Önceki sayfalarda göz attığımız İsrail'in kısa tarihi, bizlere "Hıttin Korkusu"nun, ya da denize dökülme korkusunun İsrail için daimi bir endişe olduğunu ve asla yok olmayacağını göstermektedir. Yahudi Devleti, kurulduğu günden bu yana tehdit altındadır ve bunu ne savaşla ne de barışla aşamamaktadır. Aşamaz, çünkü "barış"ları gerçek birer barış değildir. Hıttin Korkusu'nu hafifletmek için düzenlenmiş birer "taktik geri adım"dırlar. İçine girdiği ve çok ciddi bir biçimde yaraladığı "bünye" de bunun farkındadır.
Bu bünye, hiç bir zaman İsrail'i kabul etmeyecek ve onu dışarı atmak için fırsat kollayacaktır. İsrail de bu gerçeğin çok iyi farkındadır. Pax Americana'nın ağırlığı sayesinde gerçekleşen "barış süreci" gibi yapay düzenlemelerin kendisini asla kurtaramayacağını, ancak zaman kazanmasına yarayacağını da gayet iyi bilmektedir.
İsrail şimdiye dek varlığını sürdürmüştür ve halen sürdürmektedir, çünkü arkasında ABD'nin ezici gücü vardır. Oysa tarih, İsrail'i bu avantajdan mahrum bırakabilir. 20 sene sonra, 30 sene sonra, 50 sene sonra nasıl bir dünya ve Ortadoğu tablosunun ortaya çıkacağını kestirmek mümkün değildir. ABD zayıflayabilir, yüzyılın başında İngiltere'nin başına gelen gerileme sürecini yaşayarak bir "süper güç"ten normal bir Batılı devlete dönüşebilir. Nitekim, çoğu "futurist" yoruma göre, ABD, düşüşün başlangıcındadır. ABD'nin bir süper güç olmaktan çıkması ise, İsrail için tehlike çanlarının çalması demektir.
İsrail için ABD'nin global gücünün zayıflamasından daha da korkunç olan bir başka ihtimal daha vardır; İsrail düşmanlarının global gücünün artması. Yahudi Devleti'nin en büyük endişesi, Müslüman ve Ortadoğulu bir devletin, kendisiyle boy ölçüşecek bir güce ve kendisine antipati duyacak "radikal" bir rejime sahip olmasıdır. Böyle bir güç, İsrail'e tepki duyan Ortadoğu halklarını birleştirip güçlü bir anti-İsrail cephe oluşturmayı—bir zamanlar Nasır'ın deneyip de başaramadığı şeyi— başarabilir.
Bu, "yeni bir Selahaddin" anlamına gelir ki, "yeni Haçlı Krallığı" kimliğindeki Yahudi Devleti'nin en büyük korkusudur.
İran, 1979 devriminden bu yana, özellikle de 1991'den sonra, bu rolü oynamaya çalışmaktadır. "İsrail yok olmalı" sloganı ile hareket eden Tahran rejimi ve onun desteklediği Lübnanlı ya da Filistin'li silahlı örgütler —Hizbullah, Hamas ve İslami Cihad— gerçekten de Yahudi Devleti için ciddi bir tehdit unsurudur. İsrail, İran'ın kuşatılması için bu yüzden bu denli ısrarlı davranmakta, Amerika'nın İran'a karşı yürüttüğü politikayı bu nedenle körüklemektedir. Tahran'ın nükleer silah programından da yine aynı nedenle son derece rahatsızdır. Çünkü sahip olduğu "Ortadoğu'daki tek nükleer güç" sıfatı, ona "Hıttin Korkusu"na karşı her zaman için bir "son koz" şansı vermektedir. Oysa Tahran da nükleer silaha sahip olursa, İsrail ile eşitlenecek ve "karşılıklı caydırıcılık" ilkesi gereği İsrail'in "son koz"u da yok olacaktır. Yahudi Devleti, kendisini Ortadoğu'dan atmak için üstüne gelecek muhtemel bir orduya karşı yalnızca konvansiyonel bir savaş sürdürebilecektir ki, bu da her zaman için "Yom Kippur depremi"nin ilk üç gününü hatırlatmaktadır.
İsrail'in, yalnızca İran'a karşı değil, Ortadoğu'daki ve hatta tüm dünyadaki radikal İslami hareketlere karşı son derece katı bir politika savunmasının, ABD'yi bu yönde manipüle etmesinin nedeni de yine budur. Yahudi Devleti, İslam'ın siyasi boyutunu, 1950'lerde Ortadoğu'yu radikalize eden "anti-emperyalist" dalgaya benzetmektedir. Dahası, İslam, sola göre çok daha köklü ve sağlam bir tehdittir; yalnızca Ortadoğu'yu değil, gerektiğinde tüm İslam dünyasını İsrail'e karşı birleştirebilir. İslam Konferansı Örgütü'nün, Mescid-i Aksa'nın bir kısmının Altı Gün Savaşı'ndaki işgal sonrasında radikal bir Yahudi tarafından ateşe verilmesi üzerine kurulmuş olması son derece anlamlıdır. Eğer İsrail, Likud'daki radikallerin ve diğer dinci grupların açıkça savunduğu şeyi yapar ve "Üçüncü Tapınak"ı inşa etmek için Mescid-i Aksa'yı yıkarsa, tüm bir İslam dünyasıyla, hatta tüm bu dünyayı kendisine karşı birleştirecek bir "cihad"la karşı karşıya kalacaktır.
Samuel Huntington'ın öngördüğü "Medeniyetler Çatışması" tezinin asıl olarak İsrail lobisinden destek görmesinin ve zaten İsrail kaynaklı olmasının anlamı da budur. Yahudi Devleti, kendisi için en büyük tehdit olarak gördüğü İslam dünyasını Batı ile çatıştırmak istemektedir. Ya da, Kudüs İbrani Üniversitesi'nden Israel Shahak'ın deyişiyle, "Anti-İslami bir Haçlı Seferi"nin liderliğini yapmaya soyunmaktadır ve "İslami düşmana karşı girişilecek olan savaşta, Batı'nın öncülüğünü yapmak hedefinde"dir. 28
İşte İsrail'in tüm uzun vadeli stratejisinin temeli, bu global denkleme dayan- maktadır. Yahudi Devletinin, içinde bulunduğu Müslüman coğrafyada kalması tarihin değişmez kurallarına aykırı bir durumdur. Doğal olan gelişim, "bünye"ye dışardan girmiş olan unsurun "doku uyuşmazlığı" nedeniyle reddedilmesi ve dışarı atılmasıdır. İsrail, bu tarihsel kadere meydan okumaya çalışmaktadır.
Bu nedenle, İsrail asla "Hıttin Korkusu"nu aşamaz. Hayfa Üniversitesi'nden Benjamin Beit-Hallahmi, bu yenilemez korkuya değinir ve şöyle der:
1187 yılındaki Hıttin Savaşı, bugün Ortadoğu'daki hemen hiç kimse tarafından unutulmuş değildir. Bu, Selahaddin'in Haçlı ordusunu yendiği büyük savaştır. Hıttin bugün İsrail'de, Taberiye yakınlarındadır. Ancak bu büyük savaşın yapıldığı yere, yoldan geçenlere bu tarihsel olayı hatırlatacak hiç bir işaret, hiç bir yazı konulmamıştır. Çünkü İsraiilliler Hıttin'i hatırlamak istemezler, Hıttin hakkında düşünmek istemezler. Çünkü bu savaş, onlara Hıttin'in yeni bir benzerinin kendi başlarına gelebileceği ihtimalini hatırlatmaktadır. 29
İsrail'in Ortadoğu'ya bakışını anlamak için öncelikle işte bu "Hıttin Korkusu"nun farkında olmak gerekir. Bugün pek çok insan, İsrail'in, ünlü "barış süreci" ile Ortadoğu'da istikrarın öncülüğünü yaptığını sanıyor olabilir. Oysa "barış süreci" bir strateji değil, bir taktiktir. Yahudi Devleti'nin, müstakbel bir "Hıttin"i mümkün olduğunca geciktirmek, zaman kazanmak için kullandığı bir taktik...
Peki ama acaba İsrail'in gerçekten de barışçı bir politika izlemesi ve Hıttın Korkusunu Araplar'la uzlaşarak aşması mümkün değil midir? İçinde yaşadığı yabancı coğrafyayla sürekli savaşmak yerine, o coğrafyadan "özür" dilemesi, o coğrafyadaki insanlara karşı işlediği suçlar nedeniyle kendini affettirmesi ve "normal" bir devlet olarak yaşamını sürdürmesi mümkün olamaz mı?
Böyle bir uzlaşma mümkün olabilir, fakat çok büyük bir "diyet" ve "tazminat"la: İsrail, Doğu Kudüs'ü terketmeli, hatta 1947 yılındaki BM planında öngörülen topraklara dönmelidir. Onyıllardır kanlarını akıttığı Ortadoğu halklarından da resmen "af" dilemeli ve—Almanya'nın kuruluş yıllarında İsrail'e ödediği dev tazminata benzer—bir "diyet" ödemelidir.
Peki İsrail bunu yapar mı? Hıttın Korkusu nedeniyle daimi bir savaş hali altında yaşamaktansa, büyük bir geri adım atmayı, tarihsel suçlarını itiraf etmeyi, Doğu Kudüs'ten ve Filistin'in % 50'sinden çekilmeyi kabul eder mi?
Bu kuşkusuz teorik olarak mümkündür, dahası İsrail açısından rasyonel olan seçim de budur. Nitekim İsrail'deki bazı sağduyulu entellektüellerin savundukları çözüm de bu rasyonel seçimdir.
Ama görünen odur ki, İsrail bu yolu izlemeyecektir. Çünkü Yahudi Devleti'nin Ortadoğu stratejisi, yalnızca rasyonal değerlendirmelerin değil, "İsrail'deki bazı sağduyulu entellektüeller"in başında gelen Israel Shahak'ın deyimiyle, "üç bin yılın ağırlığı"nın da etkisi altındadır.
12 Ekim 2009 Pazartesi
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder