12 Ekim 2009 Pazartesi
SONSÖZ
Diplomaside, "akılcı bir dış politika ideolojiye dayanmamalıdır" diye bir kabul vardır. "Realpolitik"in temel esaslarından biri olan bu kabule göre, bir devletin resmi ideolojisi, onun diğer ülkelerle olan ilişkilerinde belirleyici bir rol oynamamalıdır. Aslolan bir devletin temsilcisi olduğu milletin ulusal çıkarlarıdır ve dış politika bu ulusal çıkarlara göre yönetilmelidir.
Bir başka deyişle, bir ülke, diğer ülkelerle olan ilişkilerinde, o ülkelerin kendi resmi ideolojisine yakın olup olmayışına değil, o ülkelerden elde edeceği menfaate bakmalıdır. Bu mantığa göre, kapitalist bir devlet sosyalist bir devletle son derece iyi ilişkiler geliştirebilir; bunda hiç bir gariplik yoktur. Aynı şekilde demokratik bir devlet bir monarşiyle yakın bağlara sahip olabilir. Ülkelerin rejimleri ve resmi ideolojileri kendi iç işleridir ve ülkeler birbirlerinin iç işlerine değil, dış politikalarına ilgi duymalıdırlar.
Bu şekilde özetleyebileceğimiz dış politika yaklaşımını "pragmatik" ya da "rasyonel" dış politika olarak tanımlayabiliriz.
Bunun karşısında olan bir ikinci yaklaşım ise, ideolojinin dış politikada belirleyici olmasını savunur. Soğuk Savaş döneminde dünyaya egemen olan yaklaşım da genellikle en azından görünüşte bu olmuştu. Dünyanın iki bloka ayrılarak birinin Amerikan diğerinin de Sovyet kamplarına dahil olmaları, pragmatik tercihlerin değil, ideolojik ayrımların bir sonucuydu. Küba'nın yanıbaşındaki ABD ile ticari ilişkilerini geliştirmesi, SSCB'ye yakınlaşmasından çok daha rasyonel bir tercih olurdu; ama ideolojik kamplaşma hem ABD hem de Küba tarafında buna izin vermedi.
Bu iki tarz-ı siyaset arasındaki ayrıma dikkat etmek son derece önemlidir. Özellikle de bu kitapta ele aldığımız konu açısından. Çünkü bu kitapta savunulan ana fikirlerden biri, Türkiye'nin İsrail'le yakınlaşmasının hatalı bir stratejik tercih olduğudur ve bu düşünceyi savununlar şimdiye kadar sık sık "ideolojik dış politika" yapmak ya da tasarlamakla itham edilmişlerdir. Aslında yalnızca Türkiye'de değil, başta ABD olmak üzere diğer pek çok ülkede, "İsrail'e gereğinden fazla yakınlaşıyoruz" diyenler, ideolojik dış politika sahibi sayılmışlardır.*
Oysa bizim bu kitapta incelediğimiz bilgiler, Türkiye'nin İsrail'e paralel bir Ortadoğu politikası oluşturmasının yanlışlığını tümüyle rasyonel bir çerçevede ortaya koymaktadır: İsrail, Ortadoğu'daki varlığını daimi bir tehdit altında görmekte ve bu nedenle de 1950'lerden bu yana bu coğrafyadaki devletlerin içindeki azınlık isyanlarını desteklemekte, böylece bölgeyi irili-ufaklı mini devletlere bölmeyi hedeflemektedir. Bu nedenle, Ortadoğu devletleri içinde bölgede bir Kürt Devleti oluşmasını isteyen yegane ülke İsrail'dir. Dahası, 1960'lı yıllardan bu yana bu hedefe yönelik somut politikalar uygulamaktadır. ABD'nin Kürt Devleti projesine destek vermesinin arkasında da asıl olarak İsrail'in bu ülke üzerindeki etkisi vardır. Türkiye'nin kendi toprak bütünlüğünü etkilemeyeceğini umarak bir komşu ülkede özellikle Irak'ta bir Kürt Devleti kurulmasına onay vermesi ise bir aldanma olacak- tır; dışarda kurulacak bir Kürt Devleti'nin bir "domino etkisi" yaratarak Türkiye'ye uzanmaması mümkün değildir. Dolasıyla Türkiye'nin kendi toprak bütünlüğüne tehdit oluşturacak bir projenin en büyük destekçisi ile stratejik ortak haline gelmeye çalışması, büyük bir hatadır. İsrail'in su sorunu konusundaki tavrı ise tam tamına Türkiye'nin politikalarının zıttıdır.
Bunlara dayanarak Türkiye'nin İsrail'e yakınlaşma daha doğrusu İsrail'in eksenine girme sürecine karşı çıkmak ise, ideolojik değil tümüyle rasyonel ve pragmatik bir tutumdur.
Ve bu durum bizi bir başka sonuca ulaştırmaktadır: İsrail'i ve İsrail'in eksenine girme sürecini eleştirmek ideolojik bir tavır olmadığına göre, asıl bu tavrı ideolojik bir saplantı gibi göstermeye çalışan ve İsrail'in gönüllü propagandacılığını yürüten çevrelerin hareket noktası ideolojik olmalıdır. "En iyi savunma saldırıdır" prensibi ile hareket etmektedirler ve kendi ideolojik dış politika tercihlerini kendilerini eleştirenleri suçlayarak örtmek gayretindedirler.
Sözkonusu çevrelerin İsrail'de buldukları ideolojik tatmin ise, Yahudi Dev- leti'nin Ortadoğu'da ve hatta dünya genelinde İslam'a karşı aldığı tavırdır. İsrail'in Hıttin Korkusu'nun kaynağı dünya müslümanlarıdır ve bu müslümanların siyasi gücünü en aza indirgemek için sistemli bir mücadele yürütmektedir. Özellikle Soğuk Savaş'ın bitiminin ardından ortaya konan "Batı İslam'a karşı" senaryolarının arkasında, Yahudi Devleti'nin Batılı uzantıları vardır. İsrail, Kudüs İbrani Üniversitesi'nden Israel Shahak'ın ifadeleriyle, "anti-İslami bir Haçlı Seferi'nin liderliğini yapmaya" soyunmakta ya da İsrail'in Yediot Ahronot gazetesinin yorumcusu Nahum Barnea'ya göre "İslami düşmana karşı girişilecek olan savaşta Batı'nın öncülüğünü yapmak hedefinde" ilerlemektedir. 1
Dolayısıyla sözkonusu çevrelerin ki bunların başında bir kaç büyük medya grubu gelmektedir. İsrail yanlısı dış politikalarda gösterdikleri ısrar, bu politikaların Türkiye'nin ulusal çıkarlarına vereceğini düşündükleri kazançlara dayanmamaktadır. Ustaca gözlerden kaçırılan bu gerçeğin bilinmesi ve hatırda tutulması, son derece önemlidir.
Umarız bu kitabın sağlayacağı önemli kazançlardan biri de bu olacaktır.
... Sen yücesin, bize öğrettiğinden
başka bizim hiçbir bilgimiz yok. Gerçekten Sen, herşeyi bilen,
hüküm ve hikmet sahibi olansın.
(Bakara Suresi, 32)
Bir başka deyişle, bir ülke, diğer ülkelerle olan ilişkilerinde, o ülkelerin kendi resmi ideolojisine yakın olup olmayışına değil, o ülkelerden elde edeceği menfaate bakmalıdır. Bu mantığa göre, kapitalist bir devlet sosyalist bir devletle son derece iyi ilişkiler geliştirebilir; bunda hiç bir gariplik yoktur. Aynı şekilde demokratik bir devlet bir monarşiyle yakın bağlara sahip olabilir. Ülkelerin rejimleri ve resmi ideolojileri kendi iç işleridir ve ülkeler birbirlerinin iç işlerine değil, dış politikalarına ilgi duymalıdırlar.
Bu şekilde özetleyebileceğimiz dış politika yaklaşımını "pragmatik" ya da "rasyonel" dış politika olarak tanımlayabiliriz.
Bunun karşısında olan bir ikinci yaklaşım ise, ideolojinin dış politikada belirleyici olmasını savunur. Soğuk Savaş döneminde dünyaya egemen olan yaklaşım da genellikle en azından görünüşte bu olmuştu. Dünyanın iki bloka ayrılarak birinin Amerikan diğerinin de Sovyet kamplarına dahil olmaları, pragmatik tercihlerin değil, ideolojik ayrımların bir sonucuydu. Küba'nın yanıbaşındaki ABD ile ticari ilişkilerini geliştirmesi, SSCB'ye yakınlaşmasından çok daha rasyonel bir tercih olurdu; ama ideolojik kamplaşma hem ABD hem de Küba tarafında buna izin vermedi.
Bu iki tarz-ı siyaset arasındaki ayrıma dikkat etmek son derece önemlidir. Özellikle de bu kitapta ele aldığımız konu açısından. Çünkü bu kitapta savunulan ana fikirlerden biri, Türkiye'nin İsrail'le yakınlaşmasının hatalı bir stratejik tercih olduğudur ve bu düşünceyi savununlar şimdiye kadar sık sık "ideolojik dış politika" yapmak ya da tasarlamakla itham edilmişlerdir. Aslında yalnızca Türkiye'de değil, başta ABD olmak üzere diğer pek çok ülkede, "İsrail'e gereğinden fazla yakınlaşıyoruz" diyenler, ideolojik dış politika sahibi sayılmışlardır.*
Oysa bizim bu kitapta incelediğimiz bilgiler, Türkiye'nin İsrail'e paralel bir Ortadoğu politikası oluşturmasının yanlışlığını tümüyle rasyonel bir çerçevede ortaya koymaktadır: İsrail, Ortadoğu'daki varlığını daimi bir tehdit altında görmekte ve bu nedenle de 1950'lerden bu yana bu coğrafyadaki devletlerin içindeki azınlık isyanlarını desteklemekte, böylece bölgeyi irili-ufaklı mini devletlere bölmeyi hedeflemektedir. Bu nedenle, Ortadoğu devletleri içinde bölgede bir Kürt Devleti oluşmasını isteyen yegane ülke İsrail'dir. Dahası, 1960'lı yıllardan bu yana bu hedefe yönelik somut politikalar uygulamaktadır. ABD'nin Kürt Devleti projesine destek vermesinin arkasında da asıl olarak İsrail'in bu ülke üzerindeki etkisi vardır. Türkiye'nin kendi toprak bütünlüğünü etkilemeyeceğini umarak bir komşu ülkede özellikle Irak'ta bir Kürt Devleti kurulmasına onay vermesi ise bir aldanma olacak- tır; dışarda kurulacak bir Kürt Devleti'nin bir "domino etkisi" yaratarak Türkiye'ye uzanmaması mümkün değildir. Dolasıyla Türkiye'nin kendi toprak bütünlüğüne tehdit oluşturacak bir projenin en büyük destekçisi ile stratejik ortak haline gelmeye çalışması, büyük bir hatadır. İsrail'in su sorunu konusundaki tavrı ise tam tamına Türkiye'nin politikalarının zıttıdır.
Bunlara dayanarak Türkiye'nin İsrail'e yakınlaşma daha doğrusu İsrail'in eksenine girme sürecine karşı çıkmak ise, ideolojik değil tümüyle rasyonel ve pragmatik bir tutumdur.
Ve bu durum bizi bir başka sonuca ulaştırmaktadır: İsrail'i ve İsrail'in eksenine girme sürecini eleştirmek ideolojik bir tavır olmadığına göre, asıl bu tavrı ideolojik bir saplantı gibi göstermeye çalışan ve İsrail'in gönüllü propagandacılığını yürüten çevrelerin hareket noktası ideolojik olmalıdır. "En iyi savunma saldırıdır" prensibi ile hareket etmektedirler ve kendi ideolojik dış politika tercihlerini kendilerini eleştirenleri suçlayarak örtmek gayretindedirler.
Sözkonusu çevrelerin İsrail'de buldukları ideolojik tatmin ise, Yahudi Dev- leti'nin Ortadoğu'da ve hatta dünya genelinde İslam'a karşı aldığı tavırdır. İsrail'in Hıttin Korkusu'nun kaynağı dünya müslümanlarıdır ve bu müslümanların siyasi gücünü en aza indirgemek için sistemli bir mücadele yürütmektedir. Özellikle Soğuk Savaş'ın bitiminin ardından ortaya konan "Batı İslam'a karşı" senaryolarının arkasında, Yahudi Devleti'nin Batılı uzantıları vardır. İsrail, Kudüs İbrani Üniversitesi'nden Israel Shahak'ın ifadeleriyle, "anti-İslami bir Haçlı Seferi'nin liderliğini yapmaya" soyunmakta ya da İsrail'in Yediot Ahronot gazetesinin yorumcusu Nahum Barnea'ya göre "İslami düşmana karşı girişilecek olan savaşta Batı'nın öncülüğünü yapmak hedefinde" ilerlemektedir. 1
Dolayısıyla sözkonusu çevrelerin ki bunların başında bir kaç büyük medya grubu gelmektedir. İsrail yanlısı dış politikalarda gösterdikleri ısrar, bu politikaların Türkiye'nin ulusal çıkarlarına vereceğini düşündükleri kazançlara dayanmamaktadır. Ustaca gözlerden kaçırılan bu gerçeğin bilinmesi ve hatırda tutulması, son derece önemlidir.
Umarız bu kitabın sağlayacağı önemli kazançlardan biri de bu olacaktır.
... Sen yücesin, bize öğrettiğinden
başka bizim hiçbir bilgimiz yok. Gerçekten Sen, herşeyi bilen,
hüküm ve hikmet sahibi olansın.
(Bakara Suresi, 32)
GÜNEYDOĞU'YA İSRAİL MODELİ: KÜRT KİBBUTZLARI!...
Kibbutzlar, Siyonist hareketin Filistin'e getirdiği en ilginç ve önemli uygulamalardan biriydi. Kısaca "kollektif tarım çiftlikleri" olarak özetlenebilecek olan kibbutzlar, gerek İsrail'in kurulmasından önce, gerekse daha sonra önemli roller ifa ettiler. Sosyalist bir üretim modelinin sınırlı bir alanda uygulaması olan bu çiftlikler, İsrail'e özgü bir model olarak bilindiler her zaman.
Ateş adlı haftalık derginin 10 Eylül 1994 tarihli sayısında yayınlanan bir haber, bu nedenle oldukça ilginçti. "Güneydoğu'ya İsrail Modeli: Kürt Kibbutzları Kuruluyor" başlığıyla verilen haberde, şunlar yazılıydı:
İsrail-Türkiye yakınlaşmasına bir türlü anlam veremeyen medya, İsrail'den olsa olsa terör uzmanlığı konusunda yardım alınır düşüncesiyle "Mossad-MiT işbirliği", "Apo'yu Mossad halledecek" gibi manşetler attılar... (Oysa) diplomatlara göre, Türkiye-İsrail yakınlaşmasının altında terör işbirliği aramak son derece yanlıştı. İsrail... hiçbir ülkeye anti-terör sırlarını vermekten yana değildi. Onların yeni Ortadoğu düzeninde Türkiye'ye siyasi danışmanlık yapmaktan başka bir niyetleri yoktu... Uzmanlar kolları sıvadılar ve bölgeyi bir kez de ekonomik bakışla taradılar. Urfa ile Diyarbakır pilot bölge seçildi. Projeden çok hoşlanan ABD ise "insan hakları, hık mık" demeden Urfa Havaalanı kredisini verdi... İsrail'de yaşayan ve 1992'den bu yana bölgede düzenlenen her "turistik gezi"ye katılmış olan İsrailli Kürt Yahudilerden sağlanacak kredi, Türkiye Zirai Donatım Kurumu ve Ziraat Bankası tarafından organize edilecekti... Kürtlere düşkünlüğü ile nam salan Bayan Mitterand'ın da pek soğuk bakmayacağı sanılıyordu.
... Kibbutz projesinin İsrailli Kürt işadamları tarafından finanse edilmesi ise, plana göre Kürtlerin bu uygulamaya daha sıcak bakmalarını sağlayacak. İsrail Dev- leti'nin kurulmasından sonra Güneydoğu'dan göçüp İsrail'e yerleşen Kürt Yahudileri, finanse etmenin yanısıra, kibbutzlardan sağlanan ürünleri pazarlama hakkını da elde etmiş olacaklar. Kısacası İsrail, Güneydoğu üzerinden dünyaya açılmayı hedefliyor.
Görüldüğü gibi Ateş'in haberindeki bilgiler son derece ilginçti. Güneydoğu'daki İsrail modelini finanse edecek olanlar, İsrailli Kürt Yahudileriydi. Ve bu Yahudiler, son yıllarda bölgeye düzenlenen sözde "turistik" gezilerin müdavimiydiler. (Oysa bu "turistik" gezilerin gerçekte istihbarat servisi elemanları tarafından yapıldığı ve bu yolla da Güneydoğu'da "ajanların cirit attığı" biliniyor. Ünlü CIA ajanı Paul Henze de bu tür "turistik" (!) gezilerle Güneydoğu'da uzun süre dolaşmıştı).
Ateş'in haberinde bir de Aytunç Altındal'ın konu ile ilgili yorumları verilmişti. Altındal, "benim endişem şurada, oradaki İslami gelişmeyi engellemek için böyle bir projeye girmek uygun mu, değil mi?" dedikten sonra da, "ortada geçmişten gelen bir Kürtçülük anlayışı vardır ki, bu daha büyük bir tehlikedir. Zaten bana göre Amerika'nın kibbutz dayatması biraz da bunu körüklemek için planlanmıştır" diye eklemişti.
Ateş dergisinin haberi biraz "sakıncalı" bulunmuş olacak ki, dergi bir daha çıkmadı. "Kürt Kibbutzları" ile ilgili haberin çıktığı sayı, derginin ilk ve son sayısı oldu. Bu arada sözkonusu haberden kısa bir süre sonra bir ilginç gerçek daha ortaya çıktı: Türkiye'den İsrail'e göç etmiş olan Yahudi ailelerden bir kısmı Türkiye'ye geri dönerek Urfa bölgesine yerleşmişlerdi. Oysa normalde İsrail'den Türkiye'ye geri dönen bu Yahudiler'in eski yerleri olan İstanbul'a yerleşmeleri beklenirdi. Urfa gibi İstanbul'un yanında pek de cazip olmayan bir bölgeyi seçmeleri ise Ferruh Sezgin'in de dikkat çektiği gibi ancak İsrail Devleti'nin onlara bu direktifi vermiş olması ile açıklanabilirdi.
Tüm bunlar İsrail'in Türkiye'nin Güneydoğu'suna karşı oldukça mide bulandırıcı bir ilgi taşıdığının göstergeleriydi. Ağustos 1995'te atanan İsrail'in yeni Ankara Büyükelçisi Zvi Elpeleg'in basına söylediği "Türkiye'de su da bol, toprak da, ancak bizde her ikisi de yok" şeklindeki sözler, Yahudi Devleti'nin gerçek niyetinin bir ifadesiydi: İsrail'in Türkiye'nin hem suyu hem de toprağı üzerinde planları vardı.
Ateş adlı haftalık derginin 10 Eylül 1994 tarihli sayısında yayınlanan bir haber, bu nedenle oldukça ilginçti. "Güneydoğu'ya İsrail Modeli: Kürt Kibbutzları Kuruluyor" başlığıyla verilen haberde, şunlar yazılıydı:
İsrail-Türkiye yakınlaşmasına bir türlü anlam veremeyen medya, İsrail'den olsa olsa terör uzmanlığı konusunda yardım alınır düşüncesiyle "Mossad-MiT işbirliği", "Apo'yu Mossad halledecek" gibi manşetler attılar... (Oysa) diplomatlara göre, Türkiye-İsrail yakınlaşmasının altında terör işbirliği aramak son derece yanlıştı. İsrail... hiçbir ülkeye anti-terör sırlarını vermekten yana değildi. Onların yeni Ortadoğu düzeninde Türkiye'ye siyasi danışmanlık yapmaktan başka bir niyetleri yoktu... Uzmanlar kolları sıvadılar ve bölgeyi bir kez de ekonomik bakışla taradılar. Urfa ile Diyarbakır pilot bölge seçildi. Projeden çok hoşlanan ABD ise "insan hakları, hık mık" demeden Urfa Havaalanı kredisini verdi... İsrail'de yaşayan ve 1992'den bu yana bölgede düzenlenen her "turistik gezi"ye katılmış olan İsrailli Kürt Yahudilerden sağlanacak kredi, Türkiye Zirai Donatım Kurumu ve Ziraat Bankası tarafından organize edilecekti... Kürtlere düşkünlüğü ile nam salan Bayan Mitterand'ın da pek soğuk bakmayacağı sanılıyordu.
... Kibbutz projesinin İsrailli Kürt işadamları tarafından finanse edilmesi ise, plana göre Kürtlerin bu uygulamaya daha sıcak bakmalarını sağlayacak. İsrail Dev- leti'nin kurulmasından sonra Güneydoğu'dan göçüp İsrail'e yerleşen Kürt Yahudileri, finanse etmenin yanısıra, kibbutzlardan sağlanan ürünleri pazarlama hakkını da elde etmiş olacaklar. Kısacası İsrail, Güneydoğu üzerinden dünyaya açılmayı hedefliyor.
Görüldüğü gibi Ateş'in haberindeki bilgiler son derece ilginçti. Güneydoğu'daki İsrail modelini finanse edecek olanlar, İsrailli Kürt Yahudileriydi. Ve bu Yahudiler, son yıllarda bölgeye düzenlenen sözde "turistik" gezilerin müdavimiydiler. (Oysa bu "turistik" gezilerin gerçekte istihbarat servisi elemanları tarafından yapıldığı ve bu yolla da Güneydoğu'da "ajanların cirit attığı" biliniyor. Ünlü CIA ajanı Paul Henze de bu tür "turistik" (!) gezilerle Güneydoğu'da uzun süre dolaşmıştı).
Ateş'in haberinde bir de Aytunç Altındal'ın konu ile ilgili yorumları verilmişti. Altındal, "benim endişem şurada, oradaki İslami gelişmeyi engellemek için böyle bir projeye girmek uygun mu, değil mi?" dedikten sonra da, "ortada geçmişten gelen bir Kürtçülük anlayışı vardır ki, bu daha büyük bir tehlikedir. Zaten bana göre Amerika'nın kibbutz dayatması biraz da bunu körüklemek için planlanmıştır" diye eklemişti.
Ateş dergisinin haberi biraz "sakıncalı" bulunmuş olacak ki, dergi bir daha çıkmadı. "Kürt Kibbutzları" ile ilgili haberin çıktığı sayı, derginin ilk ve son sayısı oldu. Bu arada sözkonusu haberden kısa bir süre sonra bir ilginç gerçek daha ortaya çıktı: Türkiye'den İsrail'e göç etmiş olan Yahudi ailelerden bir kısmı Türkiye'ye geri dönerek Urfa bölgesine yerleşmişlerdi. Oysa normalde İsrail'den Türkiye'ye geri dönen bu Yahudiler'in eski yerleri olan İstanbul'a yerleşmeleri beklenirdi. Urfa gibi İstanbul'un yanında pek de cazip olmayan bir bölgeyi seçmeleri ise Ferruh Sezgin'in de dikkat çektiği gibi ancak İsrail Devleti'nin onlara bu direktifi vermiş olması ile açıklanabilirdi.
Tüm bunlar İsrail'in Türkiye'nin Güneydoğu'suna karşı oldukça mide bulandırıcı bir ilgi taşıdığının göstergeleriydi. Ağustos 1995'te atanan İsrail'in yeni Ankara Büyükelçisi Zvi Elpeleg'in basına söylediği "Türkiye'de su da bol, toprak da, ancak bizde her ikisi de yok" şeklindeki sözler, Yahudi Devleti'nin gerçek niyetinin bir ifadesiydi: İsrail'in Türkiye'nin hem suyu hem de toprağı üzerinde planları vardı.
İSRAİL VE GAP
İsrail'in üstte değindiğimiz tüm supolitik planları, İsrail'in su vizyonunun yalnızca bir kanadını oluşturan Nil nehri ile ilgiliydiler. Ortaya çıkan sonuç ise, Yahudi Devleti'nin "Vaadedilmiş Topraklar"ın güneybatı sınırını oluşturan Nil nehri üzerinde hak iddiasında bulunduğunu, bu nehrin sularına ya Mısır üzerinde baskı uygulayarak ya da Mısır topraklarını işgal ederek ulaşmak istediğini göstermektedir.
Ancak Nil, belirttiğimiz üzere "Vaadedilmiş Topraklar"ın yalnızca güneybatı sınırını oluşturmaktadır. Bu haritanın kuzeydoğu sınırı, Türkiye'yi çok yakından ilgilendiren Fırat nehri tarafından çizilir. İsrail'in Fırat ile ilgisine baktığımızda ise, Nil'dekine benzer bir durumla karşılaşmak mümkündür.
İsrail'in Nil'in musluğunu kontrol etmek için Etiyopya ile bir tür ittifak kurduğuna ve Etiyopya'nın baraj inşa projelerine destek olduğuna değinmiştik. Benzer bir strateji, İsrail'in, Fırat'ın musluğunu elinde bulunduran Türkiye'ye yakınlaşmasında ve özellikle de Türkiye'nin Fırat üzerindeki denetimini artıracak olan GAP projesine gösterdiği ilgide ortaya çıkmaktadır.
İsrail GAP ile uzun süredir ilgileniyor.
Bu projenin bölge ülkelerinin baskıları nedeniyle Dünya Bankası tarafından finanse edilmeyişi, İsrail'in çeşitli finansman ve teknoloji aktarımı teklifleri ile Türkiye'nin önüne çıkmasını sağladı. İsrail GAP'a ilgisini bölgede arazi alımlarıyla göstermiş tarımsal işbirliği adı altında birçok İsrailli uzman bölgeyi ziyaret etmişti. Tarımsal işbirliğinin üzerinde ısrarla duran İsrailli uzmanlar Türk Tarım Bakanlığı'nda bir "İsrail masası" olması talebinde bile bulunmuşlardı. İsrail'in bu teklifi, GAP'ın başarısı için İsrail'in elinde önemli bir bilgi birikimi olduğunu öne süren İshak Alaton tarafından da tekrar edilmişti.
İsrailliler GAP'la ilgili bütün gelişmelere açık olduklarını 1993 yılında Gaziantep Ticaret Odası'nı ziyaretlerinde de belirtmişlerdi. 20 kişilik İsrailli grup GAP'la ilgili bu ziyaretlerinden çok olumlu sonuçlar aldıklarını da söylemişlerdi. İsrail daha sonra kendi Tarım Bakanlığı'nda GAP'ın ön fizibilite çalışmaları için 300 bin dolar tahsis ettiğini bildirdi. Ayrıca Türkiye'deki devlet çiftliklerinin özelleştirmesi çalışmalarında, İsrail Tarım Bakanlığı yine işbirliği önerdi. Milliyet, 13 Haziran 1995 tarihli "GAP'a Uluslararası İlgi Artıyor" başlıklı haberinde İsrail'in GAP'a yaptığı yatırımları konu edinmişti. naan (İsrail Sulama Sistemleri) ve netafim (İsrail Sulama Firması) adlı İsrail şirketleri gap'a kredi sağlama yarışına girdiler. İsrail'in dünyaca ünlü zirai firmaları olan Cargill, Continental Grain, Philip Brothers, Mark Rich'in temsilcileri de gap bölgesinde incelemelerde bulundular. Ocak 1996'da gap İdaresi Başkanı Olcay Ünver'in İsrailli yetkililerle GAP projesinin birlikte hızlandırılması konusunda yaptığı toplantıda İsrail'in GAP'tan beklentileri açıkça gözlemlendi. Ağustos 96'da ise İsrail Tarım Bakanlığı'nın GAP bölgesinde arazi alımı için başvuruda bulundu. İsrail'in projeye ortak olabilme çabaları, Türkiye-İsrail ikili görüşmelerinin halen önemli bir gündem maddesini oluşturuyor.
İsrail'in eski Ankara Büyükelçisi David Granit de İsrail'in tarımsal işbirliğine hazır olduğunu belirtiyor, İsrail'in sulama ve deniz suyunu kullanılır hale getirme teknolojisindeki üstünlüğü sayesinde "GAP için ideal bir ortak" olabileceğini söylüyor ve ekliyordu: "GAP gibi bilinçli bir bölgesel planlamayı öngören, yöre halkına refah getirecek bir projeye tam destek veriyoruz." 18
İsrail'in bir sonraki Büyükelçisi Zvi Elpeleg de GAP hayranlarındandı. "İsrail'in suya ihtiyacı olduğunu, Türkiye'nin ise su açısından şanslı bir ülke olduğunu" belirten Elpeleg "gelişmiş bir sulama sisteminin kurulması ve bunun tarımda kullanılması durumunda GAP bölgesinin California olacağını" da öne sürmüştü. 19
Türkiye ziyareti sırasında GAP projesini yerinde gören Cumhurbaşkanı Ezer Weizmann'ın da projeye İsrail'in katılımını önermişti. Basındaki haberlere göre, "Fırat Nehri üzerine 21 adet baraj yapımını öngören bu entegre tarım-sanayi projesi, Weizmann'ı çok etkilemiş"ti.20
Öte yandan, "Mossad hesabına çalışan iş adamı" olarak tanınan Shaul Eisenberg de GAP'a yatırım yapmaya hazırlanıyordu.
Eisenberg'in varlığı ile gündeme gelen "Mossad bağlantısı", İsrail'in "tarımsal işbirliği" kavramı ile daha da güçleniyordu. Çünkü "tarımsal işbirliği" görüntüsü, Mossad'ın üçüncü ülkelerle kurduğu bağlantıların kamuflajı olmuştu her zaman. Eski Mossad ajanı Victor Ostrovsky, "Mossad, diğer bütün Afrika ülkelerinde olduğu gibi Güney Afrika'ya da askeri danışmanlar, tarım uzmanları ya da diplomat görüntüsü altında ajanlarını yerleştirdi" diye yazarken buna dikkat çekiyordu. 21
Bu durumda, İsrail'in Türkiye'ye önerdiği "tarımsal işbirliği" teklifi hakkında da ihtiyatlı olmak gerekiyordu. Bu işbirliği çerçevesinde gönderilecek "tarım uzmanları"nın gerçek misyonları çok daha farklı olabilirdi çünkü. İsrailliller, Latin Amerika'daki terörist grupları ya da uyuşturucu baronlarını desteklerken de "tarımsal işbirliği" yaptıklarını söylemişlerdi. 22 Aynısının Güneydoğu'da da yaşanması muhtemeldi. Nitekim Milli Güvenlik Kurulu'nun Güneydoğu'daki gizli ajan trafiğinin yoğunlaştığına dikkat çekmesi 23 ve Güneydoğu'yu çok sayıda İsrailli "turist"in ziyaret etmesi, ister istemez mide bulandırıyordu.
Peki GAP'ın nesi İsrailliler'i bu kadar cezbediyordu? Ekonomik çıkarların dışında, GAP'a gösterilen bu İsrail ve Mossad ilgisinin ne gibi bir stratejik anlamı olabilirdi?
Bu stratejik anlamı görmek, özellikle Nil'deki durum hatırlandığında, zor değildir. İsrail, nasıl Etiyopya'yı Nil sularını kontrol etmek için bir "musluk" olarak gördüyse, Fırat sularını kontrol etmek için de Türkiye'ye ve GAP projesine yanaşmaktadır. Fırat'ın aşağısındaki ülkelerle, yani önce Suriye sonra da Irak'la muhtemel bir çatışmaya girdiğinde, Türkiye'yi kendi safına çekerek bu ülkelere giden suyun musluğunu kısmayı planlamaktadır.
Kısacası İsrail, Türkiye'yi bu kez bir "su kartı" olarak tasarlamaktadır.
İsrail'in su konusundaki gerginliği artırıcı yönde izlediği politikalar da bu amaca matuftur. Yahudi Devleti, hem su konusunda hem de siyasi konularda bölgedeki en "revizyonist" devlet olarak, Türkiye'nin komşularıyla arasındaki su krizinin mümkün olduğunca büyümesini ve böylece bir "su kartı"nın daima gündemde olmasını istemektedir.
Türkiye'nin "olsun, İsrail Suriye'ye karşı bizim yanımızdaymış demek" gibi bir mantığa kapılması ise ki bu mantığın müzmin İsrailseverler tarafından pompalanacağına kuşku yoktur büyük bir yanlış olacaktır. Çünkü unutulmamalıdır ki, İsrail başka diğer pek çok konuda olduğu gibi, su konusunda da ikili oynamaktadır. Üstte sözünü ettiğimiz senaryo, bu ikili oyunun ilk yüzüdür: Suriye İsrail'le çatışmaya yöneldiğinde Türkiye suyun musluğunu kapatması yönünde zorlanacaktır İsrail tarafından.
Ancak bir de ikinci yüz vardır: Eğer Suriye ile İsrail bir anlaşmaya varırlarsa, bu kez İsrail Türkiye'yi Suriye'ye daha fazla su vermeye zorlayacaktır. Çünkü, bir önceki bölümde değindiğimiz gibi, muhtemel bir Suriye-İsrail barışı, Suriye'nin Golan sularını İsrail'e bırakması, buna karşılık da Türkiye'nin Suriye'ye daha fazla bu akıtması formülüne dayanmaktadır. Bu arada Türkiye'nin aşağı ülkelerle suyu "paylaşmasını" öngören "uluslararası sular" tezinin en çok İsrail tarafından desteklendiğini de unutmamak gerekir. Şimon Peres, "Jean Jacques Rousseau gibi, suyun bir insana ya da ülkeye değil, tüm insanlığa ait olduğunu söyleyebiliriz. Ortadoğu'daki su bölgeye ve çevre alanlarına aittir" derken bunu en açık biçimde ifade etmiştir. 24
Bu tablonun ortaya koyduğu sonuç, İsrail'in Fırat üzerindeki supolitiğinin Türkiye açısından son derece büyük riskleri içinde barındırdığıdır. Türkiye, İsrail'in GAP'a gösterdiği aşırı ilgiyi bu nedenle ihtiyatla karşılamalıdır. Hele bu GAP ilgisinin bir de Kürt boyutu içermesi, İsrail'in muhtemel bir Kürt Devleti'nin yegane stratejik destekçisi olduğu düşünüldüğünde, ciddi alarm sinyalleri içermektedir.
Bu Kürt boyutunun ilginç bir göstergesi ise, İsrail kaynaklı bir projedir: "Kürt Kibbutzları".
Ancak Nil, belirttiğimiz üzere "Vaadedilmiş Topraklar"ın yalnızca güneybatı sınırını oluşturmaktadır. Bu haritanın kuzeydoğu sınırı, Türkiye'yi çok yakından ilgilendiren Fırat nehri tarafından çizilir. İsrail'in Fırat ile ilgisine baktığımızda ise, Nil'dekine benzer bir durumla karşılaşmak mümkündür.
İsrail'in Nil'in musluğunu kontrol etmek için Etiyopya ile bir tür ittifak kurduğuna ve Etiyopya'nın baraj inşa projelerine destek olduğuna değinmiştik. Benzer bir strateji, İsrail'in, Fırat'ın musluğunu elinde bulunduran Türkiye'ye yakınlaşmasında ve özellikle de Türkiye'nin Fırat üzerindeki denetimini artıracak olan GAP projesine gösterdiği ilgide ortaya çıkmaktadır.
İsrail GAP ile uzun süredir ilgileniyor.
Bu projenin bölge ülkelerinin baskıları nedeniyle Dünya Bankası tarafından finanse edilmeyişi, İsrail'in çeşitli finansman ve teknoloji aktarımı teklifleri ile Türkiye'nin önüne çıkmasını sağladı. İsrail GAP'a ilgisini bölgede arazi alımlarıyla göstermiş tarımsal işbirliği adı altında birçok İsrailli uzman bölgeyi ziyaret etmişti. Tarımsal işbirliğinin üzerinde ısrarla duran İsrailli uzmanlar Türk Tarım Bakanlığı'nda bir "İsrail masası" olması talebinde bile bulunmuşlardı. İsrail'in bu teklifi, GAP'ın başarısı için İsrail'in elinde önemli bir bilgi birikimi olduğunu öne süren İshak Alaton tarafından da tekrar edilmişti.
İsrailliler GAP'la ilgili bütün gelişmelere açık olduklarını 1993 yılında Gaziantep Ticaret Odası'nı ziyaretlerinde de belirtmişlerdi. 20 kişilik İsrailli grup GAP'la ilgili bu ziyaretlerinden çok olumlu sonuçlar aldıklarını da söylemişlerdi. İsrail daha sonra kendi Tarım Bakanlığı'nda GAP'ın ön fizibilite çalışmaları için 300 bin dolar tahsis ettiğini bildirdi. Ayrıca Türkiye'deki devlet çiftliklerinin özelleştirmesi çalışmalarında, İsrail Tarım Bakanlığı yine işbirliği önerdi. Milliyet, 13 Haziran 1995 tarihli "GAP'a Uluslararası İlgi Artıyor" başlıklı haberinde İsrail'in GAP'a yaptığı yatırımları konu edinmişti. naan (İsrail Sulama Sistemleri) ve netafim (İsrail Sulama Firması) adlı İsrail şirketleri gap'a kredi sağlama yarışına girdiler. İsrail'in dünyaca ünlü zirai firmaları olan Cargill, Continental Grain, Philip Brothers, Mark Rich'in temsilcileri de gap bölgesinde incelemelerde bulundular. Ocak 1996'da gap İdaresi Başkanı Olcay Ünver'in İsrailli yetkililerle GAP projesinin birlikte hızlandırılması konusunda yaptığı toplantıda İsrail'in GAP'tan beklentileri açıkça gözlemlendi. Ağustos 96'da ise İsrail Tarım Bakanlığı'nın GAP bölgesinde arazi alımı için başvuruda bulundu. İsrail'in projeye ortak olabilme çabaları, Türkiye-İsrail ikili görüşmelerinin halen önemli bir gündem maddesini oluşturuyor.
İsrail'in eski Ankara Büyükelçisi David Granit de İsrail'in tarımsal işbirliğine hazır olduğunu belirtiyor, İsrail'in sulama ve deniz suyunu kullanılır hale getirme teknolojisindeki üstünlüğü sayesinde "GAP için ideal bir ortak" olabileceğini söylüyor ve ekliyordu: "GAP gibi bilinçli bir bölgesel planlamayı öngören, yöre halkına refah getirecek bir projeye tam destek veriyoruz." 18
İsrail'in bir sonraki Büyükelçisi Zvi Elpeleg de GAP hayranlarındandı. "İsrail'in suya ihtiyacı olduğunu, Türkiye'nin ise su açısından şanslı bir ülke olduğunu" belirten Elpeleg "gelişmiş bir sulama sisteminin kurulması ve bunun tarımda kullanılması durumunda GAP bölgesinin California olacağını" da öne sürmüştü. 19
Türkiye ziyareti sırasında GAP projesini yerinde gören Cumhurbaşkanı Ezer Weizmann'ın da projeye İsrail'in katılımını önermişti. Basındaki haberlere göre, "Fırat Nehri üzerine 21 adet baraj yapımını öngören bu entegre tarım-sanayi projesi, Weizmann'ı çok etkilemiş"ti.20
Öte yandan, "Mossad hesabına çalışan iş adamı" olarak tanınan Shaul Eisenberg de GAP'a yatırım yapmaya hazırlanıyordu.
Eisenberg'in varlığı ile gündeme gelen "Mossad bağlantısı", İsrail'in "tarımsal işbirliği" kavramı ile daha da güçleniyordu. Çünkü "tarımsal işbirliği" görüntüsü, Mossad'ın üçüncü ülkelerle kurduğu bağlantıların kamuflajı olmuştu her zaman. Eski Mossad ajanı Victor Ostrovsky, "Mossad, diğer bütün Afrika ülkelerinde olduğu gibi Güney Afrika'ya da askeri danışmanlar, tarım uzmanları ya da diplomat görüntüsü altında ajanlarını yerleştirdi" diye yazarken buna dikkat çekiyordu. 21
Bu durumda, İsrail'in Türkiye'ye önerdiği "tarımsal işbirliği" teklifi hakkında da ihtiyatlı olmak gerekiyordu. Bu işbirliği çerçevesinde gönderilecek "tarım uzmanları"nın gerçek misyonları çok daha farklı olabilirdi çünkü. İsrailliller, Latin Amerika'daki terörist grupları ya da uyuşturucu baronlarını desteklerken de "tarımsal işbirliği" yaptıklarını söylemişlerdi. 22 Aynısının Güneydoğu'da da yaşanması muhtemeldi. Nitekim Milli Güvenlik Kurulu'nun Güneydoğu'daki gizli ajan trafiğinin yoğunlaştığına dikkat çekmesi 23 ve Güneydoğu'yu çok sayıda İsrailli "turist"in ziyaret etmesi, ister istemez mide bulandırıyordu.
Peki GAP'ın nesi İsrailliler'i bu kadar cezbediyordu? Ekonomik çıkarların dışında, GAP'a gösterilen bu İsrail ve Mossad ilgisinin ne gibi bir stratejik anlamı olabilirdi?
Bu stratejik anlamı görmek, özellikle Nil'deki durum hatırlandığında, zor değildir. İsrail, nasıl Etiyopya'yı Nil sularını kontrol etmek için bir "musluk" olarak gördüyse, Fırat sularını kontrol etmek için de Türkiye'ye ve GAP projesine yanaşmaktadır. Fırat'ın aşağısındaki ülkelerle, yani önce Suriye sonra da Irak'la muhtemel bir çatışmaya girdiğinde, Türkiye'yi kendi safına çekerek bu ülkelere giden suyun musluğunu kısmayı planlamaktadır.
Kısacası İsrail, Türkiye'yi bu kez bir "su kartı" olarak tasarlamaktadır.
İsrail'in su konusundaki gerginliği artırıcı yönde izlediği politikalar da bu amaca matuftur. Yahudi Devleti, hem su konusunda hem de siyasi konularda bölgedeki en "revizyonist" devlet olarak, Türkiye'nin komşularıyla arasındaki su krizinin mümkün olduğunca büyümesini ve böylece bir "su kartı"nın daima gündemde olmasını istemektedir.
Türkiye'nin "olsun, İsrail Suriye'ye karşı bizim yanımızdaymış demek" gibi bir mantığa kapılması ise ki bu mantığın müzmin İsrailseverler tarafından pompalanacağına kuşku yoktur büyük bir yanlış olacaktır. Çünkü unutulmamalıdır ki, İsrail başka diğer pek çok konuda olduğu gibi, su konusunda da ikili oynamaktadır. Üstte sözünü ettiğimiz senaryo, bu ikili oyunun ilk yüzüdür: Suriye İsrail'le çatışmaya yöneldiğinde Türkiye suyun musluğunu kapatması yönünde zorlanacaktır İsrail tarafından.
Ancak bir de ikinci yüz vardır: Eğer Suriye ile İsrail bir anlaşmaya varırlarsa, bu kez İsrail Türkiye'yi Suriye'ye daha fazla su vermeye zorlayacaktır. Çünkü, bir önceki bölümde değindiğimiz gibi, muhtemel bir Suriye-İsrail barışı, Suriye'nin Golan sularını İsrail'e bırakması, buna karşılık da Türkiye'nin Suriye'ye daha fazla bu akıtması formülüne dayanmaktadır. Bu arada Türkiye'nin aşağı ülkelerle suyu "paylaşmasını" öngören "uluslararası sular" tezinin en çok İsrail tarafından desteklendiğini de unutmamak gerekir. Şimon Peres, "Jean Jacques Rousseau gibi, suyun bir insana ya da ülkeye değil, tüm insanlığa ait olduğunu söyleyebiliriz. Ortadoğu'daki su bölgeye ve çevre alanlarına aittir" derken bunu en açık biçimde ifade etmiştir. 24
Bu tablonun ortaya koyduğu sonuç, İsrail'in Fırat üzerindeki supolitiğinin Türkiye açısından son derece büyük riskleri içinde barındırdığıdır. Türkiye, İsrail'in GAP'a gösterdiği aşırı ilgiyi bu nedenle ihtiyatla karşılamalıdır. Hele bu GAP ilgisinin bir de Kürt boyutu içermesi, İsrail'in muhtemel bir Kürt Devleti'nin yegane stratejik destekçisi olduğu düşünüldüğünde, ciddi alarm sinyalleri içermektedir.
Bu Kürt boyutunun ilginç bir göstergesi ise, İsrail kaynaklı bir projedir: "Kürt Kibbutzları".
PALMİYENİN İKİNCİ KÖKÜ; SUDAN
Nil'in Etiyopya'dan sonraki ikinci önemli kökü, Sudan'dır. Ve İsrail, bu kök ile de yakından ilgilidir. Etiyopya gibi Sudan'ı da kendi safına çekememiştir belki; ama bu kez güç kullanarak Nil'in bu ikinci büyük kökünü kurutmaya çalışmıştır.
Mısır ile Sudan, Nil havzasında nehir sularının ortak kullanımı konusunda anlaşma imzalayan ilk ülkelerdir. Bu anlaşma çerçevesinde 1959 yılında Jonglei Kanalı'nın inşaatına başlanmıştı. Bu kanal sayesinde Nil'in suları çok daha hızlı akıtılacak ve Güney Sudan'da bataklıklarda buharlaşmayla kaybedildiği hesaplanan 25-50 milyar m3 su kazanılmış olacaktı. Kanalın açılması ve varolan küçük kanalların derinleştirilip genişletilmesi su akıntısını hızlandıracak ve böylece buharlaşmayı azaltacaktı. Nil'in debisinde önemli bir artış bekleniyordu.
Fakat 1955'de başlayan iç savaş, Jonglei Kanalı projesini baltaladı. İç savaş, Sudan'a egemen olan müslümanlara karşı güneydeki hıristiyan ve animistler tarafından başlatılan bir ayaklanma ile doğmuştu. Ayaklanmayı yürüten Anya-Nya adlı örgüt Jonglei Kanalı'nı kendisine hedef olarak seçti. Savaşın ilerleyen yıllarında da Jonglei Kanalı, bölge halkı için kendisiyle savaştıkları herşeyin sembolü haline geldi. Kanal inşaatlarına sık sık saldırılar düzenlendi.
Ancak bu arada ilginç bir nokta vardı. Güney Sudan'da patlak veren sözkonusu ayaklanmanın arkasında İsrail vardı. Anya-Nya ayaklanması, İsrail'in silahları ve askeri uzmanları tarafından desteklenmişti. Mossad, komşu ülkeler Uganda, Çad, Etiyopya ve Kongo'daki istasyonları aracılığıyla Güneyli ayaklanmacılarla bağlantı kurmuş, Torit kentindeki Mossad merkezinde 30 kadar Anya-Nya gerillası özel eğitimden geçirilmişti. Yahudi Devleti, 3. bölümde daha ayrıntılı olarak değindiğimiz gibi, Güney Sudanlı ayaklanmacılara destek veren en önemli güç konumundaydı.
İşin en önemli yanı ise, İsrail'in desteklediği güneyli gerillaları Jonglei Kanalı'na yapılan saldırılar için teşvik etmesiydi. Dahası, İsrailliler, Jonglei kanal şantiyesinin bombalanmasında da aktif rol almışlardı.
Ve sonunda 1984'te kanalın yapımı durduruldu. Bunda kanalın Güney Sudan halkı için kuzeyin üstünlüğünün simgesi haline gelmesinin rolü büyüktü. Mısır ve Sudan tarafından kanal projesi için harcanan 400 milyon dolar böylece boşa harcanmış oldu. İsrail, böylece Nil'in ikinci büyük kökünü de baltalamış oluyordu. Sudan'dan akan Beyaz Nil kesilmemişti elbette, ama bu nehrin büyük su kaybını engelleyecek olan büyük bir proje engellenmişti.
İsrail'in "palmiye"nin sözkonusu iki kökü Etiyopya ve Sudan üzerinde yaptıklarına bakarak bir değerlendirme yaptığımızda ise, ortaya Mısır'ı sıkıştırmak için geliştirilmiş bir strateji çıkar. İsrail'in bölgedeki amacı Mısır'ın suyunun başını tutan Sudan ve Etiyopya'nın Mısır'la işbirliği yapmalarını engellemek ve Mısır'ı bu ülkeler kanalıyla Nil suyunu kesmekle tehdit etmektir.
Bu stratejinin ise kısa ve uzun vadeli iki ayrı amacı olabilir. Birincisi, İsrail'in Mısır'ı Nil'den kendisine su aktarması yönündeki isteklerine razı etmesidir. Nitekim tüm bu tehditler Mısır üzerinde etkili olmaktadır. 1996 başında sızan bazı haberlere göre, Mısır yönetimi, Nil üzerindeki dolaylı baskılarından vazgeçmesi halinde, İsrail'e, İsrailliler'in Camp David'den beri istedikleri gibi su aktarmayı düşünmektedir. 15
Nil üzerindeki bu stratejinin uzun vadeli amacı ise, bir savaş durumunda Mısır'ın susuz bırakılmasıdır. Böyle bir savaş ise kuvvetle muhtemeldir. Çünkü İsrail Camp David'le beraber "güncel politika" gereği Sina yarımadasından vazgeçmiştir, ama Yehoshafat Harkabi'nin sözünü ettiği "büyük hedef", İsrail için her zaman Sina yarımadasının Nil'e kadar ele geçirilmesidir. Nitekim Oded Yinon'un Camp David'den üç yıl sonra yayınlanan "İsrail İçin Strateji" başlıklı raporu, 3. bölümde değindiğimiz gibi, Mısır'ın "1967 Savaşı sonrasındaki yerine itilmesi"nden söz ederek şöyle diyordu: "İsrail uzun vadede, ekonomik açıdan olsun, enerji rezervi olarak olsun, stratejik öneme sahip olan Sina üzerinde denetimi yeniden sağlamak için doğrudan veya dolaylı harekete geçmek zorunda kalacaktır." 16
Bir başka deyişle, Yinon'un raporuna göre İsrail'in Mısır'ı işgali uzun vadede kaçınılmaz bir gereksinimdi. Nil'in suları üzerine konulan musluklar, işte bu nedenle oldukça önemliydi. Etiyopya kullanılarak Nil'in sularının minimuma indirilmesi, Mısır'ı kuşkusuz felce uğratır, İsrail'e de kolay bir zafer getirirdi. EP dergisinin konu hakkında yayınladığı bir incelemeye göre, "Mısır ve komşuları arasında Nil'in sularının paylaşımı konusunda çıkacak bir savaşta İsrail'in Nil'in sularından faydalanma olanağı yaratacak bir durumu değerlendirmek istemesi hiç de uzak bir ihtimal değil"di. 17
Bu savaş stratejisinin belki de en ilginç yanı ise, Eski Ahit'te çizilen bir savaş senaryosuna tıpatıp benzemesiydi. İşaya kitabında, Mısır'ın kuraklık sayesinde nasıl ele geçirileceği şöyle anlatılıyordu:
Ve sular denizden kesilecek, ve ırmak kesilip kuruyacak. Ve ırmaklar kokacak ve Mısır'ın kanalları boşalıp kuruyacak, kamışla saz olacak. Nil'in yanında, Nil kenarında olan çayırlar ve Nil'in bütün ekilmiş tarlaları kuruyacak, toz olup dağılacak ve yok olacak. Ve balıkçılar ah edecekler ve Nil'e olta atanların hepsi yas tutacaklar ve suların yüzü üzerine ağ yayanlar dövünecekler. Ve Mısırın direkleri parçalanacak. Bütün ücretli işçilerin yürekleri kederli olacak. Orduların Rabbi Mısır için ne tasarladı?...
Ve Mısır'da başın ya da kuyruğun, hurma dalının yahut sazın yapılabileceği bir iş kalmayacak. O gün Mısırlılar kadın gibi olacaklar; ve orduların Rabbinin, üzerlerine elini sallamasından titreyip yılacaklar. Ve Yahuda diyarı Mısır diyarı için bir dehşet olacak; ve onun adı kendisine anılan her adam, ordular Rabbinin ona karşı ettiği niyetten ötürü yılacak." (İşaya, 19/5-18)
Mısır ile Sudan, Nil havzasında nehir sularının ortak kullanımı konusunda anlaşma imzalayan ilk ülkelerdir. Bu anlaşma çerçevesinde 1959 yılında Jonglei Kanalı'nın inşaatına başlanmıştı. Bu kanal sayesinde Nil'in suları çok daha hızlı akıtılacak ve Güney Sudan'da bataklıklarda buharlaşmayla kaybedildiği hesaplanan 25-50 milyar m3 su kazanılmış olacaktı. Kanalın açılması ve varolan küçük kanalların derinleştirilip genişletilmesi su akıntısını hızlandıracak ve böylece buharlaşmayı azaltacaktı. Nil'in debisinde önemli bir artış bekleniyordu.
Fakat 1955'de başlayan iç savaş, Jonglei Kanalı projesini baltaladı. İç savaş, Sudan'a egemen olan müslümanlara karşı güneydeki hıristiyan ve animistler tarafından başlatılan bir ayaklanma ile doğmuştu. Ayaklanmayı yürüten Anya-Nya adlı örgüt Jonglei Kanalı'nı kendisine hedef olarak seçti. Savaşın ilerleyen yıllarında da Jonglei Kanalı, bölge halkı için kendisiyle savaştıkları herşeyin sembolü haline geldi. Kanal inşaatlarına sık sık saldırılar düzenlendi.
Ancak bu arada ilginç bir nokta vardı. Güney Sudan'da patlak veren sözkonusu ayaklanmanın arkasında İsrail vardı. Anya-Nya ayaklanması, İsrail'in silahları ve askeri uzmanları tarafından desteklenmişti. Mossad, komşu ülkeler Uganda, Çad, Etiyopya ve Kongo'daki istasyonları aracılığıyla Güneyli ayaklanmacılarla bağlantı kurmuş, Torit kentindeki Mossad merkezinde 30 kadar Anya-Nya gerillası özel eğitimden geçirilmişti. Yahudi Devleti, 3. bölümde daha ayrıntılı olarak değindiğimiz gibi, Güney Sudanlı ayaklanmacılara destek veren en önemli güç konumundaydı.
İşin en önemli yanı ise, İsrail'in desteklediği güneyli gerillaları Jonglei Kanalı'na yapılan saldırılar için teşvik etmesiydi. Dahası, İsrailliler, Jonglei kanal şantiyesinin bombalanmasında da aktif rol almışlardı.
Ve sonunda 1984'te kanalın yapımı durduruldu. Bunda kanalın Güney Sudan halkı için kuzeyin üstünlüğünün simgesi haline gelmesinin rolü büyüktü. Mısır ve Sudan tarafından kanal projesi için harcanan 400 milyon dolar böylece boşa harcanmış oldu. İsrail, böylece Nil'in ikinci büyük kökünü de baltalamış oluyordu. Sudan'dan akan Beyaz Nil kesilmemişti elbette, ama bu nehrin büyük su kaybını engelleyecek olan büyük bir proje engellenmişti.
İsrail'in "palmiye"nin sözkonusu iki kökü Etiyopya ve Sudan üzerinde yaptıklarına bakarak bir değerlendirme yaptığımızda ise, ortaya Mısır'ı sıkıştırmak için geliştirilmiş bir strateji çıkar. İsrail'in bölgedeki amacı Mısır'ın suyunun başını tutan Sudan ve Etiyopya'nın Mısır'la işbirliği yapmalarını engellemek ve Mısır'ı bu ülkeler kanalıyla Nil suyunu kesmekle tehdit etmektir.
Bu stratejinin ise kısa ve uzun vadeli iki ayrı amacı olabilir. Birincisi, İsrail'in Mısır'ı Nil'den kendisine su aktarması yönündeki isteklerine razı etmesidir. Nitekim tüm bu tehditler Mısır üzerinde etkili olmaktadır. 1996 başında sızan bazı haberlere göre, Mısır yönetimi, Nil üzerindeki dolaylı baskılarından vazgeçmesi halinde, İsrail'e, İsrailliler'in Camp David'den beri istedikleri gibi su aktarmayı düşünmektedir. 15
Nil üzerindeki bu stratejinin uzun vadeli amacı ise, bir savaş durumunda Mısır'ın susuz bırakılmasıdır. Böyle bir savaş ise kuvvetle muhtemeldir. Çünkü İsrail Camp David'le beraber "güncel politika" gereği Sina yarımadasından vazgeçmiştir, ama Yehoshafat Harkabi'nin sözünü ettiği "büyük hedef", İsrail için her zaman Sina yarımadasının Nil'e kadar ele geçirilmesidir. Nitekim Oded Yinon'un Camp David'den üç yıl sonra yayınlanan "İsrail İçin Strateji" başlıklı raporu, 3. bölümde değindiğimiz gibi, Mısır'ın "1967 Savaşı sonrasındaki yerine itilmesi"nden söz ederek şöyle diyordu: "İsrail uzun vadede, ekonomik açıdan olsun, enerji rezervi olarak olsun, stratejik öneme sahip olan Sina üzerinde denetimi yeniden sağlamak için doğrudan veya dolaylı harekete geçmek zorunda kalacaktır." 16
Bir başka deyişle, Yinon'un raporuna göre İsrail'in Mısır'ı işgali uzun vadede kaçınılmaz bir gereksinimdi. Nil'in suları üzerine konulan musluklar, işte bu nedenle oldukça önemliydi. Etiyopya kullanılarak Nil'in sularının minimuma indirilmesi, Mısır'ı kuşkusuz felce uğratır, İsrail'e de kolay bir zafer getirirdi. EP dergisinin konu hakkında yayınladığı bir incelemeye göre, "Mısır ve komşuları arasında Nil'in sularının paylaşımı konusunda çıkacak bir savaşta İsrail'in Nil'in sularından faydalanma olanağı yaratacak bir durumu değerlendirmek istemesi hiç de uzak bir ihtimal değil"di. 17
Bu savaş stratejisinin belki de en ilginç yanı ise, Eski Ahit'te çizilen bir savaş senaryosuna tıpatıp benzemesiydi. İşaya kitabında, Mısır'ın kuraklık sayesinde nasıl ele geçirileceği şöyle anlatılıyordu:
Ve sular denizden kesilecek, ve ırmak kesilip kuruyacak. Ve ırmaklar kokacak ve Mısır'ın kanalları boşalıp kuruyacak, kamışla saz olacak. Nil'in yanında, Nil kenarında olan çayırlar ve Nil'in bütün ekilmiş tarlaları kuruyacak, toz olup dağılacak ve yok olacak. Ve balıkçılar ah edecekler ve Nil'e olta atanların hepsi yas tutacaklar ve suların yüzü üzerine ağ yayanlar dövünecekler. Ve Mısırın direkleri parçalanacak. Bütün ücretli işçilerin yürekleri kederli olacak. Orduların Rabbi Mısır için ne tasarladı?...
Ve Mısır'da başın ya da kuyruğun, hurma dalının yahut sazın yapılabileceği bir iş kalmayacak. O gün Mısırlılar kadın gibi olacaklar; ve orduların Rabbinin, üzerlerine elini sallamasından titreyip yılacaklar. Ve Yahuda diyarı Mısır diyarı için bir dehşet olacak; ve onun adı kendisine anılan her adam, ordular Rabbinin ona karşı ettiği niyetten ötürü yılacak." (İşaya, 19/5-18)
PALMİYENİN BİRİNCİ KÖKÜ; ETİYOPYA
Mavi Nil kanalıyla Mısır'a giden suyun %85'ini kontrol eden Etiyopya'ya "Afrika'nın su kulesi" adı verilmiştir ve Sudan ile Mısır'ı besleyen suyun musluğu onun elindedir. Etiyopya'nın Nil üzerindeki gücü Etiyopya dağlarından çıkan ve sınırları ötesine Somali ve Sudan'a akan onbir nehirdir. Bunlardan en büyüğü olan Mavi Nil, Etiyopya'da Abay adıyla tanınır ve Sudan'a her yıl 50 milyar m3 su akıtır: Bu da asıl Nil'in toplam suyunun yüzde 60'ıdır. Buna ek olarak güneybatıda Sobat Nehri olarak birleşen Baro ve Pibor nehirleri ve kuzeybatıda Atbara'nın kolları sırasıyla Nil sularının yüzde 14 ve 13'ünü oluştururlar.
Kısacası, Mısır'a akan Nil sularının en büyük musluğu Etiyopya'nın elindedir. Etiyopya'nın bu musluk üzerinde oynamaya yönelik her türlü girişimi ise, Mısır'da büyük bir tedirginlik yaratmaktadır.
Bu gerilim özellikle 1980'li yıllarda kendisini hissettirdi, 90'larda ise iyice büyüdü. 1990'daki bir Newsweek, iki ülke arasındaki sözkonusu gerilimi anlatırken şöyle yazmıştı:
Etiyopya-İsrail ilişkileri İsrail'in su politikasının ayrılmaz bir parçası niteliğinde. Mısır'ın Nil nehri ile bir problemi var. Ülke her bakımdan Nil'e bağlı.. Eğer Etiyopya Mavi Nil'den musluk açarsa, Mısır kendi suyunu kaybedebilir. Bu yüzden "Mısır eğer gerekirse Nil'i korumak için savaşır" diyor bir coğrafyacı. Kıdemli bir Batılı diplomat ise "bu konuda şüphe yoktur" diyor. 11
Gerginlik giderek arttı ve Mısır yönetimi Ekim 1991'de yaptığı bir açıklamada Nil'in kendi insiyatifi dışında kontrol altına alınmasına yönelik girişimleri savaş ilanı sayacağını açıkladı. O günden bu yana iki ülke arasında sözkonusu sorun pek çok sert protesto ve "gözdağı"na neden oldu.
Nil üzerindeki bu gerginlik, Nil'den Fırat'a uzanan coğrafya üzerinde hegemonya planları yapan İsrail açısından son derece önemli bir kozdu kuşkusuz.
Aslında İsrailliler bu değerlendirmeyi çok önceden yapmışlardı. 1940'lı yılların sonunda Başbakan David Ben-Gurion tarafından hazırlanan ve sonradan "Gurion Planı" olarak adlandırılan stratejik çerçeve, Türkiye'deki kaynakların kontrolü ile kuzeyden, İsrail'in güneyden, başta Etiyopya olmak üzere bazı Afrika ülkelerinin de güneybatıdan bastırması ile Ortadoğu'daki su ve petrolün kontrol altında tutulmasını öngörüyordu. 12
1950'li yıllarda geliştirilen çevre stratejisi ile desteklenen bu planın uygulanmasında geç kalınmadı. İsrailliler, o yıllardan başlarak Etiyopya ile çok hızlı bir yakınlaşma sürecine girdiler. İki ülke arasında "anti-İslami" bir zeminde gelişen bu ilişkinin detaylarını üçüncü bölümde incelemiştik.
İsrail'in-Etiyopya ittifakının gözle görülür bir su boyutu kazanması ise, Mısır ile İsrail arasındaki Camp David barışından sonra oldu. İsrail Camp David'de tüm bir Sina yarımadasını Mısır'a iade ederken, Enver Sedat'tan yılda 800 milyon m3 Nil suyunu Necef Çölü'ne aktarmasını istemişti. Sedat önce bu teklife sıcak baktı, ama iç muhalefetin de etkisiyle İsrail'in isteği gerçekleşmedi. Yahudi Devleti bundan sonra Nil'i "köklerinden" kontrol altına almaya karar verdi ve birdenbire İsrailli mühendisler, Nil'in akışının % 83'ünü denetleyen Etiyopya'ya baraj yapımı konusunda yardımcı olmaya başladılar. Etiyopya İsrail'in tarım ve sulama uzmanlığı konularındaki yardım teklifini severek kabul etti. İsrailliler, Etiyopya'yı Nil üzerinde barajlar yapmaya yönelttiler. "Afrika'nın su kulesi" olarak bilenen ve Mısır ile Su- dan'a giden suyun musluğunu elinde tutan Etiyopya ile İsrail arasındaki dikkat çekici dostluk, Yahudi Devleti'ne gerektiği takdirde Mısır ve Sudan'ı susuz bırakma imkanı veriyordu. 13
Bu konuda 1991 yılında Mısır parlamentosuna Arap İşleri Komisyonu tara- fından sunulan "Arap Bölgesinde Su Krizi" başlıklı rapor oldukça önemlidir. Raporda İsrail'in Etiyopya ile olan yakın ilişkilerine ve bu ülkeye Nil üzerinde 6 baraj yapımı için verdiği büyük desteklere dikkat çekilmektedir. Buna göre, İsrail Mısır'a giren su üzerinde doğrudan doğruya etki sahibi olmaktadır. Raporda İsrail'in "Nil'in stratejik kaynaklarını kuşatarak Mısır'ın güney savunma hatlarını yarmaya çalıştığı" vurgulanmaktadır. Rapora göre, İsrail'in Etiyopya'ya yaptığı yardımlar, doğrudan doğruya Mavi Nil'in denetimini ele geçirmek ve bu yolla Mısır'a baskı yapmak içindir. 14 .
Mısır İsrail'in bu tutumu karşısında "Varaa el-Hudud" olarak anılan askeri planlarını gündeme sokmuştur. Bu planlar geleneksel olarak Nil sularıyla ilişkilidir. Aida Planı, iç savaşın sona ermesiyle Addis Ababa'da yeni bir hükümetin eski sulama planlarını canlandırıp yeni barajlar kurması durumunda Etiyopya'ya müdahale planıdır. Mısırlılar, Mavi Nil'e yönelen tehditten ve İsrailliler'in Etiyopya'ya verdikleri yardımdan kaygı duymaktadırlar.
Kısacası İsrail, bir "palmiye" olan Nil'in ilk ve en büyük kökü üzerinde ciddi bir etki elde etmiş bulunmaktadır.
Kısacası, Mısır'a akan Nil sularının en büyük musluğu Etiyopya'nın elindedir. Etiyopya'nın bu musluk üzerinde oynamaya yönelik her türlü girişimi ise, Mısır'da büyük bir tedirginlik yaratmaktadır.
Bu gerilim özellikle 1980'li yıllarda kendisini hissettirdi, 90'larda ise iyice büyüdü. 1990'daki bir Newsweek, iki ülke arasındaki sözkonusu gerilimi anlatırken şöyle yazmıştı:
Etiyopya-İsrail ilişkileri İsrail'in su politikasının ayrılmaz bir parçası niteliğinde. Mısır'ın Nil nehri ile bir problemi var. Ülke her bakımdan Nil'e bağlı.. Eğer Etiyopya Mavi Nil'den musluk açarsa, Mısır kendi suyunu kaybedebilir. Bu yüzden "Mısır eğer gerekirse Nil'i korumak için savaşır" diyor bir coğrafyacı. Kıdemli bir Batılı diplomat ise "bu konuda şüphe yoktur" diyor. 11
Gerginlik giderek arttı ve Mısır yönetimi Ekim 1991'de yaptığı bir açıklamada Nil'in kendi insiyatifi dışında kontrol altına alınmasına yönelik girişimleri savaş ilanı sayacağını açıkladı. O günden bu yana iki ülke arasında sözkonusu sorun pek çok sert protesto ve "gözdağı"na neden oldu.
Nil üzerindeki bu gerginlik, Nil'den Fırat'a uzanan coğrafya üzerinde hegemonya planları yapan İsrail açısından son derece önemli bir kozdu kuşkusuz.
Aslında İsrailliler bu değerlendirmeyi çok önceden yapmışlardı. 1940'lı yılların sonunda Başbakan David Ben-Gurion tarafından hazırlanan ve sonradan "Gurion Planı" olarak adlandırılan stratejik çerçeve, Türkiye'deki kaynakların kontrolü ile kuzeyden, İsrail'in güneyden, başta Etiyopya olmak üzere bazı Afrika ülkelerinin de güneybatıdan bastırması ile Ortadoğu'daki su ve petrolün kontrol altında tutulmasını öngörüyordu. 12
1950'li yıllarda geliştirilen çevre stratejisi ile desteklenen bu planın uygulanmasında geç kalınmadı. İsrailliler, o yıllardan başlarak Etiyopya ile çok hızlı bir yakınlaşma sürecine girdiler. İki ülke arasında "anti-İslami" bir zeminde gelişen bu ilişkinin detaylarını üçüncü bölümde incelemiştik.
İsrail'in-Etiyopya ittifakının gözle görülür bir su boyutu kazanması ise, Mısır ile İsrail arasındaki Camp David barışından sonra oldu. İsrail Camp David'de tüm bir Sina yarımadasını Mısır'a iade ederken, Enver Sedat'tan yılda 800 milyon m3 Nil suyunu Necef Çölü'ne aktarmasını istemişti. Sedat önce bu teklife sıcak baktı, ama iç muhalefetin de etkisiyle İsrail'in isteği gerçekleşmedi. Yahudi Devleti bundan sonra Nil'i "köklerinden" kontrol altına almaya karar verdi ve birdenbire İsrailli mühendisler, Nil'in akışının % 83'ünü denetleyen Etiyopya'ya baraj yapımı konusunda yardımcı olmaya başladılar. Etiyopya İsrail'in tarım ve sulama uzmanlığı konularındaki yardım teklifini severek kabul etti. İsrailliler, Etiyopya'yı Nil üzerinde barajlar yapmaya yönelttiler. "Afrika'nın su kulesi" olarak bilenen ve Mısır ile Su- dan'a giden suyun musluğunu elinde tutan Etiyopya ile İsrail arasındaki dikkat çekici dostluk, Yahudi Devleti'ne gerektiği takdirde Mısır ve Sudan'ı susuz bırakma imkanı veriyordu. 13
Bu konuda 1991 yılında Mısır parlamentosuna Arap İşleri Komisyonu tara- fından sunulan "Arap Bölgesinde Su Krizi" başlıklı rapor oldukça önemlidir. Raporda İsrail'in Etiyopya ile olan yakın ilişkilerine ve bu ülkeye Nil üzerinde 6 baraj yapımı için verdiği büyük desteklere dikkat çekilmektedir. Buna göre, İsrail Mısır'a giren su üzerinde doğrudan doğruya etki sahibi olmaktadır. Raporda İsrail'in "Nil'in stratejik kaynaklarını kuşatarak Mısır'ın güney savunma hatlarını yarmaya çalıştığı" vurgulanmaktadır. Rapora göre, İsrail'in Etiyopya'ya yaptığı yardımlar, doğrudan doğruya Mavi Nil'in denetimini ele geçirmek ve bu yolla Mısır'a baskı yapmak içindir. 14 .
Mısır İsrail'in bu tutumu karşısında "Varaa el-Hudud" olarak anılan askeri planlarını gündeme sokmuştur. Bu planlar geleneksel olarak Nil sularıyla ilişkilidir. Aida Planı, iç savaşın sona ermesiyle Addis Ababa'da yeni bir hükümetin eski sulama planlarını canlandırıp yeni barajlar kurması durumunda Etiyopya'ya müdahale planıdır. Mısırlılar, Mavi Nil'e yönelen tehditten ve İsrailliler'in Etiyopya'ya verdikleri yardımdan kaygı duymaktadırlar.
Kısacası İsrail, bir "palmiye" olan Nil'in ilk ve en büyük kökü üzerinde ciddi bir etki elde etmiş bulunmaktadır.
NİL ÜZERİNDEKİ SUPOLİTİK
Kitabın ikinci bölümünde İsrailliler'in büyük bir çoğunlukla üzerinde ittifak ettikleri "Tevratsal sınırlar"a değinirken, bu sınırlarla çizilen coğrafyanın Nil ve Fırat nehirleri arasında uzandığına değinmiştik. Nitekim Nil, Fırat ve bu ikisinin arasındaki su kaynakları, Siyonist hareketin başından bu yana İsrail liderlerinin başlıca hedefleri arasında yer almıştır.
Bu konuyu Arap yazar Arkam Zubi Yahudiler'in Arap Suları Üzerindeki Mücadeleleri: Eski Bir Tevrat Rüyası ve Bunu Gerçekleştirme Çabaları adlı kitabın- da uzun uzadıya inceler. Zubi, Arap sularının fethedilmesinin Muharref Tevrat'ta her Yahudiye emredilen bir vecibe olduğunu hatırlatır ve M. Tevrat'ın Yeremya 46/10. ve İşaya 29/25-26 ayetlerine gönderme yaparak "Yahudi Tanrısı'nın kafir Fırat bölgesi halkına karşı girişilen her savaşta Yahudiler'in koruyuculuğunu üstleneceği, savaşın ise bu kafir haklar için Tanrı'nın bir gazabı olacağı" şeklindeki inanca dikkat çeker.
Önemli olan ise, kuşkusuz, bu "dini perspektif"in İsrail'in somut politikalarıyla ne denli örtüştüğüdür.
Bu sorunun cevabına baktığımızda ise, önemli bir sonuçla karşılaşırız. İsrail, hem sözkonusu dini perspektifin bir sonucu, ama ondan daha çok somut jeostratejik gerçeklerin bir ürünü olarak, gerçekten de Nil'den Fırat'a uzanan bir "su vizyonu"na sahiptir.
İsrail askeri istihbarat servisi AMAN'ın eski şeflerinden Yehoshafat Harkabi, Israel's Fateful Hour adlı kitabında, Ortadoğu'daki ülkelerin dış politikalarının iki ayrı boyut üzerinde seyrettiğini anlatır. Harkabi'ye göre, bir "büyük hedef" (grand design) vardır, bir de güncel dış politika. Bir ülke, "büyük hedef"i bir diğer ülkeyi yok etmek ya da onun topraklarını işgal etmek olduğu halde, güncel dış politikasında onunla anlaşabilir, hatta onunla barış bile yapabilir. Harkabi, buna örnek olarak Enver Sedat'ı verir. Ona göre Enver Sedat, güncel dış politikanın pragmatik bir gereği olarak İsrail'le Camp David barışını imzalamıştır, ama İsrail'i yok etmek olarak özetlenebilecek Arap "büyük hedef"inden caymamıştır. Harkabi, İsrail'le barışa yanaşan bazı Araplar'ın sözkonusu "büyük hedef"ten caydıklarını, ama önemli bir bölümünün de bu hedefi koruduklarını belirtir. 10
Harkabi, İsrail'in "büyük hedef"inin ne olduğu konusunu ustaca geçiştirir, ama bunun ne olduğunu başka kaynaklardan biliyoruz. Yahudi Devleti'nin nihai hedefi, Nil'den Fırat'a uzanan coğrafya üzerinde egemenlik sağlamaktır. Bu egemenliğin bir boyutu da, bu coğrafyanın sularını denetim altına alabilmektir.
Haritadaki ilk önemli ayak, Nil nehridir. Bazıları, İsrail'in 1967'de işgal ettiği Sina yarımadasını 1978 yılındaki Camp David barışı ile Mısır'a geri verdiğini, dolayısıyla Nil üzerinde bir iddiası olmadığını düşünebilirler. Oysa gerçekler daha farklıdır. İsrail'in "büyük hedef"i ile güncel dış politikaları birbirinden farklıdır çünkü.
Bir deyişe göre Nil Mısır'dır ve Mısır Nil'dir. Mısır için bu denli hayati olan nehrin jeopolitik konumunu, en iyi Winston Churchill tasvir etmişti. İngiliz lideri, "Nehir Savaşı" adlı kitabında Nil'i; kökleri orta Afrika'da Victoria, Albert ve Kenya göllerinde uzun gövdesi Sudan ve Mısır'da ve dalları kuzey Mısır'daki deltada yer alan dev bir palmiyeye benzetmiş ve şöyle demişti: "Kökler kesilecek olursa dallar kuruyacak ve ağacın geri kalan kısmı da çürüyüp ölecektir."
Bu, şu demektir: Mısır'ı Nil suları hakkında tehdit etmenin yegane yolu, Nil'in iki "kökünü" elinde tutan Sudan ve Etiyopya'yı kullanmaktır. Ya da Winston Churchill'in deyimiyle "palmiyeyi köklerinden kesmek". Nitekim İsrail, uzun bir zamandır gerçekten de bunu yapmaya çalışmaktadır.
Bu konuyu Arap yazar Arkam Zubi Yahudiler'in Arap Suları Üzerindeki Mücadeleleri: Eski Bir Tevrat Rüyası ve Bunu Gerçekleştirme Çabaları adlı kitabın- da uzun uzadıya inceler. Zubi, Arap sularının fethedilmesinin Muharref Tevrat'ta her Yahudiye emredilen bir vecibe olduğunu hatırlatır ve M. Tevrat'ın Yeremya 46/10. ve İşaya 29/25-26 ayetlerine gönderme yaparak "Yahudi Tanrısı'nın kafir Fırat bölgesi halkına karşı girişilen her savaşta Yahudiler'in koruyuculuğunu üstleneceği, savaşın ise bu kafir haklar için Tanrı'nın bir gazabı olacağı" şeklindeki inanca dikkat çeker.
Önemli olan ise, kuşkusuz, bu "dini perspektif"in İsrail'in somut politikalarıyla ne denli örtüştüğüdür.
Bu sorunun cevabına baktığımızda ise, önemli bir sonuçla karşılaşırız. İsrail, hem sözkonusu dini perspektifin bir sonucu, ama ondan daha çok somut jeostratejik gerçeklerin bir ürünü olarak, gerçekten de Nil'den Fırat'a uzanan bir "su vizyonu"na sahiptir.
İsrail askeri istihbarat servisi AMAN'ın eski şeflerinden Yehoshafat Harkabi, Israel's Fateful Hour adlı kitabında, Ortadoğu'daki ülkelerin dış politikalarının iki ayrı boyut üzerinde seyrettiğini anlatır. Harkabi'ye göre, bir "büyük hedef" (grand design) vardır, bir de güncel dış politika. Bir ülke, "büyük hedef"i bir diğer ülkeyi yok etmek ya da onun topraklarını işgal etmek olduğu halde, güncel dış politikasında onunla anlaşabilir, hatta onunla barış bile yapabilir. Harkabi, buna örnek olarak Enver Sedat'ı verir. Ona göre Enver Sedat, güncel dış politikanın pragmatik bir gereği olarak İsrail'le Camp David barışını imzalamıştır, ama İsrail'i yok etmek olarak özetlenebilecek Arap "büyük hedef"inden caymamıştır. Harkabi, İsrail'le barışa yanaşan bazı Araplar'ın sözkonusu "büyük hedef"ten caydıklarını, ama önemli bir bölümünün de bu hedefi koruduklarını belirtir. 10
Harkabi, İsrail'in "büyük hedef"inin ne olduğu konusunu ustaca geçiştirir, ama bunun ne olduğunu başka kaynaklardan biliyoruz. Yahudi Devleti'nin nihai hedefi, Nil'den Fırat'a uzanan coğrafya üzerinde egemenlik sağlamaktır. Bu egemenliğin bir boyutu da, bu coğrafyanın sularını denetim altına alabilmektir.
Haritadaki ilk önemli ayak, Nil nehridir. Bazıları, İsrail'in 1967'de işgal ettiği Sina yarımadasını 1978 yılındaki Camp David barışı ile Mısır'a geri verdiğini, dolayısıyla Nil üzerinde bir iddiası olmadığını düşünebilirler. Oysa gerçekler daha farklıdır. İsrail'in "büyük hedef"i ile güncel dış politikaları birbirinden farklıdır çünkü.
Bir deyişe göre Nil Mısır'dır ve Mısır Nil'dir. Mısır için bu denli hayati olan nehrin jeopolitik konumunu, en iyi Winston Churchill tasvir etmişti. İngiliz lideri, "Nehir Savaşı" adlı kitabında Nil'i; kökleri orta Afrika'da Victoria, Albert ve Kenya göllerinde uzun gövdesi Sudan ve Mısır'da ve dalları kuzey Mısır'daki deltada yer alan dev bir palmiyeye benzetmiş ve şöyle demişti: "Kökler kesilecek olursa dallar kuruyacak ve ağacın geri kalan kısmı da çürüyüp ölecektir."
Bu, şu demektir: Mısır'ı Nil suları hakkında tehdit etmenin yegane yolu, Nil'in iki "kökünü" elinde tutan Sudan ve Etiyopya'yı kullanmaktır. Ya da Winston Churchill'in deyimiyle "palmiyeyi köklerinden kesmek". Nitekim İsrail, uzun bir zamandır gerçekten de bunu yapmaya çalışmaktadır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)