12 Ekim 2009 Pazartesi

USS STARK VE AMERİKA'NIN BASRA SAVAŞI

İran-Irak savaşının üçüncü evresinin bir diğer özelliği ise, ABD'nin çatışmaya artık doğrudan müdahil olarak, Körfez petrol trafiğinin güvenliğini koruma adı altında, İran'a karşı silah kullanmasıydı. Körfez'deki gerginlik üç yıldır sürüyordu aslında. Savaşın sulara taşınması, İran petrolünü taşıyan gemilerin Irak uçaklarının saldırısına uğramalarıyla başlamıştı. İran da, eğer Irak saldırılara son vermezse, Körfez'in Arap tarafındaki tankerlere saldıracağı uyarısında bulunmuştu. Ve bunun üzerine, Amerikan, İngiliz ve Fransız savaş gemileri Arap gemilerini muhtemel İran saldırılarından korumak için Basra Körfezi'ne doluşmuşlardı. İran ile Batılılar arasında ciddi bir çatışma yaşanması an meselesi haline gelmişti.
Fakat, "çatışma", hiç kimsenin tahmin etmediği bir taraftan geldi. 17 Mayıs 1987 gecesi Irak Hava Kuvvetleri'ne ait bir Mirage F-1 uçağı, önce Suudi Arabistan sahili boyunca alçaktan uçtu, Bahreyn üzerine geldiğinde de aniden kuzeye yönelerek Körfez'e girdi. Kısa bir süre sonra da, USS Stark adlı Amerikan fırkateyni ile karşı karşıya kaldı. Pilot, Mirage'ın otomatik hedef sistemini gemi üzerine kilitlediğinde bunu gemideki Amerikalılar hemen farkettiler. Ama fırkateynin kaptanı Glenn Brindel, Irak uçağını "dost" olarak kabul etmeye devam etti ve otomatik savunma sistemini çalıştırmadı—ne de olsa, ABD ile Irak arasında de facto bir ittifak vardı. Ancak Mirage F-1, birden bire USS Stark'a iki Exocet füzesi yolladı. Gemi isabet aldı ve çok ağır hasar gördü.
Ertesi gün, Iraklılar USS Stark'ın vurulduğu sırada İran karasularında gezinmekte olduğunu ve dolayısıyla İran gemisi sanılıp yanlışlıkla hedef alındığını açıkladılar. Buna karşın Amerikalılar, geminin uluslararası sularda seyrettiğini ısrarla vurguladılar. Böyle bir durumda, ABD'nin Irak'a çok sert bir tavır göstermesi beklenirdi. Ama öyle olmadı. Başkan Reagan, olaydan üç gün sonra, USS Stark'ın vurulduğu sırada hangi sularda bulunduğu konusundaki ihtilafın çok da önemli olmadığını ve "iki halk arasındaki dostluk" adına bu ayrıntının kurcalanmayacağını açıkladı. Hemen ardından Irak hükümeti resmi bir özür mesajı yayınladı ve USS Stark'taki ölü ve yaralı denizcilerin ailelerine tazminat ödedi. Washington bunu kabul etti ve olayı bir "hata" olarak yorumladı. Reagan, olaydan iki hafta sonra yaptığı açıklamada "biz Iraklıların düşmanca bir tutum içinde olduklarını hiç bir zaman düşünmedik... Olayın gerçek bir suçlusu varsa, o da İran'dır" diyordu. 28
İran'ın neden "gerçek suçlu" olduğu anlaşılamadı, ama Irak'ın neden böyle bir eyleme giriştiğinin ilginç bir açıklaması vardı. 1988 yılında emekliye ayrılan Iraklı bir pilot, Irak Hava Kuvvetleri Komutanlığı'nın bir önceki yıl ABD'yi İranlılar'la çatışmaya sürükleyecek provokatif eylemler düzenlemeleri için bazı pilotlara özel bir emir verdiğini açıklayacaktı. 29 USS Stark'ın vurulması büyük olasılıkla bu amaca matuf bir eylemdi.
Nitekim eylem amacına ulaştı. USS Stark olayının ardından, Basra Kör- fezi'ndeki Amerikan savaş gemilerinin yönetimiyle ilgili kurallar değiştirildi ve kaptanlara, kendilerini tehlike içinde bulduklarında Washington'a sormaya gerek görmeden ateş açma yetkisi verildi. Gemi kaptanları bu yetkiyi kullanmakta gecikmediler ve kısa süre sonra İran ile Amerikan güçleri arasında büyük çatışmalar başladı. İzleyen dokuz ay boyunca, Amerikan savaş gemileri ve uçakları, İran donanmasının üçte ikisini ya batırdı ya da kullanılamaz hale getirdi. Bu süre boyunca Amerikan kuvvetleri, Irak ve diğer Arap ülkelerinin petrol sevkiyatına İran tarafından zarar verilmesine engel olurlarken, Iraklılar Fransa'dan aldıkları Exocet füzeleri ile İran petrolü taşıyan tankerleri defalarca vurdular. 30
Batı, istihbarat yönünden de Irak'a destek oluyordu. Amerikan casus uydularından çekilen fotoğraflarla İran ordusu hakkında Irak'a sürekli bilgi aktarı- lıyor, Amerikan personeli tarafından kullanılan Suudi AWACS'larının topladığı erken uyarı bilgileri de yine zaman kaybetmeden Bağdat'a ulaştırılıyordu.31 Nisan 1988'de ABD bir kez daha doğrudan savaşa dahil oldu ve Hürmüz Boğazı açıklarındaki Sahanad ve Sabalan adlı iki İran fırkateynini batırdı. Bu iki gemi üzerindeki radarlar, İran'ın Körfez'in güneyindeki yegane iki istihbarat kaynağıydı.
Tüm bu yardımlar sayesinde, Irak 1988 yılında, iki yıl önce kaybettiği Fao yarımadasını çok büyük ve kanlı bir çatışmanın ardından İran'dan geri aldı. İran ordusuna çok ağır kayıplar verdiren bu çatışma sırasında, Amerikan Hava Kuvvetleri de başka bölgelerdeki İran hedeflerine saldırılar düzenlemiş, İran radarları ise Amerikan ordusunun sofistike aygıtları tarafından elektronik perdelemeye maruz bırakılmıştı.32
Fao'nun geri verilmesinin ardından, Humeyni ateşkes imzalamaya razı oldu ve savaş sona erdi. Irak'ı "bölgesel jandarma" olarak kullanan ABD, 8 yıl süren ağır bir savaşla İran'ı yıpratmış ve İslam Devrimi'nin bir domino etkisi ile güneye doğru ilerlemesine engel olmuştu. Saddam'ın eli kanlı bir diktatör olduğundan kimse söz etmiyordu o zamanlar. Bağdat rejiminin İran'a karşı kimyasal silah kullanmış olması da—ilk kez 1982 yılında, İran'a ait Mecnun Adaları'ndaki İran birliklerine karşı bu tür silahların kullanıldığı biliniyordu—kimseyi rahatsız etmiyordu. (Saddam'ın "zalim bir diktatör" olarak belirmesi, İran'a karşı yüklendiği misyonunu tamamlamasından sonra gerçekleşecekti ancak. 1982'den beri İranlılara kullandığı kimyasal silahları kimse umursamamıştı, ama 1988'de Halepçe'deki Kürtlere karşı aynı yöntemi uygulayınca bu kez—"Kürt kartı"nın da cazibesiyle—Batı medyasında Bağdat'ın haramisi olarak boy göstermeye başlayacaktı.)
Kısacası Saddam, ABD'nin gözünde yeri geldiğinde kullanılabilecek yararlı bir aygıt konumundaydı. İran'a karşı da doğrusu çok iyi bir iş başarmıştı.
Peki acaba tüm bu Washington-Bağdat ilişkisinin Yahudi Devleti ile bir ilgisi var mıydı? Saddam'ın "Washington tarafından" desteklediğini söylemek ilişkinin en basit ifadesiydi, ancak bu "Washington"daki hangi "çizgi"nin Saddam'la işbirliği yaptığını incelediğimizde, ucu Yahudi Devleti'ne uzanan bir "ağ" çıkıyordu karşımıza.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder