak ve işbirliği için yeniden imkan doğacaktır. Çünkü yüzyıllardır varlığını koruyan ulusal mantaliteler, sözkonusu dini- ideolojik engellerden çok daha kalıcıdırlar. 66
İsrail Irangate ile hedeflediği bu sonuca ulaşamadı, "dini-ideolojik engel" olarak gördüğü İslam Devrimi'ni eritemedi. Bu nedenle de, jeo-stratejik denklem ile siyasi denklem arasındaki uçurum giderilemedi.
Bu durum, kuşkusuz her iki denklemin öteki ucunda bulunan şehri, yani Bağdat'ı ve dolayısıyla Bağdat ile Batı Kudüs arasındaki "hikayeyi" yakından ilgilendiriyordu. İsrail, siyasi denklem gereği, Saddam Hüseyin'i İran'a karşı savaşında destekledi. Saddam ve onun liderliğini yürüttüğü Irak Baas Partisi, önceki sayfalarda değindiğimiz gibi, aslında daha önce de İsrail'in siyasi hesaplarına fazla ters düşmüyordu. Bağdat, İsrail'in en büyük düşmanı sayılan Mısır'la olan rekabeti nedeniyle, Yahudi Devleti tarafından bir "denge unsuru" olarak görülüyordu. 1979'da Mısır İsrail'le barış yaptı, ama bu kez "dengelenmesi" gereken daha büyük bir tehlike Tahran'da ortaya çıktı. Bunun üzerine de, Batı Kudüs ile Bağdat arasındaki siyasi paralellik daha somut bir zemin üzerine oturdu. Tahran, 1979'dan bu yana, özellikle Lübnan'daki ve Filistin'deki "uzantıları" aracılığıyla, Batı Kudüs'e yönelik tehdidini giderek büyüttü ve Bağdat'ın siyasi denklemdeki önemi de giderek arttı. Bağdat'ın patronu olan Saddam, giderek Tahran'a karşı kullanılabilecek bir "kart" olarak şekillenmeye başlıyordu.
İsrail, işte bu yüzden hiç bir zaman Saddam Hüseyin'den rahatsızlık duymadı ve Saddam Hüseyin'in iktidardan uzaklaştırılması gibi bir projeye gerçekten sahip olmadı. Aksine, bir sonraki bölümde inceleyeceğimiz gibi, Saddam'ın iktidardan indirilmesi projelerine karşı çıktı ve ABD'ye bu yönde telkinde bulundu.
Fakat, belirttiğimiz gibi, Bağdat'ın patronuna duyulan bu yakınlık yalnızca siyasi denklemin bir sonucuydu. Oysa jeo-stratejik denklem, Bağdat'ı büyük bir düşman olarak belirlemeye devam ediyordu. İsrail bu denklemin gerektirdiği eylemleri gerçekleştirmekten de çekinmiyordu; 1982'de Irak'ın Osirak nükleer reaktörünü bu yüzden bombalamıştı.
Ve bu jeo-stratejik denklem, İsrail'in "beka stratejisi"nin en önemli parçası olan "beka için parçalama"nın da bir taraftan uygulanmasını gerektiriyordu. "Beka için parçalama"nın formülü de belliydi; Irak'ın kuzeyinde bir Kürt Devleti, ortasında bir Sünni Devleti ve güneyinde bir Şii Devleti kurulacaktı. (Ancak, İran'daki yeni rejimin "devrim ihracı" politikası yüzünden, Tahran için doğal bir müttefik haline gelebilecek olan bu Şii Devleti projesinin en azından bir sürelik rafa kaldırılması gerekebilirdi).
Kısacası, İsrail'in birbiriyle çelişkili gözüken jeo-stratejik ve siyasi denk- lemlerinin birleşmesinden hassas bir Irak politikası çıkıyordu. Siyasi denklem nedeniyle, Tahran'a karşı faydalı bir "kart" kimliğine sahip olan Saddam ayakta tutulmalıydı. Jeo-stratejik denklem nedeniyle de, Irak parçalanmalı, özellikle de kuzeyinde bir Kürt Devleti kurulmalıydı.
Ne ilginç, Irak'ın 90'lı yıllardaki kaderi de tam bu hassas dengeye uygun bir biçimde şekillendi.
12 Ekim 2009 Pazartesi
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder