12 Ekim 2009 Pazartesi

IRANGATE'İN MANTIĞI II; TAHRAN'A SIZABİLMEK

İsrail'in Suudi Arabistan'daki en büyük bağlantısı haline gelmiş olan Adnan Kaşıkçı, Kenya'daki toplantıya ve "Bebek Şah" ilişkisine öncülük eden iki önemli İsrailli'ye, yani Nimrodi ve Schwimmer'e, 1985 yılında yeni bir öneri ve yeni bir "İran planı" götürdü. Nisan ayında açtığı bir telefonda, iki İsrailliyi "tanışmaya değer" bir kaç İranlı ile görüştürmek istediğini söyledi ve onları Londra'ya davet etti. O sıralar Başbakan Şimon Peres'in resmi danışmanlığını yürüten Schwimmer, Kaşıkçı'dan gelen bu teklifi merkeze sordu ve "bir gidip bakın" cevabını aldı. Bu, Irangate'in başlangıç noktasıydı.
Kaşıkçı, Londra'daki Hyde Park Hotel'de yapılan görüşmede, İsrailliler'i Koreş (Cyrus) Haşemi adlı bir İranlı ile tanıştırdı. Haşemi önemli biri gibi görünüyordu; o sıralarda İran Meclisi'nin sözcüsü olan Ali Ekber Haşemi Rafsancani'nin kuzeniydi ve ülke içinde de siyasi bağlantıları vardı. Kaşıkçı, kendisini "ılımlı" olarak tanıtan Haşemi aracılığıyla, Tahran'daki rejimin Humeyni ile arası iyi olmayan bazı elementleri ile bağlantıya geçmenin mümkün olduğunu söylüyordu Nimrodi ve Schwimmer'e. Suudi milyonere göre, bu tür bir girişim, üç yıl önce Humeyni rejimini silah yoluyla devirmek için düzenledikleri girişimden çok daha akılcı olurdu. Bir süre sonra, Kaşıkçı iki İsrailliyi Manuher Gorbanifar adlı bir İranlı ile daha tanıştırdı. İslam Devrimi'nden bu yana Hamburg'da sürgünde yaşayan İranlı bir işadamı olan Gorbanifar, Kaşıkçı'nın söylediğine göre, Tahran'daki rejimin "ılımlı" bir fraksiyonu tarafından Batı ile daha iyi ilişkiler geliştirmek için görevlendirilmişti. 54
Schwimmer yine Başbakan Peres'le bağlantıya geçti ve ondan bu iki İranlı'yı "test etmek" amacıyla Tel-Aviv'e götürmek için izin aldı. Yunanlı turistler görümünde İsrail'e uçan ve havaalanındaki pasaport kontrolünden İsrail gizli servis ajanlarının verdiği işaretle "transit" geçen iki İranlı doğrudan sorguya götürüldüler. Başbakan, bu iki İranlıyı sorgulaması ve kendisine acil bir rapor hazırlaması için Mossad'a talimat vermişti.
Mossad, önce bilgisayardan araştırdı İranlıları. Ve Haşemi'nin pek önemli ve güvenilir bir adam olmadığı hemen ortaya çıktı. Kayda geçmiş bilgiler, İranlı'nın Rafsancani'nin kuzeni olmak gibi önemli bir sıfat taşımasına rağmen fazla bir politik sofistikasyona sahip olmadığını ve para karşılığında sahip olduğu bilgileri hemen herkese aktarabildiğini gösteriyordu. Daha önce çeşitli Batılı istihbarat servisleri Haşemi'den istihbarat satın almışlardı.
Ancak Gorbanifar'ın daha önemli bir adam olduğu halinden bile belli oluyordu. Mossad'ın yanısıra, hem AMAN'dan (İsrail'in askeri istihbarat servisi), hem de Dışişleri ve Savunma Bakanlıklarından üst düzey yetkililer onunla birbiri ardına görüştüler. Zeki bir adamdı ve ilginç şeyler anlatıyordu. Anlattığına göre, bir süre önce gizlice Riyad'a uçarak Suudi Kralı Fahd ile görüşmüş ve ona İranlı militanların Mekke'de çıkarmayı planladıkları olaylar hakkında önceden bilgi vermişti.55 Bu durum, Gorbanifar'ın gerçekte bir rejim muhalifi olduğunu gösteriyordu; İranlı militanların eylem planlarını İran'ın başdüşmanı konumundaki Suudi Kralı'na ihbar etmesinin başka bir anlamı olamazdı. Gorbanifar, Batılılarla ve hatta İsraillilerle görüşüp silah alışverişi ayarlamak için Tahran yönetimi tarafından görevlendirilmişti, ama İsrailliler'e, bu silah ticaretinin ötesinde bir de siyasi bir mesaj veriyordu: Tahran'da gizli bazı rejim muhalifleri vardı ve bunların temsilcisi Tel-Aviv'de Mossad'la başbaşa oturuyordu. Nitekim İran uzmanı İngiliz kadın gaze- teci Robin Wright'ın da vurguladığı gibi, 1979 devriminden beri sürgünde yaşayan Gorbanifar, Tahran'daki dini liderlerin gözünde tümüyle güvenilmez bir adamdı. 56
İsrailliler durumun önemini hemen kavradılar. Ve Gorbanifar'ın getirdiği silah alışverişi teklifine olumlu cevap verdiler. O da Tahran'a telefon açtı ve basit bir "alışveriş listesi" çıkardı. İranlılar Yahudi Devleti'nden Amerikan yapımı uzaktan kumandalı TOW füzelerini satın almak istiyorlardı. İsrailliler teklifi değerlendirdiler, ama bu füzelerin Amerikan yapımı oluşu ve kendilerindekileri İran'a verdiklerinde bunları yeniden ABD'den istemek zorunda kalacak olmaları, karar vermelerini geciktirdi.
Gorbanifar'ın İsrail'e yaptığı ikinci ziyarette ise kartlar daha açık oynandı. İranlı'nın resmi görevi yalnızca silah alışverişi yapmaktı, ama başka bir amacının daha olduğunu İsrailliler de artık gayet iyi biliyorlardı. Bu yüzden, Gorbanifar'dan açıkça istihbarat istediler ve o da isteğe cevap verdi. Mossad'ın Tel Aviv'deki "misafir evleri"nden birinde oturdu ve Tahran'daki siyasi durumu analiz eden çok uzun bir rapor yazdı.
2 Mayıs 1985 tarihli ve "çok gizli" damgalı raporda, İsrail'in İran'daki hangi siyasi fraksiyon ile bağlantıya geçebileceği anlatılmıştı. "Humeyni şu anda İran'da tartışmasız bir otoriteye sahip" diyen Gorbanifar, onun ölümünün ardından önemli bir güç mücadelesi yaşanacağını yazıyordu. Mücadele, politikacılar ve mollalar arasındaki üç temel "çizgi" arasında geçecekti. Gorbanifar, ilk çizgiyi "sağcılar" olarak adlandırıyordu. Sağcı çizgi, ordunun ve polis teşkilatının önemli bir bölümü, Meclis'in bir kısmı ve ticaret sınıfının çoğu tarafından paylaşılıyordu. "Serbest ticaret yanlısı"ydı ve şiddetli bir biçimde "Sovyetler Birliği'ne düşman"dı. Sağcılar, İslam Devrimi'nin ihraç edilmesi fikrine yani Humeyni'nin en büyük rüyasına da şiddetle karşıydılar. Ülkenin Batı ile bir an önce iyi ilişkiler kurmasını ise, açıkça söylemeseler de, şiddetle istiyorlardı.
İkinci çizgi, Gorbanifar'ın deyimiyle, "solcular"dı. Başbakan Musavi ve Devlet Başkanı Ali Hamaney tarafından temsil edilen ve İran Devrimi'nin özünü temsil eden bu çizgi, "hem içerde hem de dışarda sert bir politika" izlemekten yanaydı. İslam Devrimi'nin ihraç edilmesi bu çizginin en önemli hedefiydi. Gorbanifar, Tahran'daki ABD Büyükelçiliği'nin basılması ve içindekilerin rehin alınması olayının bu "solcu çizgi"nin icraatı olduğunu da belirtiyordu.
Üçüncü çizgi, bu iki kanat arasında bir yerlerde bulunan ve "denge kurmaya çalışan" taraftı. Özellikle Meclis'te önemli bir ağırlığı vardı. Gorbanifar, bu üç "çizgi"ye de bağlı olan İranlı politikacı ve din adamlarının uzun bir listesini çıkarmış, kısacası Tahran'daki siyasi durum hakkında olabilecek en verimli istihbarat analizini yapmıştı. Humeyni'nin "çizgilerle oynamayı bırakın" demesine rağmen, onun ardından mutlaka bu üç çizgiden birinin iktidarı ele geçireceğini ve diğer ikisini bertaraf edeceğini söylüyordu.
Ve Gorbanifar, İsrailli dostlarına şu öneriyi getiriyordu: "Biz, birinci çizgiyi desteklemeli, üçüncü çizgiyi eritip birincinin yanına çekmeli ve ikinci çizgiyi de elimine etmeliyiz".57 "Biz" demekle, kendisinin ve kendi temsil ettiği "çizgi"nin, İsrail'in yanında yer aldığını ifade ediyordu kuşkusuz. Gorbanifar'ın "çizgi"si, muhtemelen, "sağcı" dediği çizginin bile daha sağında yer alan ve İslam Devrimi'ni aşamalı bir biçimde eriterek Şah günlerindeki eski İran'a geri dönmek isteyen "aşırı sağcı" çizgiydi.
Bu "aşırı sağcı" çizginin ne gibi bir kimliğe sahip olduğu konusunda fikir yürüttüğümüzde ise, ilginç bir bilgi dikkat çekiyordu. Nokta dergisi Kasım 1996'da bu konuyla ilgili bir haber yapmış ve İran'ın silah alımında "Hocatiye Locası" adıyla anılan gizli bir mason locasının üyelerinin önemli rolü olduğunu yazmıştı. 58 Bu örgütün gerçekte rejime muhalif olduğunu tahmin etmek için de kahin olmaya gerek yoktu. Çünkü Humeyni, iktidara geldikten hemen sonra, "uluslararası Siyonizm'in bir aracı" olarak gördüğü ve devrik Şah'ın da bir üyesi olduğu mason localarını kapatmış ve faaliyetlerini yasaklamıştı. 59 Dolayısıyla bir mason locasının gizli olarak varlığını sürdürmesi, rejime muhalif olduğu anlamına gelirdi. Bu locanın "İran'ın silah alışlarında önemli rol oynamakta" oluşunun, İsrail'in "Tahran'a sızma" projesine tam tamına uyuyor olması ise büyük olasılıkla bir tesadüf değildi. Gor- banifar, büyük olasılıkla, bu locanın ya da en azından locanın temsil ettiği "çizgi"nin kuryesiydi.
İsrailliler, Gorbanifar'ın önlerine açtığı vizyonu değerlendirmeye karar verdiler. Silah alışverişi, "sağcı" kanadın en güçlü olduğu ordu ile İsrail arasındaki kanalları açık tutacak ve böylece "Tahran'a sızma" yolu açılacaktı. Ordu, devrimden bu yana gerçekleştirdiği dört ayrı darbe girişimi ile, rejimin "aşil topuğu" olarak gözüküyordu zaten.60 (Bu, aslında Irangate öncesinde bile İsrail'in aklında olan bir düşünceydi. İsrail'in ABD Büyükelçisi Moşe Arens, henüz 1982 yılında İran ordusunun Humeyni rejimine ideolojik bir bağlılık hissetmediğini ve "İran ordusuyla kanalları açık tutmak" için İran'a silah satışı yapmanın mantıklı göründüğünü söylüyordu. Arens'e göre, Tahran'la kurulacak bu tür bir silah ilişkisinin nihai amacı, Humeyni rejimini devirmek olacaktı.) 61
Operasyon, 1982'de Kenya'daki gizli toplantıya katılmış olan üç önemli isim tarafından üstlenildi; Yakov Nimrodi, Al Schwimmer ve David Kimche. İsrailli yazarlar Raviv ve Melman'ın "üç silahşörler" olarak tanımladığı bu ekip, bir kaç yıl sonra Irangate olarak kamuoyunun önüne çıkacak olan operasyonu organize ettiler.
İlk yapılması gereken iş, ABD'yi ikna etmekti. David Kimche, Reagan'ın ulusal güvenlik danışmanlığı görevini yürüten eski arkadaşı Robert (Bud) McFarlane ile bağlantı kurdu ve ona "İran bağlantısı"nın detaylarını anlattı. McFarlane Ortadoğu ve terörizm konularındaki danışmanı Michael Ledeen'ı planı incelemesi için Tel- Aviv'e yolladı. Ledeen'ın, Peres'le Sosyalist Enternasyonal toplantılarına uzanan eski bir samimiyeti de vardı. Ve İsrail'de Ledeen'a ABD'yi kaçınılmaz olarak cezbedecek sihirli iki kelime söylendi; "rehinelerin kurtarılması". ABD, İsrail'in açtığı kanaldan İran'a silah satışını kabul ederse, İran'daki "sağcı çizgi" de rehinelerin serbest bırakılmasını sağlayacaktı. Ledeen'ın İsrail ziyaretinin ardından bu kez David Kimche Washington'a gitti ve McFarlane ile görüştü. Ulusal Güvelik Danışmanı'na somut bir öneri getirmişti: Gorbanifar, ABD'nin TOW füzelerinin satışını onaylama- sına karşılık, Lübnan'da Hizbullah tarafından rehin tutulan CIA istasyon şefi William Buckley'in serbest bırakılmasını sağlayabileceklerini haber veriyordu. McFarlane Reagan'a danıştı; cevap olumluydu. Hemen sonra, Beyaz Saray, bu işin sorumluluğunu üstlenecek ve üç silahşörlerle bağlantıyı yürütecek görevliyi de belirledi; Yarbay Oliver North.
Artık Irangate fiili olarak işliyordu. Üç silahşörler yine baş roldeydi; Kimche Amerikalılarla olan temasları yürütüyor, Nimrodi Londra ve Cenevre'de para transferi ile ilgileniyor, Schwimmer ise silahların İran'a ulaştırılması işini hallediyordu. Reagan yönetimi, hem rehinelere birer birer kavuşuyor, hem de İran'a sattığı silahlardan kazandığı parayı bir başka illegal operasyonu, Nikaragua'daki aşırı sağcı Kontra gerillalarının finanse edilmesi işini gizlice sürdürmek için kullanıyordu. İsrail açısındansa, asıl olarak "Tahran'a sızmak" için bir yol bulmuş olmak önemliydi. Nitekim Irangate ortaya çıktıktan sonra, ABD yönetimi tarafından açıklanan bir Beyaz Saray iç yazışmasından da, "Tahran'a sızma" projesinin patentinin İsrail'e ait olduğu açıkça anlaşılıyordu. Yazışmada şöyle deniyordu: "Daha ılımlı bir İran hükümetini hedefleyen stratejik amacımıza ulaşmamız için, İsrail, İran'daki Batı yanlısı hiziplere tek taraflı askeri malzeme satışı başlatmaya hazırlanıyor. İsrail Başbakanı Şimon Peres, Amerikan yönetiminin İran'a silah sevkiyatını ivedilikle onaylamasını istiyor." 62

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder