12 Ekim 2009 Pazartesi
SONSÖZ
Diplomaside, "akılcı bir dış politika ideolojiye dayanmamalıdır" diye bir kabul vardır. "Realpolitik"in temel esaslarından biri olan bu kabule göre, bir devletin resmi ideolojisi, onun diğer ülkelerle olan ilişkilerinde belirleyici bir rol oynamamalıdır. Aslolan bir devletin temsilcisi olduğu milletin ulusal çıkarlarıdır ve dış politika bu ulusal çıkarlara göre yönetilmelidir.
Bir başka deyişle, bir ülke, diğer ülkelerle olan ilişkilerinde, o ülkelerin kendi resmi ideolojisine yakın olup olmayışına değil, o ülkelerden elde edeceği menfaate bakmalıdır. Bu mantığa göre, kapitalist bir devlet sosyalist bir devletle son derece iyi ilişkiler geliştirebilir; bunda hiç bir gariplik yoktur. Aynı şekilde demokratik bir devlet bir monarşiyle yakın bağlara sahip olabilir. Ülkelerin rejimleri ve resmi ideolojileri kendi iç işleridir ve ülkeler birbirlerinin iç işlerine değil, dış politikalarına ilgi duymalıdırlar.
Bu şekilde özetleyebileceğimiz dış politika yaklaşımını "pragmatik" ya da "rasyonel" dış politika olarak tanımlayabiliriz.
Bunun karşısında olan bir ikinci yaklaşım ise, ideolojinin dış politikada belirleyici olmasını savunur. Soğuk Savaş döneminde dünyaya egemen olan yaklaşım da genellikle en azından görünüşte bu olmuştu. Dünyanın iki bloka ayrılarak birinin Amerikan diğerinin de Sovyet kamplarına dahil olmaları, pragmatik tercihlerin değil, ideolojik ayrımların bir sonucuydu. Küba'nın yanıbaşındaki ABD ile ticari ilişkilerini geliştirmesi, SSCB'ye yakınlaşmasından çok daha rasyonel bir tercih olurdu; ama ideolojik kamplaşma hem ABD hem de Küba tarafında buna izin vermedi.
Bu iki tarz-ı siyaset arasındaki ayrıma dikkat etmek son derece önemlidir. Özellikle de bu kitapta ele aldığımız konu açısından. Çünkü bu kitapta savunulan ana fikirlerden biri, Türkiye'nin İsrail'le yakınlaşmasının hatalı bir stratejik tercih olduğudur ve bu düşünceyi savununlar şimdiye kadar sık sık "ideolojik dış politika" yapmak ya da tasarlamakla itham edilmişlerdir. Aslında yalnızca Türkiye'de değil, başta ABD olmak üzere diğer pek çok ülkede, "İsrail'e gereğinden fazla yakınlaşıyoruz" diyenler, ideolojik dış politika sahibi sayılmışlardır.*
Oysa bizim bu kitapta incelediğimiz bilgiler, Türkiye'nin İsrail'e paralel bir Ortadoğu politikası oluşturmasının yanlışlığını tümüyle rasyonel bir çerçevede ortaya koymaktadır: İsrail, Ortadoğu'daki varlığını daimi bir tehdit altında görmekte ve bu nedenle de 1950'lerden bu yana bu coğrafyadaki devletlerin içindeki azınlık isyanlarını desteklemekte, böylece bölgeyi irili-ufaklı mini devletlere bölmeyi hedeflemektedir. Bu nedenle, Ortadoğu devletleri içinde bölgede bir Kürt Devleti oluşmasını isteyen yegane ülke İsrail'dir. Dahası, 1960'lı yıllardan bu yana bu hedefe yönelik somut politikalar uygulamaktadır. ABD'nin Kürt Devleti projesine destek vermesinin arkasında da asıl olarak İsrail'in bu ülke üzerindeki etkisi vardır. Türkiye'nin kendi toprak bütünlüğünü etkilemeyeceğini umarak bir komşu ülkede özellikle Irak'ta bir Kürt Devleti kurulmasına onay vermesi ise bir aldanma olacak- tır; dışarda kurulacak bir Kürt Devleti'nin bir "domino etkisi" yaratarak Türkiye'ye uzanmaması mümkün değildir. Dolasıyla Türkiye'nin kendi toprak bütünlüğüne tehdit oluşturacak bir projenin en büyük destekçisi ile stratejik ortak haline gelmeye çalışması, büyük bir hatadır. İsrail'in su sorunu konusundaki tavrı ise tam tamına Türkiye'nin politikalarının zıttıdır.
Bunlara dayanarak Türkiye'nin İsrail'e yakınlaşma daha doğrusu İsrail'in eksenine girme sürecine karşı çıkmak ise, ideolojik değil tümüyle rasyonel ve pragmatik bir tutumdur.
Ve bu durum bizi bir başka sonuca ulaştırmaktadır: İsrail'i ve İsrail'in eksenine girme sürecini eleştirmek ideolojik bir tavır olmadığına göre, asıl bu tavrı ideolojik bir saplantı gibi göstermeye çalışan ve İsrail'in gönüllü propagandacılığını yürüten çevrelerin hareket noktası ideolojik olmalıdır. "En iyi savunma saldırıdır" prensibi ile hareket etmektedirler ve kendi ideolojik dış politika tercihlerini kendilerini eleştirenleri suçlayarak örtmek gayretindedirler.
Sözkonusu çevrelerin İsrail'de buldukları ideolojik tatmin ise, Yahudi Dev- leti'nin Ortadoğu'da ve hatta dünya genelinde İslam'a karşı aldığı tavırdır. İsrail'in Hıttin Korkusu'nun kaynağı dünya müslümanlarıdır ve bu müslümanların siyasi gücünü en aza indirgemek için sistemli bir mücadele yürütmektedir. Özellikle Soğuk Savaş'ın bitiminin ardından ortaya konan "Batı İslam'a karşı" senaryolarının arkasında, Yahudi Devleti'nin Batılı uzantıları vardır. İsrail, Kudüs İbrani Üniversitesi'nden Israel Shahak'ın ifadeleriyle, "anti-İslami bir Haçlı Seferi'nin liderliğini yapmaya" soyunmakta ya da İsrail'in Yediot Ahronot gazetesinin yorumcusu Nahum Barnea'ya göre "İslami düşmana karşı girişilecek olan savaşta Batı'nın öncülüğünü yapmak hedefinde" ilerlemektedir. 1
Dolayısıyla sözkonusu çevrelerin ki bunların başında bir kaç büyük medya grubu gelmektedir. İsrail yanlısı dış politikalarda gösterdikleri ısrar, bu politikaların Türkiye'nin ulusal çıkarlarına vereceğini düşündükleri kazançlara dayanmamaktadır. Ustaca gözlerden kaçırılan bu gerçeğin bilinmesi ve hatırda tutulması, son derece önemlidir.
Umarız bu kitabın sağlayacağı önemli kazançlardan biri de bu olacaktır.
... Sen yücesin, bize öğrettiğinden
başka bizim hiçbir bilgimiz yok. Gerçekten Sen, herşeyi bilen,
hüküm ve hikmet sahibi olansın.
(Bakara Suresi, 32)
Bir başka deyişle, bir ülke, diğer ülkelerle olan ilişkilerinde, o ülkelerin kendi resmi ideolojisine yakın olup olmayışına değil, o ülkelerden elde edeceği menfaate bakmalıdır. Bu mantığa göre, kapitalist bir devlet sosyalist bir devletle son derece iyi ilişkiler geliştirebilir; bunda hiç bir gariplik yoktur. Aynı şekilde demokratik bir devlet bir monarşiyle yakın bağlara sahip olabilir. Ülkelerin rejimleri ve resmi ideolojileri kendi iç işleridir ve ülkeler birbirlerinin iç işlerine değil, dış politikalarına ilgi duymalıdırlar.
Bu şekilde özetleyebileceğimiz dış politika yaklaşımını "pragmatik" ya da "rasyonel" dış politika olarak tanımlayabiliriz.
Bunun karşısında olan bir ikinci yaklaşım ise, ideolojinin dış politikada belirleyici olmasını savunur. Soğuk Savaş döneminde dünyaya egemen olan yaklaşım da genellikle en azından görünüşte bu olmuştu. Dünyanın iki bloka ayrılarak birinin Amerikan diğerinin de Sovyet kamplarına dahil olmaları, pragmatik tercihlerin değil, ideolojik ayrımların bir sonucuydu. Küba'nın yanıbaşındaki ABD ile ticari ilişkilerini geliştirmesi, SSCB'ye yakınlaşmasından çok daha rasyonel bir tercih olurdu; ama ideolojik kamplaşma hem ABD hem de Küba tarafında buna izin vermedi.
Bu iki tarz-ı siyaset arasındaki ayrıma dikkat etmek son derece önemlidir. Özellikle de bu kitapta ele aldığımız konu açısından. Çünkü bu kitapta savunulan ana fikirlerden biri, Türkiye'nin İsrail'le yakınlaşmasının hatalı bir stratejik tercih olduğudur ve bu düşünceyi savununlar şimdiye kadar sık sık "ideolojik dış politika" yapmak ya da tasarlamakla itham edilmişlerdir. Aslında yalnızca Türkiye'de değil, başta ABD olmak üzere diğer pek çok ülkede, "İsrail'e gereğinden fazla yakınlaşıyoruz" diyenler, ideolojik dış politika sahibi sayılmışlardır.*
Oysa bizim bu kitapta incelediğimiz bilgiler, Türkiye'nin İsrail'e paralel bir Ortadoğu politikası oluşturmasının yanlışlığını tümüyle rasyonel bir çerçevede ortaya koymaktadır: İsrail, Ortadoğu'daki varlığını daimi bir tehdit altında görmekte ve bu nedenle de 1950'lerden bu yana bu coğrafyadaki devletlerin içindeki azınlık isyanlarını desteklemekte, böylece bölgeyi irili-ufaklı mini devletlere bölmeyi hedeflemektedir. Bu nedenle, Ortadoğu devletleri içinde bölgede bir Kürt Devleti oluşmasını isteyen yegane ülke İsrail'dir. Dahası, 1960'lı yıllardan bu yana bu hedefe yönelik somut politikalar uygulamaktadır. ABD'nin Kürt Devleti projesine destek vermesinin arkasında da asıl olarak İsrail'in bu ülke üzerindeki etkisi vardır. Türkiye'nin kendi toprak bütünlüğünü etkilemeyeceğini umarak bir komşu ülkede özellikle Irak'ta bir Kürt Devleti kurulmasına onay vermesi ise bir aldanma olacak- tır; dışarda kurulacak bir Kürt Devleti'nin bir "domino etkisi" yaratarak Türkiye'ye uzanmaması mümkün değildir. Dolasıyla Türkiye'nin kendi toprak bütünlüğüne tehdit oluşturacak bir projenin en büyük destekçisi ile stratejik ortak haline gelmeye çalışması, büyük bir hatadır. İsrail'in su sorunu konusundaki tavrı ise tam tamına Türkiye'nin politikalarının zıttıdır.
Bunlara dayanarak Türkiye'nin İsrail'e yakınlaşma daha doğrusu İsrail'in eksenine girme sürecine karşı çıkmak ise, ideolojik değil tümüyle rasyonel ve pragmatik bir tutumdur.
Ve bu durum bizi bir başka sonuca ulaştırmaktadır: İsrail'i ve İsrail'in eksenine girme sürecini eleştirmek ideolojik bir tavır olmadığına göre, asıl bu tavrı ideolojik bir saplantı gibi göstermeye çalışan ve İsrail'in gönüllü propagandacılığını yürüten çevrelerin hareket noktası ideolojik olmalıdır. "En iyi savunma saldırıdır" prensibi ile hareket etmektedirler ve kendi ideolojik dış politika tercihlerini kendilerini eleştirenleri suçlayarak örtmek gayretindedirler.
Sözkonusu çevrelerin İsrail'de buldukları ideolojik tatmin ise, Yahudi Dev- leti'nin Ortadoğu'da ve hatta dünya genelinde İslam'a karşı aldığı tavırdır. İsrail'in Hıttin Korkusu'nun kaynağı dünya müslümanlarıdır ve bu müslümanların siyasi gücünü en aza indirgemek için sistemli bir mücadele yürütmektedir. Özellikle Soğuk Savaş'ın bitiminin ardından ortaya konan "Batı İslam'a karşı" senaryolarının arkasında, Yahudi Devleti'nin Batılı uzantıları vardır. İsrail, Kudüs İbrani Üniversitesi'nden Israel Shahak'ın ifadeleriyle, "anti-İslami bir Haçlı Seferi'nin liderliğini yapmaya" soyunmakta ya da İsrail'in Yediot Ahronot gazetesinin yorumcusu Nahum Barnea'ya göre "İslami düşmana karşı girişilecek olan savaşta Batı'nın öncülüğünü yapmak hedefinde" ilerlemektedir. 1
Dolayısıyla sözkonusu çevrelerin ki bunların başında bir kaç büyük medya grubu gelmektedir. İsrail yanlısı dış politikalarda gösterdikleri ısrar, bu politikaların Türkiye'nin ulusal çıkarlarına vereceğini düşündükleri kazançlara dayanmamaktadır. Ustaca gözlerden kaçırılan bu gerçeğin bilinmesi ve hatırda tutulması, son derece önemlidir.
Umarız bu kitabın sağlayacağı önemli kazançlardan biri de bu olacaktır.
... Sen yücesin, bize öğrettiğinden
başka bizim hiçbir bilgimiz yok. Gerçekten Sen, herşeyi bilen,
hüküm ve hikmet sahibi olansın.
(Bakara Suresi, 32)
GÜNEYDOĞU'YA İSRAİL MODELİ: KÜRT KİBBUTZLARI!...
Kibbutzlar, Siyonist hareketin Filistin'e getirdiği en ilginç ve önemli uygulamalardan biriydi. Kısaca "kollektif tarım çiftlikleri" olarak özetlenebilecek olan kibbutzlar, gerek İsrail'in kurulmasından önce, gerekse daha sonra önemli roller ifa ettiler. Sosyalist bir üretim modelinin sınırlı bir alanda uygulaması olan bu çiftlikler, İsrail'e özgü bir model olarak bilindiler her zaman.
Ateş adlı haftalık derginin 10 Eylül 1994 tarihli sayısında yayınlanan bir haber, bu nedenle oldukça ilginçti. "Güneydoğu'ya İsrail Modeli: Kürt Kibbutzları Kuruluyor" başlığıyla verilen haberde, şunlar yazılıydı:
İsrail-Türkiye yakınlaşmasına bir türlü anlam veremeyen medya, İsrail'den olsa olsa terör uzmanlığı konusunda yardım alınır düşüncesiyle "Mossad-MiT işbirliği", "Apo'yu Mossad halledecek" gibi manşetler attılar... (Oysa) diplomatlara göre, Türkiye-İsrail yakınlaşmasının altında terör işbirliği aramak son derece yanlıştı. İsrail... hiçbir ülkeye anti-terör sırlarını vermekten yana değildi. Onların yeni Ortadoğu düzeninde Türkiye'ye siyasi danışmanlık yapmaktan başka bir niyetleri yoktu... Uzmanlar kolları sıvadılar ve bölgeyi bir kez de ekonomik bakışla taradılar. Urfa ile Diyarbakır pilot bölge seçildi. Projeden çok hoşlanan ABD ise "insan hakları, hık mık" demeden Urfa Havaalanı kredisini verdi... İsrail'de yaşayan ve 1992'den bu yana bölgede düzenlenen her "turistik gezi"ye katılmış olan İsrailli Kürt Yahudilerden sağlanacak kredi, Türkiye Zirai Donatım Kurumu ve Ziraat Bankası tarafından organize edilecekti... Kürtlere düşkünlüğü ile nam salan Bayan Mitterand'ın da pek soğuk bakmayacağı sanılıyordu.
... Kibbutz projesinin İsrailli Kürt işadamları tarafından finanse edilmesi ise, plana göre Kürtlerin bu uygulamaya daha sıcak bakmalarını sağlayacak. İsrail Dev- leti'nin kurulmasından sonra Güneydoğu'dan göçüp İsrail'e yerleşen Kürt Yahudileri, finanse etmenin yanısıra, kibbutzlardan sağlanan ürünleri pazarlama hakkını da elde etmiş olacaklar. Kısacası İsrail, Güneydoğu üzerinden dünyaya açılmayı hedefliyor.
Görüldüğü gibi Ateş'in haberindeki bilgiler son derece ilginçti. Güneydoğu'daki İsrail modelini finanse edecek olanlar, İsrailli Kürt Yahudileriydi. Ve bu Yahudiler, son yıllarda bölgeye düzenlenen sözde "turistik" gezilerin müdavimiydiler. (Oysa bu "turistik" gezilerin gerçekte istihbarat servisi elemanları tarafından yapıldığı ve bu yolla da Güneydoğu'da "ajanların cirit attığı" biliniyor. Ünlü CIA ajanı Paul Henze de bu tür "turistik" (!) gezilerle Güneydoğu'da uzun süre dolaşmıştı).
Ateş'in haberinde bir de Aytunç Altındal'ın konu ile ilgili yorumları verilmişti. Altındal, "benim endişem şurada, oradaki İslami gelişmeyi engellemek için böyle bir projeye girmek uygun mu, değil mi?" dedikten sonra da, "ortada geçmişten gelen bir Kürtçülük anlayışı vardır ki, bu daha büyük bir tehlikedir. Zaten bana göre Amerika'nın kibbutz dayatması biraz da bunu körüklemek için planlanmıştır" diye eklemişti.
Ateş dergisinin haberi biraz "sakıncalı" bulunmuş olacak ki, dergi bir daha çıkmadı. "Kürt Kibbutzları" ile ilgili haberin çıktığı sayı, derginin ilk ve son sayısı oldu. Bu arada sözkonusu haberden kısa bir süre sonra bir ilginç gerçek daha ortaya çıktı: Türkiye'den İsrail'e göç etmiş olan Yahudi ailelerden bir kısmı Türkiye'ye geri dönerek Urfa bölgesine yerleşmişlerdi. Oysa normalde İsrail'den Türkiye'ye geri dönen bu Yahudiler'in eski yerleri olan İstanbul'a yerleşmeleri beklenirdi. Urfa gibi İstanbul'un yanında pek de cazip olmayan bir bölgeyi seçmeleri ise Ferruh Sezgin'in de dikkat çektiği gibi ancak İsrail Devleti'nin onlara bu direktifi vermiş olması ile açıklanabilirdi.
Tüm bunlar İsrail'in Türkiye'nin Güneydoğu'suna karşı oldukça mide bulandırıcı bir ilgi taşıdığının göstergeleriydi. Ağustos 1995'te atanan İsrail'in yeni Ankara Büyükelçisi Zvi Elpeleg'in basına söylediği "Türkiye'de su da bol, toprak da, ancak bizde her ikisi de yok" şeklindeki sözler, Yahudi Devleti'nin gerçek niyetinin bir ifadesiydi: İsrail'in Türkiye'nin hem suyu hem de toprağı üzerinde planları vardı.
Ateş adlı haftalık derginin 10 Eylül 1994 tarihli sayısında yayınlanan bir haber, bu nedenle oldukça ilginçti. "Güneydoğu'ya İsrail Modeli: Kürt Kibbutzları Kuruluyor" başlığıyla verilen haberde, şunlar yazılıydı:
İsrail-Türkiye yakınlaşmasına bir türlü anlam veremeyen medya, İsrail'den olsa olsa terör uzmanlığı konusunda yardım alınır düşüncesiyle "Mossad-MiT işbirliği", "Apo'yu Mossad halledecek" gibi manşetler attılar... (Oysa) diplomatlara göre, Türkiye-İsrail yakınlaşmasının altında terör işbirliği aramak son derece yanlıştı. İsrail... hiçbir ülkeye anti-terör sırlarını vermekten yana değildi. Onların yeni Ortadoğu düzeninde Türkiye'ye siyasi danışmanlık yapmaktan başka bir niyetleri yoktu... Uzmanlar kolları sıvadılar ve bölgeyi bir kez de ekonomik bakışla taradılar. Urfa ile Diyarbakır pilot bölge seçildi. Projeden çok hoşlanan ABD ise "insan hakları, hık mık" demeden Urfa Havaalanı kredisini verdi... İsrail'de yaşayan ve 1992'den bu yana bölgede düzenlenen her "turistik gezi"ye katılmış olan İsrailli Kürt Yahudilerden sağlanacak kredi, Türkiye Zirai Donatım Kurumu ve Ziraat Bankası tarafından organize edilecekti... Kürtlere düşkünlüğü ile nam salan Bayan Mitterand'ın da pek soğuk bakmayacağı sanılıyordu.
... Kibbutz projesinin İsrailli Kürt işadamları tarafından finanse edilmesi ise, plana göre Kürtlerin bu uygulamaya daha sıcak bakmalarını sağlayacak. İsrail Dev- leti'nin kurulmasından sonra Güneydoğu'dan göçüp İsrail'e yerleşen Kürt Yahudileri, finanse etmenin yanısıra, kibbutzlardan sağlanan ürünleri pazarlama hakkını da elde etmiş olacaklar. Kısacası İsrail, Güneydoğu üzerinden dünyaya açılmayı hedefliyor.
Görüldüğü gibi Ateş'in haberindeki bilgiler son derece ilginçti. Güneydoğu'daki İsrail modelini finanse edecek olanlar, İsrailli Kürt Yahudileriydi. Ve bu Yahudiler, son yıllarda bölgeye düzenlenen sözde "turistik" gezilerin müdavimiydiler. (Oysa bu "turistik" gezilerin gerçekte istihbarat servisi elemanları tarafından yapıldığı ve bu yolla da Güneydoğu'da "ajanların cirit attığı" biliniyor. Ünlü CIA ajanı Paul Henze de bu tür "turistik" (!) gezilerle Güneydoğu'da uzun süre dolaşmıştı).
Ateş'in haberinde bir de Aytunç Altındal'ın konu ile ilgili yorumları verilmişti. Altındal, "benim endişem şurada, oradaki İslami gelişmeyi engellemek için böyle bir projeye girmek uygun mu, değil mi?" dedikten sonra da, "ortada geçmişten gelen bir Kürtçülük anlayışı vardır ki, bu daha büyük bir tehlikedir. Zaten bana göre Amerika'nın kibbutz dayatması biraz da bunu körüklemek için planlanmıştır" diye eklemişti.
Ateş dergisinin haberi biraz "sakıncalı" bulunmuş olacak ki, dergi bir daha çıkmadı. "Kürt Kibbutzları" ile ilgili haberin çıktığı sayı, derginin ilk ve son sayısı oldu. Bu arada sözkonusu haberden kısa bir süre sonra bir ilginç gerçek daha ortaya çıktı: Türkiye'den İsrail'e göç etmiş olan Yahudi ailelerden bir kısmı Türkiye'ye geri dönerek Urfa bölgesine yerleşmişlerdi. Oysa normalde İsrail'den Türkiye'ye geri dönen bu Yahudiler'in eski yerleri olan İstanbul'a yerleşmeleri beklenirdi. Urfa gibi İstanbul'un yanında pek de cazip olmayan bir bölgeyi seçmeleri ise Ferruh Sezgin'in de dikkat çektiği gibi ancak İsrail Devleti'nin onlara bu direktifi vermiş olması ile açıklanabilirdi.
Tüm bunlar İsrail'in Türkiye'nin Güneydoğu'suna karşı oldukça mide bulandırıcı bir ilgi taşıdığının göstergeleriydi. Ağustos 1995'te atanan İsrail'in yeni Ankara Büyükelçisi Zvi Elpeleg'in basına söylediği "Türkiye'de su da bol, toprak da, ancak bizde her ikisi de yok" şeklindeki sözler, Yahudi Devleti'nin gerçek niyetinin bir ifadesiydi: İsrail'in Türkiye'nin hem suyu hem de toprağı üzerinde planları vardı.
İSRAİL VE GAP
İsrail'in üstte değindiğimiz tüm supolitik planları, İsrail'in su vizyonunun yalnızca bir kanadını oluşturan Nil nehri ile ilgiliydiler. Ortaya çıkan sonuç ise, Yahudi Devleti'nin "Vaadedilmiş Topraklar"ın güneybatı sınırını oluşturan Nil nehri üzerinde hak iddiasında bulunduğunu, bu nehrin sularına ya Mısır üzerinde baskı uygulayarak ya da Mısır topraklarını işgal ederek ulaşmak istediğini göstermektedir.
Ancak Nil, belirttiğimiz üzere "Vaadedilmiş Topraklar"ın yalnızca güneybatı sınırını oluşturmaktadır. Bu haritanın kuzeydoğu sınırı, Türkiye'yi çok yakından ilgilendiren Fırat nehri tarafından çizilir. İsrail'in Fırat ile ilgisine baktığımızda ise, Nil'dekine benzer bir durumla karşılaşmak mümkündür.
İsrail'in Nil'in musluğunu kontrol etmek için Etiyopya ile bir tür ittifak kurduğuna ve Etiyopya'nın baraj inşa projelerine destek olduğuna değinmiştik. Benzer bir strateji, İsrail'in, Fırat'ın musluğunu elinde bulunduran Türkiye'ye yakınlaşmasında ve özellikle de Türkiye'nin Fırat üzerindeki denetimini artıracak olan GAP projesine gösterdiği ilgide ortaya çıkmaktadır.
İsrail GAP ile uzun süredir ilgileniyor.
Bu projenin bölge ülkelerinin baskıları nedeniyle Dünya Bankası tarafından finanse edilmeyişi, İsrail'in çeşitli finansman ve teknoloji aktarımı teklifleri ile Türkiye'nin önüne çıkmasını sağladı. İsrail GAP'a ilgisini bölgede arazi alımlarıyla göstermiş tarımsal işbirliği adı altında birçok İsrailli uzman bölgeyi ziyaret etmişti. Tarımsal işbirliğinin üzerinde ısrarla duran İsrailli uzmanlar Türk Tarım Bakanlığı'nda bir "İsrail masası" olması talebinde bile bulunmuşlardı. İsrail'in bu teklifi, GAP'ın başarısı için İsrail'in elinde önemli bir bilgi birikimi olduğunu öne süren İshak Alaton tarafından da tekrar edilmişti.
İsrailliler GAP'la ilgili bütün gelişmelere açık olduklarını 1993 yılında Gaziantep Ticaret Odası'nı ziyaretlerinde de belirtmişlerdi. 20 kişilik İsrailli grup GAP'la ilgili bu ziyaretlerinden çok olumlu sonuçlar aldıklarını da söylemişlerdi. İsrail daha sonra kendi Tarım Bakanlığı'nda GAP'ın ön fizibilite çalışmaları için 300 bin dolar tahsis ettiğini bildirdi. Ayrıca Türkiye'deki devlet çiftliklerinin özelleştirmesi çalışmalarında, İsrail Tarım Bakanlığı yine işbirliği önerdi. Milliyet, 13 Haziran 1995 tarihli "GAP'a Uluslararası İlgi Artıyor" başlıklı haberinde İsrail'in GAP'a yaptığı yatırımları konu edinmişti. naan (İsrail Sulama Sistemleri) ve netafim (İsrail Sulama Firması) adlı İsrail şirketleri gap'a kredi sağlama yarışına girdiler. İsrail'in dünyaca ünlü zirai firmaları olan Cargill, Continental Grain, Philip Brothers, Mark Rich'in temsilcileri de gap bölgesinde incelemelerde bulundular. Ocak 1996'da gap İdaresi Başkanı Olcay Ünver'in İsrailli yetkililerle GAP projesinin birlikte hızlandırılması konusunda yaptığı toplantıda İsrail'in GAP'tan beklentileri açıkça gözlemlendi. Ağustos 96'da ise İsrail Tarım Bakanlığı'nın GAP bölgesinde arazi alımı için başvuruda bulundu. İsrail'in projeye ortak olabilme çabaları, Türkiye-İsrail ikili görüşmelerinin halen önemli bir gündem maddesini oluşturuyor.
İsrail'in eski Ankara Büyükelçisi David Granit de İsrail'in tarımsal işbirliğine hazır olduğunu belirtiyor, İsrail'in sulama ve deniz suyunu kullanılır hale getirme teknolojisindeki üstünlüğü sayesinde "GAP için ideal bir ortak" olabileceğini söylüyor ve ekliyordu: "GAP gibi bilinçli bir bölgesel planlamayı öngören, yöre halkına refah getirecek bir projeye tam destek veriyoruz." 18
İsrail'in bir sonraki Büyükelçisi Zvi Elpeleg de GAP hayranlarındandı. "İsrail'in suya ihtiyacı olduğunu, Türkiye'nin ise su açısından şanslı bir ülke olduğunu" belirten Elpeleg "gelişmiş bir sulama sisteminin kurulması ve bunun tarımda kullanılması durumunda GAP bölgesinin California olacağını" da öne sürmüştü. 19
Türkiye ziyareti sırasında GAP projesini yerinde gören Cumhurbaşkanı Ezer Weizmann'ın da projeye İsrail'in katılımını önermişti. Basındaki haberlere göre, "Fırat Nehri üzerine 21 adet baraj yapımını öngören bu entegre tarım-sanayi projesi, Weizmann'ı çok etkilemiş"ti.20
Öte yandan, "Mossad hesabına çalışan iş adamı" olarak tanınan Shaul Eisenberg de GAP'a yatırım yapmaya hazırlanıyordu.
Eisenberg'in varlığı ile gündeme gelen "Mossad bağlantısı", İsrail'in "tarımsal işbirliği" kavramı ile daha da güçleniyordu. Çünkü "tarımsal işbirliği" görüntüsü, Mossad'ın üçüncü ülkelerle kurduğu bağlantıların kamuflajı olmuştu her zaman. Eski Mossad ajanı Victor Ostrovsky, "Mossad, diğer bütün Afrika ülkelerinde olduğu gibi Güney Afrika'ya da askeri danışmanlar, tarım uzmanları ya da diplomat görüntüsü altında ajanlarını yerleştirdi" diye yazarken buna dikkat çekiyordu. 21
Bu durumda, İsrail'in Türkiye'ye önerdiği "tarımsal işbirliği" teklifi hakkında da ihtiyatlı olmak gerekiyordu. Bu işbirliği çerçevesinde gönderilecek "tarım uzmanları"nın gerçek misyonları çok daha farklı olabilirdi çünkü. İsrailliller, Latin Amerika'daki terörist grupları ya da uyuşturucu baronlarını desteklerken de "tarımsal işbirliği" yaptıklarını söylemişlerdi. 22 Aynısının Güneydoğu'da da yaşanması muhtemeldi. Nitekim Milli Güvenlik Kurulu'nun Güneydoğu'daki gizli ajan trafiğinin yoğunlaştığına dikkat çekmesi 23 ve Güneydoğu'yu çok sayıda İsrailli "turist"in ziyaret etmesi, ister istemez mide bulandırıyordu.
Peki GAP'ın nesi İsrailliler'i bu kadar cezbediyordu? Ekonomik çıkarların dışında, GAP'a gösterilen bu İsrail ve Mossad ilgisinin ne gibi bir stratejik anlamı olabilirdi?
Bu stratejik anlamı görmek, özellikle Nil'deki durum hatırlandığında, zor değildir. İsrail, nasıl Etiyopya'yı Nil sularını kontrol etmek için bir "musluk" olarak gördüyse, Fırat sularını kontrol etmek için de Türkiye'ye ve GAP projesine yanaşmaktadır. Fırat'ın aşağısındaki ülkelerle, yani önce Suriye sonra da Irak'la muhtemel bir çatışmaya girdiğinde, Türkiye'yi kendi safına çekerek bu ülkelere giden suyun musluğunu kısmayı planlamaktadır.
Kısacası İsrail, Türkiye'yi bu kez bir "su kartı" olarak tasarlamaktadır.
İsrail'in su konusundaki gerginliği artırıcı yönde izlediği politikalar da bu amaca matuftur. Yahudi Devleti, hem su konusunda hem de siyasi konularda bölgedeki en "revizyonist" devlet olarak, Türkiye'nin komşularıyla arasındaki su krizinin mümkün olduğunca büyümesini ve böylece bir "su kartı"nın daima gündemde olmasını istemektedir.
Türkiye'nin "olsun, İsrail Suriye'ye karşı bizim yanımızdaymış demek" gibi bir mantığa kapılması ise ki bu mantığın müzmin İsrailseverler tarafından pompalanacağına kuşku yoktur büyük bir yanlış olacaktır. Çünkü unutulmamalıdır ki, İsrail başka diğer pek çok konuda olduğu gibi, su konusunda da ikili oynamaktadır. Üstte sözünü ettiğimiz senaryo, bu ikili oyunun ilk yüzüdür: Suriye İsrail'le çatışmaya yöneldiğinde Türkiye suyun musluğunu kapatması yönünde zorlanacaktır İsrail tarafından.
Ancak bir de ikinci yüz vardır: Eğer Suriye ile İsrail bir anlaşmaya varırlarsa, bu kez İsrail Türkiye'yi Suriye'ye daha fazla su vermeye zorlayacaktır. Çünkü, bir önceki bölümde değindiğimiz gibi, muhtemel bir Suriye-İsrail barışı, Suriye'nin Golan sularını İsrail'e bırakması, buna karşılık da Türkiye'nin Suriye'ye daha fazla bu akıtması formülüne dayanmaktadır. Bu arada Türkiye'nin aşağı ülkelerle suyu "paylaşmasını" öngören "uluslararası sular" tezinin en çok İsrail tarafından desteklendiğini de unutmamak gerekir. Şimon Peres, "Jean Jacques Rousseau gibi, suyun bir insana ya da ülkeye değil, tüm insanlığa ait olduğunu söyleyebiliriz. Ortadoğu'daki su bölgeye ve çevre alanlarına aittir" derken bunu en açık biçimde ifade etmiştir. 24
Bu tablonun ortaya koyduğu sonuç, İsrail'in Fırat üzerindeki supolitiğinin Türkiye açısından son derece büyük riskleri içinde barındırdığıdır. Türkiye, İsrail'in GAP'a gösterdiği aşırı ilgiyi bu nedenle ihtiyatla karşılamalıdır. Hele bu GAP ilgisinin bir de Kürt boyutu içermesi, İsrail'in muhtemel bir Kürt Devleti'nin yegane stratejik destekçisi olduğu düşünüldüğünde, ciddi alarm sinyalleri içermektedir.
Bu Kürt boyutunun ilginç bir göstergesi ise, İsrail kaynaklı bir projedir: "Kürt Kibbutzları".
Ancak Nil, belirttiğimiz üzere "Vaadedilmiş Topraklar"ın yalnızca güneybatı sınırını oluşturmaktadır. Bu haritanın kuzeydoğu sınırı, Türkiye'yi çok yakından ilgilendiren Fırat nehri tarafından çizilir. İsrail'in Fırat ile ilgisine baktığımızda ise, Nil'dekine benzer bir durumla karşılaşmak mümkündür.
İsrail'in Nil'in musluğunu kontrol etmek için Etiyopya ile bir tür ittifak kurduğuna ve Etiyopya'nın baraj inşa projelerine destek olduğuna değinmiştik. Benzer bir strateji, İsrail'in, Fırat'ın musluğunu elinde bulunduran Türkiye'ye yakınlaşmasında ve özellikle de Türkiye'nin Fırat üzerindeki denetimini artıracak olan GAP projesine gösterdiği ilgide ortaya çıkmaktadır.
İsrail GAP ile uzun süredir ilgileniyor.
Bu projenin bölge ülkelerinin baskıları nedeniyle Dünya Bankası tarafından finanse edilmeyişi, İsrail'in çeşitli finansman ve teknoloji aktarımı teklifleri ile Türkiye'nin önüne çıkmasını sağladı. İsrail GAP'a ilgisini bölgede arazi alımlarıyla göstermiş tarımsal işbirliği adı altında birçok İsrailli uzman bölgeyi ziyaret etmişti. Tarımsal işbirliğinin üzerinde ısrarla duran İsrailli uzmanlar Türk Tarım Bakanlığı'nda bir "İsrail masası" olması talebinde bile bulunmuşlardı. İsrail'in bu teklifi, GAP'ın başarısı için İsrail'in elinde önemli bir bilgi birikimi olduğunu öne süren İshak Alaton tarafından da tekrar edilmişti.
İsrailliler GAP'la ilgili bütün gelişmelere açık olduklarını 1993 yılında Gaziantep Ticaret Odası'nı ziyaretlerinde de belirtmişlerdi. 20 kişilik İsrailli grup GAP'la ilgili bu ziyaretlerinden çok olumlu sonuçlar aldıklarını da söylemişlerdi. İsrail daha sonra kendi Tarım Bakanlığı'nda GAP'ın ön fizibilite çalışmaları için 300 bin dolar tahsis ettiğini bildirdi. Ayrıca Türkiye'deki devlet çiftliklerinin özelleştirmesi çalışmalarında, İsrail Tarım Bakanlığı yine işbirliği önerdi. Milliyet, 13 Haziran 1995 tarihli "GAP'a Uluslararası İlgi Artıyor" başlıklı haberinde İsrail'in GAP'a yaptığı yatırımları konu edinmişti. naan (İsrail Sulama Sistemleri) ve netafim (İsrail Sulama Firması) adlı İsrail şirketleri gap'a kredi sağlama yarışına girdiler. İsrail'in dünyaca ünlü zirai firmaları olan Cargill, Continental Grain, Philip Brothers, Mark Rich'in temsilcileri de gap bölgesinde incelemelerde bulundular. Ocak 1996'da gap İdaresi Başkanı Olcay Ünver'in İsrailli yetkililerle GAP projesinin birlikte hızlandırılması konusunda yaptığı toplantıda İsrail'in GAP'tan beklentileri açıkça gözlemlendi. Ağustos 96'da ise İsrail Tarım Bakanlığı'nın GAP bölgesinde arazi alımı için başvuruda bulundu. İsrail'in projeye ortak olabilme çabaları, Türkiye-İsrail ikili görüşmelerinin halen önemli bir gündem maddesini oluşturuyor.
İsrail'in eski Ankara Büyükelçisi David Granit de İsrail'in tarımsal işbirliğine hazır olduğunu belirtiyor, İsrail'in sulama ve deniz suyunu kullanılır hale getirme teknolojisindeki üstünlüğü sayesinde "GAP için ideal bir ortak" olabileceğini söylüyor ve ekliyordu: "GAP gibi bilinçli bir bölgesel planlamayı öngören, yöre halkına refah getirecek bir projeye tam destek veriyoruz." 18
İsrail'in bir sonraki Büyükelçisi Zvi Elpeleg de GAP hayranlarındandı. "İsrail'in suya ihtiyacı olduğunu, Türkiye'nin ise su açısından şanslı bir ülke olduğunu" belirten Elpeleg "gelişmiş bir sulama sisteminin kurulması ve bunun tarımda kullanılması durumunda GAP bölgesinin California olacağını" da öne sürmüştü. 19
Türkiye ziyareti sırasında GAP projesini yerinde gören Cumhurbaşkanı Ezer Weizmann'ın da projeye İsrail'in katılımını önermişti. Basındaki haberlere göre, "Fırat Nehri üzerine 21 adet baraj yapımını öngören bu entegre tarım-sanayi projesi, Weizmann'ı çok etkilemiş"ti.20
Öte yandan, "Mossad hesabına çalışan iş adamı" olarak tanınan Shaul Eisenberg de GAP'a yatırım yapmaya hazırlanıyordu.
Eisenberg'in varlığı ile gündeme gelen "Mossad bağlantısı", İsrail'in "tarımsal işbirliği" kavramı ile daha da güçleniyordu. Çünkü "tarımsal işbirliği" görüntüsü, Mossad'ın üçüncü ülkelerle kurduğu bağlantıların kamuflajı olmuştu her zaman. Eski Mossad ajanı Victor Ostrovsky, "Mossad, diğer bütün Afrika ülkelerinde olduğu gibi Güney Afrika'ya da askeri danışmanlar, tarım uzmanları ya da diplomat görüntüsü altında ajanlarını yerleştirdi" diye yazarken buna dikkat çekiyordu. 21
Bu durumda, İsrail'in Türkiye'ye önerdiği "tarımsal işbirliği" teklifi hakkında da ihtiyatlı olmak gerekiyordu. Bu işbirliği çerçevesinde gönderilecek "tarım uzmanları"nın gerçek misyonları çok daha farklı olabilirdi çünkü. İsrailliller, Latin Amerika'daki terörist grupları ya da uyuşturucu baronlarını desteklerken de "tarımsal işbirliği" yaptıklarını söylemişlerdi. 22 Aynısının Güneydoğu'da da yaşanması muhtemeldi. Nitekim Milli Güvenlik Kurulu'nun Güneydoğu'daki gizli ajan trafiğinin yoğunlaştığına dikkat çekmesi 23 ve Güneydoğu'yu çok sayıda İsrailli "turist"in ziyaret etmesi, ister istemez mide bulandırıyordu.
Peki GAP'ın nesi İsrailliler'i bu kadar cezbediyordu? Ekonomik çıkarların dışında, GAP'a gösterilen bu İsrail ve Mossad ilgisinin ne gibi bir stratejik anlamı olabilirdi?
Bu stratejik anlamı görmek, özellikle Nil'deki durum hatırlandığında, zor değildir. İsrail, nasıl Etiyopya'yı Nil sularını kontrol etmek için bir "musluk" olarak gördüyse, Fırat sularını kontrol etmek için de Türkiye'ye ve GAP projesine yanaşmaktadır. Fırat'ın aşağısındaki ülkelerle, yani önce Suriye sonra da Irak'la muhtemel bir çatışmaya girdiğinde, Türkiye'yi kendi safına çekerek bu ülkelere giden suyun musluğunu kısmayı planlamaktadır.
Kısacası İsrail, Türkiye'yi bu kez bir "su kartı" olarak tasarlamaktadır.
İsrail'in su konusundaki gerginliği artırıcı yönde izlediği politikalar da bu amaca matuftur. Yahudi Devleti, hem su konusunda hem de siyasi konularda bölgedeki en "revizyonist" devlet olarak, Türkiye'nin komşularıyla arasındaki su krizinin mümkün olduğunca büyümesini ve böylece bir "su kartı"nın daima gündemde olmasını istemektedir.
Türkiye'nin "olsun, İsrail Suriye'ye karşı bizim yanımızdaymış demek" gibi bir mantığa kapılması ise ki bu mantığın müzmin İsrailseverler tarafından pompalanacağına kuşku yoktur büyük bir yanlış olacaktır. Çünkü unutulmamalıdır ki, İsrail başka diğer pek çok konuda olduğu gibi, su konusunda da ikili oynamaktadır. Üstte sözünü ettiğimiz senaryo, bu ikili oyunun ilk yüzüdür: Suriye İsrail'le çatışmaya yöneldiğinde Türkiye suyun musluğunu kapatması yönünde zorlanacaktır İsrail tarafından.
Ancak bir de ikinci yüz vardır: Eğer Suriye ile İsrail bir anlaşmaya varırlarsa, bu kez İsrail Türkiye'yi Suriye'ye daha fazla su vermeye zorlayacaktır. Çünkü, bir önceki bölümde değindiğimiz gibi, muhtemel bir Suriye-İsrail barışı, Suriye'nin Golan sularını İsrail'e bırakması, buna karşılık da Türkiye'nin Suriye'ye daha fazla bu akıtması formülüne dayanmaktadır. Bu arada Türkiye'nin aşağı ülkelerle suyu "paylaşmasını" öngören "uluslararası sular" tezinin en çok İsrail tarafından desteklendiğini de unutmamak gerekir. Şimon Peres, "Jean Jacques Rousseau gibi, suyun bir insana ya da ülkeye değil, tüm insanlığa ait olduğunu söyleyebiliriz. Ortadoğu'daki su bölgeye ve çevre alanlarına aittir" derken bunu en açık biçimde ifade etmiştir. 24
Bu tablonun ortaya koyduğu sonuç, İsrail'in Fırat üzerindeki supolitiğinin Türkiye açısından son derece büyük riskleri içinde barındırdığıdır. Türkiye, İsrail'in GAP'a gösterdiği aşırı ilgiyi bu nedenle ihtiyatla karşılamalıdır. Hele bu GAP ilgisinin bir de Kürt boyutu içermesi, İsrail'in muhtemel bir Kürt Devleti'nin yegane stratejik destekçisi olduğu düşünüldüğünde, ciddi alarm sinyalleri içermektedir.
Bu Kürt boyutunun ilginç bir göstergesi ise, İsrail kaynaklı bir projedir: "Kürt Kibbutzları".
PALMİYENİN İKİNCİ KÖKÜ; SUDAN
Nil'in Etiyopya'dan sonraki ikinci önemli kökü, Sudan'dır. Ve İsrail, bu kök ile de yakından ilgilidir. Etiyopya gibi Sudan'ı da kendi safına çekememiştir belki; ama bu kez güç kullanarak Nil'in bu ikinci büyük kökünü kurutmaya çalışmıştır.
Mısır ile Sudan, Nil havzasında nehir sularının ortak kullanımı konusunda anlaşma imzalayan ilk ülkelerdir. Bu anlaşma çerçevesinde 1959 yılında Jonglei Kanalı'nın inşaatına başlanmıştı. Bu kanal sayesinde Nil'in suları çok daha hızlı akıtılacak ve Güney Sudan'da bataklıklarda buharlaşmayla kaybedildiği hesaplanan 25-50 milyar m3 su kazanılmış olacaktı. Kanalın açılması ve varolan küçük kanalların derinleştirilip genişletilmesi su akıntısını hızlandıracak ve böylece buharlaşmayı azaltacaktı. Nil'in debisinde önemli bir artış bekleniyordu.
Fakat 1955'de başlayan iç savaş, Jonglei Kanalı projesini baltaladı. İç savaş, Sudan'a egemen olan müslümanlara karşı güneydeki hıristiyan ve animistler tarafından başlatılan bir ayaklanma ile doğmuştu. Ayaklanmayı yürüten Anya-Nya adlı örgüt Jonglei Kanalı'nı kendisine hedef olarak seçti. Savaşın ilerleyen yıllarında da Jonglei Kanalı, bölge halkı için kendisiyle savaştıkları herşeyin sembolü haline geldi. Kanal inşaatlarına sık sık saldırılar düzenlendi.
Ancak bu arada ilginç bir nokta vardı. Güney Sudan'da patlak veren sözkonusu ayaklanmanın arkasında İsrail vardı. Anya-Nya ayaklanması, İsrail'in silahları ve askeri uzmanları tarafından desteklenmişti. Mossad, komşu ülkeler Uganda, Çad, Etiyopya ve Kongo'daki istasyonları aracılığıyla Güneyli ayaklanmacılarla bağlantı kurmuş, Torit kentindeki Mossad merkezinde 30 kadar Anya-Nya gerillası özel eğitimden geçirilmişti. Yahudi Devleti, 3. bölümde daha ayrıntılı olarak değindiğimiz gibi, Güney Sudanlı ayaklanmacılara destek veren en önemli güç konumundaydı.
İşin en önemli yanı ise, İsrail'in desteklediği güneyli gerillaları Jonglei Kanalı'na yapılan saldırılar için teşvik etmesiydi. Dahası, İsrailliler, Jonglei kanal şantiyesinin bombalanmasında da aktif rol almışlardı.
Ve sonunda 1984'te kanalın yapımı durduruldu. Bunda kanalın Güney Sudan halkı için kuzeyin üstünlüğünün simgesi haline gelmesinin rolü büyüktü. Mısır ve Sudan tarafından kanal projesi için harcanan 400 milyon dolar böylece boşa harcanmış oldu. İsrail, böylece Nil'in ikinci büyük kökünü de baltalamış oluyordu. Sudan'dan akan Beyaz Nil kesilmemişti elbette, ama bu nehrin büyük su kaybını engelleyecek olan büyük bir proje engellenmişti.
İsrail'in "palmiye"nin sözkonusu iki kökü Etiyopya ve Sudan üzerinde yaptıklarına bakarak bir değerlendirme yaptığımızda ise, ortaya Mısır'ı sıkıştırmak için geliştirilmiş bir strateji çıkar. İsrail'in bölgedeki amacı Mısır'ın suyunun başını tutan Sudan ve Etiyopya'nın Mısır'la işbirliği yapmalarını engellemek ve Mısır'ı bu ülkeler kanalıyla Nil suyunu kesmekle tehdit etmektir.
Bu stratejinin ise kısa ve uzun vadeli iki ayrı amacı olabilir. Birincisi, İsrail'in Mısır'ı Nil'den kendisine su aktarması yönündeki isteklerine razı etmesidir. Nitekim tüm bu tehditler Mısır üzerinde etkili olmaktadır. 1996 başında sızan bazı haberlere göre, Mısır yönetimi, Nil üzerindeki dolaylı baskılarından vazgeçmesi halinde, İsrail'e, İsrailliler'in Camp David'den beri istedikleri gibi su aktarmayı düşünmektedir. 15
Nil üzerindeki bu stratejinin uzun vadeli amacı ise, bir savaş durumunda Mısır'ın susuz bırakılmasıdır. Böyle bir savaş ise kuvvetle muhtemeldir. Çünkü İsrail Camp David'le beraber "güncel politika" gereği Sina yarımadasından vazgeçmiştir, ama Yehoshafat Harkabi'nin sözünü ettiği "büyük hedef", İsrail için her zaman Sina yarımadasının Nil'e kadar ele geçirilmesidir. Nitekim Oded Yinon'un Camp David'den üç yıl sonra yayınlanan "İsrail İçin Strateji" başlıklı raporu, 3. bölümde değindiğimiz gibi, Mısır'ın "1967 Savaşı sonrasındaki yerine itilmesi"nden söz ederek şöyle diyordu: "İsrail uzun vadede, ekonomik açıdan olsun, enerji rezervi olarak olsun, stratejik öneme sahip olan Sina üzerinde denetimi yeniden sağlamak için doğrudan veya dolaylı harekete geçmek zorunda kalacaktır." 16
Bir başka deyişle, Yinon'un raporuna göre İsrail'in Mısır'ı işgali uzun vadede kaçınılmaz bir gereksinimdi. Nil'in suları üzerine konulan musluklar, işte bu nedenle oldukça önemliydi. Etiyopya kullanılarak Nil'in sularının minimuma indirilmesi, Mısır'ı kuşkusuz felce uğratır, İsrail'e de kolay bir zafer getirirdi. EP dergisinin konu hakkında yayınladığı bir incelemeye göre, "Mısır ve komşuları arasında Nil'in sularının paylaşımı konusunda çıkacak bir savaşta İsrail'in Nil'in sularından faydalanma olanağı yaratacak bir durumu değerlendirmek istemesi hiç de uzak bir ihtimal değil"di. 17
Bu savaş stratejisinin belki de en ilginç yanı ise, Eski Ahit'te çizilen bir savaş senaryosuna tıpatıp benzemesiydi. İşaya kitabında, Mısır'ın kuraklık sayesinde nasıl ele geçirileceği şöyle anlatılıyordu:
Ve sular denizden kesilecek, ve ırmak kesilip kuruyacak. Ve ırmaklar kokacak ve Mısır'ın kanalları boşalıp kuruyacak, kamışla saz olacak. Nil'in yanında, Nil kenarında olan çayırlar ve Nil'in bütün ekilmiş tarlaları kuruyacak, toz olup dağılacak ve yok olacak. Ve balıkçılar ah edecekler ve Nil'e olta atanların hepsi yas tutacaklar ve suların yüzü üzerine ağ yayanlar dövünecekler. Ve Mısırın direkleri parçalanacak. Bütün ücretli işçilerin yürekleri kederli olacak. Orduların Rabbi Mısır için ne tasarladı?...
Ve Mısır'da başın ya da kuyruğun, hurma dalının yahut sazın yapılabileceği bir iş kalmayacak. O gün Mısırlılar kadın gibi olacaklar; ve orduların Rabbinin, üzerlerine elini sallamasından titreyip yılacaklar. Ve Yahuda diyarı Mısır diyarı için bir dehşet olacak; ve onun adı kendisine anılan her adam, ordular Rabbinin ona karşı ettiği niyetten ötürü yılacak." (İşaya, 19/5-18)
Mısır ile Sudan, Nil havzasında nehir sularının ortak kullanımı konusunda anlaşma imzalayan ilk ülkelerdir. Bu anlaşma çerçevesinde 1959 yılında Jonglei Kanalı'nın inşaatına başlanmıştı. Bu kanal sayesinde Nil'in suları çok daha hızlı akıtılacak ve Güney Sudan'da bataklıklarda buharlaşmayla kaybedildiği hesaplanan 25-50 milyar m3 su kazanılmış olacaktı. Kanalın açılması ve varolan küçük kanalların derinleştirilip genişletilmesi su akıntısını hızlandıracak ve böylece buharlaşmayı azaltacaktı. Nil'in debisinde önemli bir artış bekleniyordu.
Fakat 1955'de başlayan iç savaş, Jonglei Kanalı projesini baltaladı. İç savaş, Sudan'a egemen olan müslümanlara karşı güneydeki hıristiyan ve animistler tarafından başlatılan bir ayaklanma ile doğmuştu. Ayaklanmayı yürüten Anya-Nya adlı örgüt Jonglei Kanalı'nı kendisine hedef olarak seçti. Savaşın ilerleyen yıllarında da Jonglei Kanalı, bölge halkı için kendisiyle savaştıkları herşeyin sembolü haline geldi. Kanal inşaatlarına sık sık saldırılar düzenlendi.
Ancak bu arada ilginç bir nokta vardı. Güney Sudan'da patlak veren sözkonusu ayaklanmanın arkasında İsrail vardı. Anya-Nya ayaklanması, İsrail'in silahları ve askeri uzmanları tarafından desteklenmişti. Mossad, komşu ülkeler Uganda, Çad, Etiyopya ve Kongo'daki istasyonları aracılığıyla Güneyli ayaklanmacılarla bağlantı kurmuş, Torit kentindeki Mossad merkezinde 30 kadar Anya-Nya gerillası özel eğitimden geçirilmişti. Yahudi Devleti, 3. bölümde daha ayrıntılı olarak değindiğimiz gibi, Güney Sudanlı ayaklanmacılara destek veren en önemli güç konumundaydı.
İşin en önemli yanı ise, İsrail'in desteklediği güneyli gerillaları Jonglei Kanalı'na yapılan saldırılar için teşvik etmesiydi. Dahası, İsrailliler, Jonglei kanal şantiyesinin bombalanmasında da aktif rol almışlardı.
Ve sonunda 1984'te kanalın yapımı durduruldu. Bunda kanalın Güney Sudan halkı için kuzeyin üstünlüğünün simgesi haline gelmesinin rolü büyüktü. Mısır ve Sudan tarafından kanal projesi için harcanan 400 milyon dolar böylece boşa harcanmış oldu. İsrail, böylece Nil'in ikinci büyük kökünü de baltalamış oluyordu. Sudan'dan akan Beyaz Nil kesilmemişti elbette, ama bu nehrin büyük su kaybını engelleyecek olan büyük bir proje engellenmişti.
İsrail'in "palmiye"nin sözkonusu iki kökü Etiyopya ve Sudan üzerinde yaptıklarına bakarak bir değerlendirme yaptığımızda ise, ortaya Mısır'ı sıkıştırmak için geliştirilmiş bir strateji çıkar. İsrail'in bölgedeki amacı Mısır'ın suyunun başını tutan Sudan ve Etiyopya'nın Mısır'la işbirliği yapmalarını engellemek ve Mısır'ı bu ülkeler kanalıyla Nil suyunu kesmekle tehdit etmektir.
Bu stratejinin ise kısa ve uzun vadeli iki ayrı amacı olabilir. Birincisi, İsrail'in Mısır'ı Nil'den kendisine su aktarması yönündeki isteklerine razı etmesidir. Nitekim tüm bu tehditler Mısır üzerinde etkili olmaktadır. 1996 başında sızan bazı haberlere göre, Mısır yönetimi, Nil üzerindeki dolaylı baskılarından vazgeçmesi halinde, İsrail'e, İsrailliler'in Camp David'den beri istedikleri gibi su aktarmayı düşünmektedir. 15
Nil üzerindeki bu stratejinin uzun vadeli amacı ise, bir savaş durumunda Mısır'ın susuz bırakılmasıdır. Böyle bir savaş ise kuvvetle muhtemeldir. Çünkü İsrail Camp David'le beraber "güncel politika" gereği Sina yarımadasından vazgeçmiştir, ama Yehoshafat Harkabi'nin sözünü ettiği "büyük hedef", İsrail için her zaman Sina yarımadasının Nil'e kadar ele geçirilmesidir. Nitekim Oded Yinon'un Camp David'den üç yıl sonra yayınlanan "İsrail İçin Strateji" başlıklı raporu, 3. bölümde değindiğimiz gibi, Mısır'ın "1967 Savaşı sonrasındaki yerine itilmesi"nden söz ederek şöyle diyordu: "İsrail uzun vadede, ekonomik açıdan olsun, enerji rezervi olarak olsun, stratejik öneme sahip olan Sina üzerinde denetimi yeniden sağlamak için doğrudan veya dolaylı harekete geçmek zorunda kalacaktır." 16
Bir başka deyişle, Yinon'un raporuna göre İsrail'in Mısır'ı işgali uzun vadede kaçınılmaz bir gereksinimdi. Nil'in suları üzerine konulan musluklar, işte bu nedenle oldukça önemliydi. Etiyopya kullanılarak Nil'in sularının minimuma indirilmesi, Mısır'ı kuşkusuz felce uğratır, İsrail'e de kolay bir zafer getirirdi. EP dergisinin konu hakkında yayınladığı bir incelemeye göre, "Mısır ve komşuları arasında Nil'in sularının paylaşımı konusunda çıkacak bir savaşta İsrail'in Nil'in sularından faydalanma olanağı yaratacak bir durumu değerlendirmek istemesi hiç de uzak bir ihtimal değil"di. 17
Bu savaş stratejisinin belki de en ilginç yanı ise, Eski Ahit'te çizilen bir savaş senaryosuna tıpatıp benzemesiydi. İşaya kitabında, Mısır'ın kuraklık sayesinde nasıl ele geçirileceği şöyle anlatılıyordu:
Ve sular denizden kesilecek, ve ırmak kesilip kuruyacak. Ve ırmaklar kokacak ve Mısır'ın kanalları boşalıp kuruyacak, kamışla saz olacak. Nil'in yanında, Nil kenarında olan çayırlar ve Nil'in bütün ekilmiş tarlaları kuruyacak, toz olup dağılacak ve yok olacak. Ve balıkçılar ah edecekler ve Nil'e olta atanların hepsi yas tutacaklar ve suların yüzü üzerine ağ yayanlar dövünecekler. Ve Mısırın direkleri parçalanacak. Bütün ücretli işçilerin yürekleri kederli olacak. Orduların Rabbi Mısır için ne tasarladı?...
Ve Mısır'da başın ya da kuyruğun, hurma dalının yahut sazın yapılabileceği bir iş kalmayacak. O gün Mısırlılar kadın gibi olacaklar; ve orduların Rabbinin, üzerlerine elini sallamasından titreyip yılacaklar. Ve Yahuda diyarı Mısır diyarı için bir dehşet olacak; ve onun adı kendisine anılan her adam, ordular Rabbinin ona karşı ettiği niyetten ötürü yılacak." (İşaya, 19/5-18)
PALMİYENİN BİRİNCİ KÖKÜ; ETİYOPYA
Mavi Nil kanalıyla Mısır'a giden suyun %85'ini kontrol eden Etiyopya'ya "Afrika'nın su kulesi" adı verilmiştir ve Sudan ile Mısır'ı besleyen suyun musluğu onun elindedir. Etiyopya'nın Nil üzerindeki gücü Etiyopya dağlarından çıkan ve sınırları ötesine Somali ve Sudan'a akan onbir nehirdir. Bunlardan en büyüğü olan Mavi Nil, Etiyopya'da Abay adıyla tanınır ve Sudan'a her yıl 50 milyar m3 su akıtır: Bu da asıl Nil'in toplam suyunun yüzde 60'ıdır. Buna ek olarak güneybatıda Sobat Nehri olarak birleşen Baro ve Pibor nehirleri ve kuzeybatıda Atbara'nın kolları sırasıyla Nil sularının yüzde 14 ve 13'ünü oluştururlar.
Kısacası, Mısır'a akan Nil sularının en büyük musluğu Etiyopya'nın elindedir. Etiyopya'nın bu musluk üzerinde oynamaya yönelik her türlü girişimi ise, Mısır'da büyük bir tedirginlik yaratmaktadır.
Bu gerilim özellikle 1980'li yıllarda kendisini hissettirdi, 90'larda ise iyice büyüdü. 1990'daki bir Newsweek, iki ülke arasındaki sözkonusu gerilimi anlatırken şöyle yazmıştı:
Etiyopya-İsrail ilişkileri İsrail'in su politikasının ayrılmaz bir parçası niteliğinde. Mısır'ın Nil nehri ile bir problemi var. Ülke her bakımdan Nil'e bağlı.. Eğer Etiyopya Mavi Nil'den musluk açarsa, Mısır kendi suyunu kaybedebilir. Bu yüzden "Mısır eğer gerekirse Nil'i korumak için savaşır" diyor bir coğrafyacı. Kıdemli bir Batılı diplomat ise "bu konuda şüphe yoktur" diyor. 11
Gerginlik giderek arttı ve Mısır yönetimi Ekim 1991'de yaptığı bir açıklamada Nil'in kendi insiyatifi dışında kontrol altına alınmasına yönelik girişimleri savaş ilanı sayacağını açıkladı. O günden bu yana iki ülke arasında sözkonusu sorun pek çok sert protesto ve "gözdağı"na neden oldu.
Nil üzerindeki bu gerginlik, Nil'den Fırat'a uzanan coğrafya üzerinde hegemonya planları yapan İsrail açısından son derece önemli bir kozdu kuşkusuz.
Aslında İsrailliler bu değerlendirmeyi çok önceden yapmışlardı. 1940'lı yılların sonunda Başbakan David Ben-Gurion tarafından hazırlanan ve sonradan "Gurion Planı" olarak adlandırılan stratejik çerçeve, Türkiye'deki kaynakların kontrolü ile kuzeyden, İsrail'in güneyden, başta Etiyopya olmak üzere bazı Afrika ülkelerinin de güneybatıdan bastırması ile Ortadoğu'daki su ve petrolün kontrol altında tutulmasını öngörüyordu. 12
1950'li yıllarda geliştirilen çevre stratejisi ile desteklenen bu planın uygulanmasında geç kalınmadı. İsrailliler, o yıllardan başlarak Etiyopya ile çok hızlı bir yakınlaşma sürecine girdiler. İki ülke arasında "anti-İslami" bir zeminde gelişen bu ilişkinin detaylarını üçüncü bölümde incelemiştik.
İsrail'in-Etiyopya ittifakının gözle görülür bir su boyutu kazanması ise, Mısır ile İsrail arasındaki Camp David barışından sonra oldu. İsrail Camp David'de tüm bir Sina yarımadasını Mısır'a iade ederken, Enver Sedat'tan yılda 800 milyon m3 Nil suyunu Necef Çölü'ne aktarmasını istemişti. Sedat önce bu teklife sıcak baktı, ama iç muhalefetin de etkisiyle İsrail'in isteği gerçekleşmedi. Yahudi Devleti bundan sonra Nil'i "köklerinden" kontrol altına almaya karar verdi ve birdenbire İsrailli mühendisler, Nil'in akışının % 83'ünü denetleyen Etiyopya'ya baraj yapımı konusunda yardımcı olmaya başladılar. Etiyopya İsrail'in tarım ve sulama uzmanlığı konularındaki yardım teklifini severek kabul etti. İsrailliler, Etiyopya'yı Nil üzerinde barajlar yapmaya yönelttiler. "Afrika'nın su kulesi" olarak bilenen ve Mısır ile Su- dan'a giden suyun musluğunu elinde tutan Etiyopya ile İsrail arasındaki dikkat çekici dostluk, Yahudi Devleti'ne gerektiği takdirde Mısır ve Sudan'ı susuz bırakma imkanı veriyordu. 13
Bu konuda 1991 yılında Mısır parlamentosuna Arap İşleri Komisyonu tara- fından sunulan "Arap Bölgesinde Su Krizi" başlıklı rapor oldukça önemlidir. Raporda İsrail'in Etiyopya ile olan yakın ilişkilerine ve bu ülkeye Nil üzerinde 6 baraj yapımı için verdiği büyük desteklere dikkat çekilmektedir. Buna göre, İsrail Mısır'a giren su üzerinde doğrudan doğruya etki sahibi olmaktadır. Raporda İsrail'in "Nil'in stratejik kaynaklarını kuşatarak Mısır'ın güney savunma hatlarını yarmaya çalıştığı" vurgulanmaktadır. Rapora göre, İsrail'in Etiyopya'ya yaptığı yardımlar, doğrudan doğruya Mavi Nil'in denetimini ele geçirmek ve bu yolla Mısır'a baskı yapmak içindir. 14 .
Mısır İsrail'in bu tutumu karşısında "Varaa el-Hudud" olarak anılan askeri planlarını gündeme sokmuştur. Bu planlar geleneksel olarak Nil sularıyla ilişkilidir. Aida Planı, iç savaşın sona ermesiyle Addis Ababa'da yeni bir hükümetin eski sulama planlarını canlandırıp yeni barajlar kurması durumunda Etiyopya'ya müdahale planıdır. Mısırlılar, Mavi Nil'e yönelen tehditten ve İsrailliler'in Etiyopya'ya verdikleri yardımdan kaygı duymaktadırlar.
Kısacası İsrail, bir "palmiye" olan Nil'in ilk ve en büyük kökü üzerinde ciddi bir etki elde etmiş bulunmaktadır.
Kısacası, Mısır'a akan Nil sularının en büyük musluğu Etiyopya'nın elindedir. Etiyopya'nın bu musluk üzerinde oynamaya yönelik her türlü girişimi ise, Mısır'da büyük bir tedirginlik yaratmaktadır.
Bu gerilim özellikle 1980'li yıllarda kendisini hissettirdi, 90'larda ise iyice büyüdü. 1990'daki bir Newsweek, iki ülke arasındaki sözkonusu gerilimi anlatırken şöyle yazmıştı:
Etiyopya-İsrail ilişkileri İsrail'in su politikasının ayrılmaz bir parçası niteliğinde. Mısır'ın Nil nehri ile bir problemi var. Ülke her bakımdan Nil'e bağlı.. Eğer Etiyopya Mavi Nil'den musluk açarsa, Mısır kendi suyunu kaybedebilir. Bu yüzden "Mısır eğer gerekirse Nil'i korumak için savaşır" diyor bir coğrafyacı. Kıdemli bir Batılı diplomat ise "bu konuda şüphe yoktur" diyor. 11
Gerginlik giderek arttı ve Mısır yönetimi Ekim 1991'de yaptığı bir açıklamada Nil'in kendi insiyatifi dışında kontrol altına alınmasına yönelik girişimleri savaş ilanı sayacağını açıkladı. O günden bu yana iki ülke arasında sözkonusu sorun pek çok sert protesto ve "gözdağı"na neden oldu.
Nil üzerindeki bu gerginlik, Nil'den Fırat'a uzanan coğrafya üzerinde hegemonya planları yapan İsrail açısından son derece önemli bir kozdu kuşkusuz.
Aslında İsrailliler bu değerlendirmeyi çok önceden yapmışlardı. 1940'lı yılların sonunda Başbakan David Ben-Gurion tarafından hazırlanan ve sonradan "Gurion Planı" olarak adlandırılan stratejik çerçeve, Türkiye'deki kaynakların kontrolü ile kuzeyden, İsrail'in güneyden, başta Etiyopya olmak üzere bazı Afrika ülkelerinin de güneybatıdan bastırması ile Ortadoğu'daki su ve petrolün kontrol altında tutulmasını öngörüyordu. 12
1950'li yıllarda geliştirilen çevre stratejisi ile desteklenen bu planın uygulanmasında geç kalınmadı. İsrailliler, o yıllardan başlarak Etiyopya ile çok hızlı bir yakınlaşma sürecine girdiler. İki ülke arasında "anti-İslami" bir zeminde gelişen bu ilişkinin detaylarını üçüncü bölümde incelemiştik.
İsrail'in-Etiyopya ittifakının gözle görülür bir su boyutu kazanması ise, Mısır ile İsrail arasındaki Camp David barışından sonra oldu. İsrail Camp David'de tüm bir Sina yarımadasını Mısır'a iade ederken, Enver Sedat'tan yılda 800 milyon m3 Nil suyunu Necef Çölü'ne aktarmasını istemişti. Sedat önce bu teklife sıcak baktı, ama iç muhalefetin de etkisiyle İsrail'in isteği gerçekleşmedi. Yahudi Devleti bundan sonra Nil'i "köklerinden" kontrol altına almaya karar verdi ve birdenbire İsrailli mühendisler, Nil'in akışının % 83'ünü denetleyen Etiyopya'ya baraj yapımı konusunda yardımcı olmaya başladılar. Etiyopya İsrail'in tarım ve sulama uzmanlığı konularındaki yardım teklifini severek kabul etti. İsrailliler, Etiyopya'yı Nil üzerinde barajlar yapmaya yönelttiler. "Afrika'nın su kulesi" olarak bilenen ve Mısır ile Su- dan'a giden suyun musluğunu elinde tutan Etiyopya ile İsrail arasındaki dikkat çekici dostluk, Yahudi Devleti'ne gerektiği takdirde Mısır ve Sudan'ı susuz bırakma imkanı veriyordu. 13
Bu konuda 1991 yılında Mısır parlamentosuna Arap İşleri Komisyonu tara- fından sunulan "Arap Bölgesinde Su Krizi" başlıklı rapor oldukça önemlidir. Raporda İsrail'in Etiyopya ile olan yakın ilişkilerine ve bu ülkeye Nil üzerinde 6 baraj yapımı için verdiği büyük desteklere dikkat çekilmektedir. Buna göre, İsrail Mısır'a giren su üzerinde doğrudan doğruya etki sahibi olmaktadır. Raporda İsrail'in "Nil'in stratejik kaynaklarını kuşatarak Mısır'ın güney savunma hatlarını yarmaya çalıştığı" vurgulanmaktadır. Rapora göre, İsrail'in Etiyopya'ya yaptığı yardımlar, doğrudan doğruya Mavi Nil'in denetimini ele geçirmek ve bu yolla Mısır'a baskı yapmak içindir. 14 .
Mısır İsrail'in bu tutumu karşısında "Varaa el-Hudud" olarak anılan askeri planlarını gündeme sokmuştur. Bu planlar geleneksel olarak Nil sularıyla ilişkilidir. Aida Planı, iç savaşın sona ermesiyle Addis Ababa'da yeni bir hükümetin eski sulama planlarını canlandırıp yeni barajlar kurması durumunda Etiyopya'ya müdahale planıdır. Mısırlılar, Mavi Nil'e yönelen tehditten ve İsrailliler'in Etiyopya'ya verdikleri yardımdan kaygı duymaktadırlar.
Kısacası İsrail, bir "palmiye" olan Nil'in ilk ve en büyük kökü üzerinde ciddi bir etki elde etmiş bulunmaktadır.
NİL ÜZERİNDEKİ SUPOLİTİK
Kitabın ikinci bölümünde İsrailliler'in büyük bir çoğunlukla üzerinde ittifak ettikleri "Tevratsal sınırlar"a değinirken, bu sınırlarla çizilen coğrafyanın Nil ve Fırat nehirleri arasında uzandığına değinmiştik. Nitekim Nil, Fırat ve bu ikisinin arasındaki su kaynakları, Siyonist hareketin başından bu yana İsrail liderlerinin başlıca hedefleri arasında yer almıştır.
Bu konuyu Arap yazar Arkam Zubi Yahudiler'in Arap Suları Üzerindeki Mücadeleleri: Eski Bir Tevrat Rüyası ve Bunu Gerçekleştirme Çabaları adlı kitabın- da uzun uzadıya inceler. Zubi, Arap sularının fethedilmesinin Muharref Tevrat'ta her Yahudiye emredilen bir vecibe olduğunu hatırlatır ve M. Tevrat'ın Yeremya 46/10. ve İşaya 29/25-26 ayetlerine gönderme yaparak "Yahudi Tanrısı'nın kafir Fırat bölgesi halkına karşı girişilen her savaşta Yahudiler'in koruyuculuğunu üstleneceği, savaşın ise bu kafir haklar için Tanrı'nın bir gazabı olacağı" şeklindeki inanca dikkat çeker.
Önemli olan ise, kuşkusuz, bu "dini perspektif"in İsrail'in somut politikalarıyla ne denli örtüştüğüdür.
Bu sorunun cevabına baktığımızda ise, önemli bir sonuçla karşılaşırız. İsrail, hem sözkonusu dini perspektifin bir sonucu, ama ondan daha çok somut jeostratejik gerçeklerin bir ürünü olarak, gerçekten de Nil'den Fırat'a uzanan bir "su vizyonu"na sahiptir.
İsrail askeri istihbarat servisi AMAN'ın eski şeflerinden Yehoshafat Harkabi, Israel's Fateful Hour adlı kitabında, Ortadoğu'daki ülkelerin dış politikalarının iki ayrı boyut üzerinde seyrettiğini anlatır. Harkabi'ye göre, bir "büyük hedef" (grand design) vardır, bir de güncel dış politika. Bir ülke, "büyük hedef"i bir diğer ülkeyi yok etmek ya da onun topraklarını işgal etmek olduğu halde, güncel dış politikasında onunla anlaşabilir, hatta onunla barış bile yapabilir. Harkabi, buna örnek olarak Enver Sedat'ı verir. Ona göre Enver Sedat, güncel dış politikanın pragmatik bir gereği olarak İsrail'le Camp David barışını imzalamıştır, ama İsrail'i yok etmek olarak özetlenebilecek Arap "büyük hedef"inden caymamıştır. Harkabi, İsrail'le barışa yanaşan bazı Araplar'ın sözkonusu "büyük hedef"ten caydıklarını, ama önemli bir bölümünün de bu hedefi koruduklarını belirtir. 10
Harkabi, İsrail'in "büyük hedef"inin ne olduğu konusunu ustaca geçiştirir, ama bunun ne olduğunu başka kaynaklardan biliyoruz. Yahudi Devleti'nin nihai hedefi, Nil'den Fırat'a uzanan coğrafya üzerinde egemenlik sağlamaktır. Bu egemenliğin bir boyutu da, bu coğrafyanın sularını denetim altına alabilmektir.
Haritadaki ilk önemli ayak, Nil nehridir. Bazıları, İsrail'in 1967'de işgal ettiği Sina yarımadasını 1978 yılındaki Camp David barışı ile Mısır'a geri verdiğini, dolayısıyla Nil üzerinde bir iddiası olmadığını düşünebilirler. Oysa gerçekler daha farklıdır. İsrail'in "büyük hedef"i ile güncel dış politikaları birbirinden farklıdır çünkü.
Bir deyişe göre Nil Mısır'dır ve Mısır Nil'dir. Mısır için bu denli hayati olan nehrin jeopolitik konumunu, en iyi Winston Churchill tasvir etmişti. İngiliz lideri, "Nehir Savaşı" adlı kitabında Nil'i; kökleri orta Afrika'da Victoria, Albert ve Kenya göllerinde uzun gövdesi Sudan ve Mısır'da ve dalları kuzey Mısır'daki deltada yer alan dev bir palmiyeye benzetmiş ve şöyle demişti: "Kökler kesilecek olursa dallar kuruyacak ve ağacın geri kalan kısmı da çürüyüp ölecektir."
Bu, şu demektir: Mısır'ı Nil suları hakkında tehdit etmenin yegane yolu, Nil'in iki "kökünü" elinde tutan Sudan ve Etiyopya'yı kullanmaktır. Ya da Winston Churchill'in deyimiyle "palmiyeyi köklerinden kesmek". Nitekim İsrail, uzun bir zamandır gerçekten de bunu yapmaya çalışmaktadır.
Bu konuyu Arap yazar Arkam Zubi Yahudiler'in Arap Suları Üzerindeki Mücadeleleri: Eski Bir Tevrat Rüyası ve Bunu Gerçekleştirme Çabaları adlı kitabın- da uzun uzadıya inceler. Zubi, Arap sularının fethedilmesinin Muharref Tevrat'ta her Yahudiye emredilen bir vecibe olduğunu hatırlatır ve M. Tevrat'ın Yeremya 46/10. ve İşaya 29/25-26 ayetlerine gönderme yaparak "Yahudi Tanrısı'nın kafir Fırat bölgesi halkına karşı girişilen her savaşta Yahudiler'in koruyuculuğunu üstleneceği, savaşın ise bu kafir haklar için Tanrı'nın bir gazabı olacağı" şeklindeki inanca dikkat çeker.
Önemli olan ise, kuşkusuz, bu "dini perspektif"in İsrail'in somut politikalarıyla ne denli örtüştüğüdür.
Bu sorunun cevabına baktığımızda ise, önemli bir sonuçla karşılaşırız. İsrail, hem sözkonusu dini perspektifin bir sonucu, ama ondan daha çok somut jeostratejik gerçeklerin bir ürünü olarak, gerçekten de Nil'den Fırat'a uzanan bir "su vizyonu"na sahiptir.
İsrail askeri istihbarat servisi AMAN'ın eski şeflerinden Yehoshafat Harkabi, Israel's Fateful Hour adlı kitabında, Ortadoğu'daki ülkelerin dış politikalarının iki ayrı boyut üzerinde seyrettiğini anlatır. Harkabi'ye göre, bir "büyük hedef" (grand design) vardır, bir de güncel dış politika. Bir ülke, "büyük hedef"i bir diğer ülkeyi yok etmek ya da onun topraklarını işgal etmek olduğu halde, güncel dış politikasında onunla anlaşabilir, hatta onunla barış bile yapabilir. Harkabi, buna örnek olarak Enver Sedat'ı verir. Ona göre Enver Sedat, güncel dış politikanın pragmatik bir gereği olarak İsrail'le Camp David barışını imzalamıştır, ama İsrail'i yok etmek olarak özetlenebilecek Arap "büyük hedef"inden caymamıştır. Harkabi, İsrail'le barışa yanaşan bazı Araplar'ın sözkonusu "büyük hedef"ten caydıklarını, ama önemli bir bölümünün de bu hedefi koruduklarını belirtir. 10
Harkabi, İsrail'in "büyük hedef"inin ne olduğu konusunu ustaca geçiştirir, ama bunun ne olduğunu başka kaynaklardan biliyoruz. Yahudi Devleti'nin nihai hedefi, Nil'den Fırat'a uzanan coğrafya üzerinde egemenlik sağlamaktır. Bu egemenliğin bir boyutu da, bu coğrafyanın sularını denetim altına alabilmektir.
Haritadaki ilk önemli ayak, Nil nehridir. Bazıları, İsrail'in 1967'de işgal ettiği Sina yarımadasını 1978 yılındaki Camp David barışı ile Mısır'a geri verdiğini, dolayısıyla Nil üzerinde bir iddiası olmadığını düşünebilirler. Oysa gerçekler daha farklıdır. İsrail'in "büyük hedef"i ile güncel dış politikaları birbirinden farklıdır çünkü.
Bir deyişe göre Nil Mısır'dır ve Mısır Nil'dir. Mısır için bu denli hayati olan nehrin jeopolitik konumunu, en iyi Winston Churchill tasvir etmişti. İngiliz lideri, "Nehir Savaşı" adlı kitabında Nil'i; kökleri orta Afrika'da Victoria, Albert ve Kenya göllerinde uzun gövdesi Sudan ve Mısır'da ve dalları kuzey Mısır'daki deltada yer alan dev bir palmiyeye benzetmiş ve şöyle demişti: "Kökler kesilecek olursa dallar kuruyacak ve ağacın geri kalan kısmı da çürüyüp ölecektir."
Bu, şu demektir: Mısır'ı Nil suları hakkında tehdit etmenin yegane yolu, Nil'in iki "kökünü" elinde tutan Sudan ve Etiyopya'yı kullanmaktır. Ya da Winston Churchill'in deyimiyle "palmiyeyi köklerinden kesmek". Nitekim İsrail, uzun bir zamandır gerçekten de bunu yapmaya çalışmaktadır.
SU İÇİN SAVAŞ!
İsrail Tarım Bakanlığı eski bürokratlarından Meir Ben-Meir, su nedeniyle yükselen tansiyonun muhtemel sonucunu şöyle ifade etmişti: "Su, saatli bir bombadır ve bölge halkları su kıtlığı sorunu için ortak bir çözümü görüşmeye yanaşmazlarsa, savaş kaçınılmazdır." İsrail Hayfa Üniversitesi'nden Prof. Armon Sofer de 1990'da verdiği bir demeçte "Ortadoğu'da su kaynaklarının kullanımı yüzünden savaş çıkacak" demişti. 6
Dönemin İşçi Partisi lideri Şimon Peres de, 1991'in ilk aylarında Başbakan Turgut Özal ile Ortadoğu’ya Türk suyunun akıtılmasıyla ilgili bir tartışma sırasında, bundan sonraki Ortadoğu savaşının toprak yüzünden değil su yüzünden çıkabileceğini ifade etmişti. Peres, bir başka demecinde şöyle diyordu: "Nüfus artıyor. Suyu üretmek için imkan yaratamazsak, bu kez su için savaşacağız".7 Yitzhak Rabin de, 1992'de, Başbakanlık koltuğunda oturduğu sıralarda "umarım ki su sorunu silahla çözülmez" şeklindeki sözüyle aynı tezi gündeme taşımıştı. 8
İsrailli yetkililerin buna benzer daha pek çok demeci şimdiye dek yayınlandı. Tüm bunlar, İsrail'in düzenli bir biçimde "su savaş sebebidir" tezini ortaya sürdüğünü gösteriyordu. Nitekim Dışişleri Bakanlığı'nda Fırat ve Dicle'nin sularının paylaşımı konusunda hazırlanan bir rapora göre de "su savaşa neden olabilecek bir anlaşmazlık konusudur şeklindeki tezin arkasında... Tel Aviv var"dı. 9
Peki bu tez ne denli gerçekçiydi? İsrail, su için savaşı göze alır mıydı?
Yahudi Devleti'nin tarihini incelemek bu konuda bir yargıya varmamızı kolaylaştırabilir. Çünkü İsrail'in tarihine, özellikle askeri tarihine baktığımızda, suyun gerçekten de şimdiye dek Yahudi Devleti için çok önemli bir hedef ve bir savaş sebebi olduğu ortaya çıkmaktadır.
Henüz 1948'lerde Siyonist liderler stratejilerini devletin sınırlarının zengin su kaynaklarına erişebilmesi amacıyla düzenlemişlerdi. İsrail 1951'de Yukarı Galile'deki bataklıkları ve Hule Gölü'nü kurutarak Banyasi, Hasbani ve Dan ırmaklarının İsrail topraklarının 6 km içinde oluşturdukları Yukarı Şeria'nın akışını değiştirdi. İsrail, kendi kaynaklarını denetlemek ve İbrani diyarına yerleşmek isteyen tüm Yahudiler'e yeterli su sağlamak için hidrolojik haritayı değiştirmeye kararlıydı.
1963'te İsrail'in Taberiye-Necef arasında başlattığı "Milli Su Şebekesi" projesiyle su ile ilgili bir kriz daha yaşandı. Boru hatları açık su kanalları ve yeraltı tünellerinden oluşan yaklaşık 100 mil uzunluğundaki bu proje sayesinde İsrail Şeria nehri sularının % 40'ını kendi kullanımına alacağını açıklıyordu. Projenin açıklanmasından sonra Arap dünyası ayağa kalktı ve İsrail'i saldırganlık ve yayılmacılık politikaları uygulaması nedeniyle protesto etti. Bu gerginliğin sonucunda 1964'te Kahire'de toplanan Arap zirve konferansı, FKÖ'nün kurulmasına ve Filistin direniş örgütlerinin bu çatı altında toplanmasına karar verdi.
1951-1967 yılları arasındaki yüzlerce küçük çatışmanın ardından, Şeria nehri, 1967 savaşının önemli bir nedeni oldu. İsrailli general Moşe Dayan, 1974'te "İsrail için su o kadar önemlidir ki biz, 1967'de Araplar'la savaşa biraz da su kaynaklarını kontrol altına alabilmek için girdik" diye açıkça beyanda bulunmuştu. Nitekim Yahudi Devleti 1967'deki Altı Gün Savaşı'ndan sonra çok daha güçlü bir duruma geçmiş, Golan Tepeleri'nin işgali, Şeria kaynaklarının Araplar tarafından değiştirilmesini önlemişti.
Litani nehri yüzünden, Yahudi Devleti'nin işgal politikasından Lübnan da payını aldı. Litani zaten çok eskiden beridir Siyonist planlarda rağbet görüyordu: 1919 yılında yapılan Versailles Barış Konferansı'nda ileri sürülen Siyonist haritaya, Litani nehri de dahildi. İsrail'in 1978 ve 1982'de Lübnan'ı işgalinde Litani ve Hasbani nehirleri önemli rol oynadı. Savaş sonucunda oluşturulan sözde güvenlik bölgesi sayesinde İsrail her iki nehre de ulaştı ve bu nehirlerden su çekmeye (çalmaya) başladı. Güney Lübnan'daki sürekli çatışmalar ve İsrail'in kukla milisleriyle sağladığı sıkı denetim, bölge hakkında kesin bilgi alınmasını güçleştirmektedir, ancak yerel çiftçilerden alınan bilgilere göre, İsrailliler Litani'den Hasbani'ye uzanan bir tünel açarak suyunu Şeria'ya akıttılar. Bu su hırsızlığı, İsrail'e 500 milyon m3 ek su kazandırdı. Sınırın sadece 10 mil kadar kuzeyinde bulunan Litani ve Hasbani nehirleri İsrailliler için hep çekici olmuştu. Bugün de İsrail'in yıllık su ihtiyacının %40'ı bu yeraltı su kaynaklarından gelmektedir.
İsrail tüm bu su gasplarını sürdürürken, bir yandan da bu politikasına karşı çıkacak bölge ülkelerini tehdit etme politikası izledi. İsrail yönetimi, kuzeyindeki Celile Denizi'ne su akışını azaltacak tek taraflı baraj yapımı halinde Suriye'ye saldıracağını ilan etmişti. Suriye'nin Ürdün'le birlikte Yarmuk nehri üzerinde yapmaya çalıştığı Birlik Projesi İsrail'in tehditleriyle son bulurken, Sudan'daki Jonglei Kanalı şantiyesi de İsrail tarafından supolitik nedenlerden dolayı bombalandı.
İsrail'in sözkonusu supolitik geçmişi, Yahudi Devleti'nin "su savaş sebebidir" şeklindeki tezinin pek yabana atılır olmadığını gösteriyor. Geçmişte su için çarpışmayı göze alan, hatta Moşe Dayan'a göre 1967'deki Altı Gün Savaşı'nı biraz da bu nedenle başlatan İsrail, o zamanlara göre çok daha artmış olan su krizi karşısında yine bölgede bir çatışma başlatabilir.
Peki ama eğer İsrail su için savaşacaksa, bu nasıl bir savaş olabilir? Yahudi Devleti, nasıl bir savaş çıkarabilir, ya da ne gibi gerginlikler körükleyebilir ki, bu onun su krizine çare olabilecek bir sonuç yaratsın?
Dönemin İşçi Partisi lideri Şimon Peres de, 1991'in ilk aylarında Başbakan Turgut Özal ile Ortadoğu’ya Türk suyunun akıtılmasıyla ilgili bir tartışma sırasında, bundan sonraki Ortadoğu savaşının toprak yüzünden değil su yüzünden çıkabileceğini ifade etmişti. Peres, bir başka demecinde şöyle diyordu: "Nüfus artıyor. Suyu üretmek için imkan yaratamazsak, bu kez su için savaşacağız".7 Yitzhak Rabin de, 1992'de, Başbakanlık koltuğunda oturduğu sıralarda "umarım ki su sorunu silahla çözülmez" şeklindeki sözüyle aynı tezi gündeme taşımıştı. 8
İsrailli yetkililerin buna benzer daha pek çok demeci şimdiye dek yayınlandı. Tüm bunlar, İsrail'in düzenli bir biçimde "su savaş sebebidir" tezini ortaya sürdüğünü gösteriyordu. Nitekim Dışişleri Bakanlığı'nda Fırat ve Dicle'nin sularının paylaşımı konusunda hazırlanan bir rapora göre de "su savaşa neden olabilecek bir anlaşmazlık konusudur şeklindeki tezin arkasında... Tel Aviv var"dı. 9
Peki bu tez ne denli gerçekçiydi? İsrail, su için savaşı göze alır mıydı?
Yahudi Devleti'nin tarihini incelemek bu konuda bir yargıya varmamızı kolaylaştırabilir. Çünkü İsrail'in tarihine, özellikle askeri tarihine baktığımızda, suyun gerçekten de şimdiye dek Yahudi Devleti için çok önemli bir hedef ve bir savaş sebebi olduğu ortaya çıkmaktadır.
Henüz 1948'lerde Siyonist liderler stratejilerini devletin sınırlarının zengin su kaynaklarına erişebilmesi amacıyla düzenlemişlerdi. İsrail 1951'de Yukarı Galile'deki bataklıkları ve Hule Gölü'nü kurutarak Banyasi, Hasbani ve Dan ırmaklarının İsrail topraklarının 6 km içinde oluşturdukları Yukarı Şeria'nın akışını değiştirdi. İsrail, kendi kaynaklarını denetlemek ve İbrani diyarına yerleşmek isteyen tüm Yahudiler'e yeterli su sağlamak için hidrolojik haritayı değiştirmeye kararlıydı.
1963'te İsrail'in Taberiye-Necef arasında başlattığı "Milli Su Şebekesi" projesiyle su ile ilgili bir kriz daha yaşandı. Boru hatları açık su kanalları ve yeraltı tünellerinden oluşan yaklaşık 100 mil uzunluğundaki bu proje sayesinde İsrail Şeria nehri sularının % 40'ını kendi kullanımına alacağını açıklıyordu. Projenin açıklanmasından sonra Arap dünyası ayağa kalktı ve İsrail'i saldırganlık ve yayılmacılık politikaları uygulaması nedeniyle protesto etti. Bu gerginliğin sonucunda 1964'te Kahire'de toplanan Arap zirve konferansı, FKÖ'nün kurulmasına ve Filistin direniş örgütlerinin bu çatı altında toplanmasına karar verdi.
1951-1967 yılları arasındaki yüzlerce küçük çatışmanın ardından, Şeria nehri, 1967 savaşının önemli bir nedeni oldu. İsrailli general Moşe Dayan, 1974'te "İsrail için su o kadar önemlidir ki biz, 1967'de Araplar'la savaşa biraz da su kaynaklarını kontrol altına alabilmek için girdik" diye açıkça beyanda bulunmuştu. Nitekim Yahudi Devleti 1967'deki Altı Gün Savaşı'ndan sonra çok daha güçlü bir duruma geçmiş, Golan Tepeleri'nin işgali, Şeria kaynaklarının Araplar tarafından değiştirilmesini önlemişti.
Litani nehri yüzünden, Yahudi Devleti'nin işgal politikasından Lübnan da payını aldı. Litani zaten çok eskiden beridir Siyonist planlarda rağbet görüyordu: 1919 yılında yapılan Versailles Barış Konferansı'nda ileri sürülen Siyonist haritaya, Litani nehri de dahildi. İsrail'in 1978 ve 1982'de Lübnan'ı işgalinde Litani ve Hasbani nehirleri önemli rol oynadı. Savaş sonucunda oluşturulan sözde güvenlik bölgesi sayesinde İsrail her iki nehre de ulaştı ve bu nehirlerden su çekmeye (çalmaya) başladı. Güney Lübnan'daki sürekli çatışmalar ve İsrail'in kukla milisleriyle sağladığı sıkı denetim, bölge hakkında kesin bilgi alınmasını güçleştirmektedir, ancak yerel çiftçilerden alınan bilgilere göre, İsrailliler Litani'den Hasbani'ye uzanan bir tünel açarak suyunu Şeria'ya akıttılar. Bu su hırsızlığı, İsrail'e 500 milyon m3 ek su kazandırdı. Sınırın sadece 10 mil kadar kuzeyinde bulunan Litani ve Hasbani nehirleri İsrailliler için hep çekici olmuştu. Bugün de İsrail'in yıllık su ihtiyacının %40'ı bu yeraltı su kaynaklarından gelmektedir.
İsrail tüm bu su gasplarını sürdürürken, bir yandan da bu politikasına karşı çıkacak bölge ülkelerini tehdit etme politikası izledi. İsrail yönetimi, kuzeyindeki Celile Denizi'ne su akışını azaltacak tek taraflı baraj yapımı halinde Suriye'ye saldıracağını ilan etmişti. Suriye'nin Ürdün'le birlikte Yarmuk nehri üzerinde yapmaya çalıştığı Birlik Projesi İsrail'in tehditleriyle son bulurken, Sudan'daki Jonglei Kanalı şantiyesi de İsrail tarafından supolitik nedenlerden dolayı bombalandı.
İsrail'in sözkonusu supolitik geçmişi, Yahudi Devleti'nin "su savaş sebebidir" şeklindeki tezinin pek yabana atılır olmadığını gösteriyor. Geçmişte su için çarpışmayı göze alan, hatta Moşe Dayan'a göre 1967'deki Altı Gün Savaşı'nı biraz da bu nedenle başlatan İsrail, o zamanlara göre çok daha artmış olan su krizi karşısında yine bölgede bir çatışma başlatabilir.
Peki ama eğer İsrail su için savaşacaksa, bu nasıl bir savaş olabilir? Yahudi Devleti, nasıl bir savaş çıkarabilir, ya da ne gibi gerginlikler körükleyebilir ki, bu onun su krizine çare olabilecek bir sonuç yaratsın?
İSRAİL SU ÇALIYOR!
İsrail'in sözkonusu su krizi, başta da belirttiğimiz gibi, onu illegal politikalara yöneltiyor: Yahudi Devleti, onyıllardır işgal altında tuttuğu Arap topraklarındaki suları çalıyor. İngiliz The Independent gazetesi, Yahudi Devleti'nin sözkonusu su gaspını şöyle anlatıyor:
Likud partisinin programında "su bizim hayatımız, böyle olunca da bu nesneyi bir gün bize karşı daima iyi niyet gösterisinde bulunmayabileceklerin eline teslim etmemeliyiz" deniliyor. İşgalin başlangıcından bu yana Filistinlilere beş kuyu açma izni verildiği halde İsrailliler, 40 derin kuyu açarak Filistinlilerin toplam kuyularından çıkardığından daha çok su elde ediyor. İsrail ortalama Filistinlilerin dört misli fazla su elde ediyor. Nitekim Filistinliler, "çöle hayat getirdiler, ama bizim sularımızdan" diyorlar... Binlerce yıl önce Yitzhak, ülkelerinde iki kuyu açmak için Filistinlilerle savaşa girmişti. Bugün o kuyular tekrar açılmış durumda ve geleneğe uyularak, onlara "Kin" ve "İhtilaf" adı verilmiş. 2
İsrail'in kullandığı büyük orandaki su, özellikle Batı Şeria'da gerçekleştirilen kullanım uluslararası hukuka göre oldukça fazla. Bir İsrail vatandaşı bir Filistinlinin kullandığı suyun beş katını kullanıyor. Filistinliler ise bu suya İsrail vatandaşlarının ödediklerinin üç katını ödüyor. Filistinliler İsrail'in kendilerine ait su kaynaklarını çaldığını şöyle anlatıyorlar:
"İsrail suyumuzu çalıyor"... Batı Yakası'nın altında büyük bir su gölü var. Aslın- da bu suyun tümü bize ait olan topraklarda kalıyor. Ama İsrail burada açtığı kuyuları çok derin kazıyor ve hemen hemen suyun hepsini çekiyor. İşgal altında tuttuğu Batı Yakası'ndaki su kaynaklarının yüzde 90'ını İsrail kullanıyor. Bize içecek su bırakmıyor. Gerçekte işgalin nedenlerinden biri bu. İsrail 25 yıldır bizim suyumuzla çölde vahalar yaratıyor. Hatta Lübnan'ın güneyine girmesinin nedenlerinden biri de gene su. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi şimdi barış masasına otururken kullandığı mevcut su kapasitesinden bir damla taviz vermek istemiyor. Statükoya devamdan yana. Ortadoğu barışının ana konularından biri olan su üzerindeki anlaşmazlığı gidermek için uluslararası uzmanlara başvurmak istiyoruz. Hiç olmazsa bir geçiş dönemi boyunca kişi başına bir miktar belirleyip İsrail'le suyu bu kişi başına miktara göre bir eşitlik ilkesi üzerinden saptamak istiyoruz. Bizim talebimiz bu. Ama İsrail tutuyor, bize Gazze'de su arındırma sistemleri kurmamızı öneriyor. Olacak şey değil. Feci pahalı bir sistem bu. Öyle ki Coca-Cola içmek daha ucuza geliyor. 3
Coşkun Adalı ise Emperyalizmin Ortadoğu'ya Müdahalesi adlı kitabında konuyu şöyle vurguluyor:
İsrail Ürdün'de Şeria nehrinin bir kolu olan Yarmuk nehri üzerinde yapılacak Vahba Barajı'na politik nedenlerle karşı çıkıyor. Şeria nehri İsrail'in ana su kaynağı olduğu için bu barajı İsrail'in ulusal güvenliğine bir tehdit olarak görüyor. Öte yandan Şeria nehrini hem Ürdün hem de İsrail aşırı bir biçimde kullanmak zorunda kaldıklarından kaynağının yani Ölü Deniz'in su seviyesi sürekli düşüyor ve nehrin de tuzluluk oranı artıyor. Çok yakında bu nehir tarımda kullanılmaz bir hale gelecek. İsrail'in işgal altında tuttuğu Filistin topraklarında susuzluk çok ciddi boyutlar almış durumda... Sonuçta milyonun üstünde Filistinli bir de susuzluktan kıvranıyor. Açık kanalizasyonlar, var olan sınırlı su tabakasını artan bir biçimde sürekli kirletiyor. Filistinliler sadece pis su kullanabiliyor. Biyolojik savaşsa, bu da bir tür biyolojik savaş! 4
İsrail'in bugün kullanmak durumunda olduğu su kaynaklarının tamamına yakını, işgal suretiyle üzerinde fiilen kontrol kurduğu yakın bölgelerden geliyor. İsrail'li bazı yetkililere göre, İsrail'in bu bölgeler üzerindeki kontrolü kaybetmesi, İsrail'in su kaynaklarından mahrum kalmasına yol açabileceği gibi, varlık ve güvenliğini de tehlikeye sokabilir.5 Bu endişe nedeniyle dünyaca tanınan bazı su uzmanları İsrail'in işgal altındaki topraklardan taviz verebileceğini, ancak bu bölgelerdeki su kaynaklarından vazgeçmeyeceğini ifade ediyorlar.
Bu tablo, ortaya tek bir sonuç çıkarıyor: Ortadoğu'daki su sorununun ne- denlerinden biri, İsrail'in suyu "gasp" etmesi. İsrail tarafından suyu gasp edilenler arasında Filistinliler ve Ürdün'ün yanısıra Lübnan ve Suriye de var. İsrail'in Lübnan, Suriye ve Ürdün'le paylaşması gereken Şeria nehri, bugün fiilen İsrail'in kontrolü altında bulunuyor. Zaten nehrin bir yatağına sahip olan İsrail, Golan Tepeleri'ni işgal ederek ikinci, Güney Lübnan'a girip sözde güvenlik bölgesi kurarak üçüncü ve sonuncu yatağını ele geçirmiş durumda.
Ama, başta da belirttiğimiz gibi, tüm bu su gaspları, İsrail'in su ihtiyacını karşılamıyor. Aksine, su kaynakları giderek azalırken, İsrail'in nüfusu artıyor. Bu gidiş, "Vaadedilmiş Topraklar"ın bir kaç on yıl içinde "Vaadedilmiş Çöller"e dönüşebileceğini gösteriyor. İsrail topraklarının yarısından fazlası zaten çöl, giderek yaklaşan kuraklık kalan yarıyı da tehdit ediyor.
Peki İsrail bu konuda ne yapmayı düşünüyor? Yahudi Devleti'nin siyasi bekasını sağlamak için çok kapsamlı bir Ortadoğu stratejisi geliştirdiğini ve uyguladığını önceki bölümlerde gördük. Peki İsrail biyolojik bekası için ne planlıyor?
Bu cevabı ilk başta meşru ve rasyonel tedbirleri içeriyor: İsrail suyu daha da tutumlu kullanmak, arıtma yöntemlerini geliştirmek için çalışıyor. Bunun yanında, ulaşabildiği kaynaklardan su satın almayı düşünüyor örneğin Türkiye'nin Manavgat suyuna talip oluyor. Ancak tüm bu meşru yollar kesinlikle yeterli değil. Bu nedenle İsrail, gasp ettiği Filistin, Ürdün, Suriye ve Lübnan toprakları üzerindeki denetimini korumaya kararlı. Ancak bunlar bile uzun vadede yeterli görünmüyor. Bu yüzden İsrail, yeni su gasplarının planlarını yapıyor.
Bu gayrımeşru çözüm yani su gaspının sürdürülmesi ve yeni gasp planları ise, ister istemez Ortadoğu'nun siyasi atmosferini etkiliyor. İsrail'in suları çaldığı ülke ve halklar da su krizi içindeler çünkü. Bu nedenle su, Ortadoğu'da giderek bir casus belli (savaş nedeni) haline geliyor.
Likud partisinin programında "su bizim hayatımız, böyle olunca da bu nesneyi bir gün bize karşı daima iyi niyet gösterisinde bulunmayabileceklerin eline teslim etmemeliyiz" deniliyor. İşgalin başlangıcından bu yana Filistinlilere beş kuyu açma izni verildiği halde İsrailliler, 40 derin kuyu açarak Filistinlilerin toplam kuyularından çıkardığından daha çok su elde ediyor. İsrail ortalama Filistinlilerin dört misli fazla su elde ediyor. Nitekim Filistinliler, "çöle hayat getirdiler, ama bizim sularımızdan" diyorlar... Binlerce yıl önce Yitzhak, ülkelerinde iki kuyu açmak için Filistinlilerle savaşa girmişti. Bugün o kuyular tekrar açılmış durumda ve geleneğe uyularak, onlara "Kin" ve "İhtilaf" adı verilmiş. 2
İsrail'in kullandığı büyük orandaki su, özellikle Batı Şeria'da gerçekleştirilen kullanım uluslararası hukuka göre oldukça fazla. Bir İsrail vatandaşı bir Filistinlinin kullandığı suyun beş katını kullanıyor. Filistinliler ise bu suya İsrail vatandaşlarının ödediklerinin üç katını ödüyor. Filistinliler İsrail'in kendilerine ait su kaynaklarını çaldığını şöyle anlatıyorlar:
"İsrail suyumuzu çalıyor"... Batı Yakası'nın altında büyük bir su gölü var. Aslın- da bu suyun tümü bize ait olan topraklarda kalıyor. Ama İsrail burada açtığı kuyuları çok derin kazıyor ve hemen hemen suyun hepsini çekiyor. İşgal altında tuttuğu Batı Yakası'ndaki su kaynaklarının yüzde 90'ını İsrail kullanıyor. Bize içecek su bırakmıyor. Gerçekte işgalin nedenlerinden biri bu. İsrail 25 yıldır bizim suyumuzla çölde vahalar yaratıyor. Hatta Lübnan'ın güneyine girmesinin nedenlerinden biri de gene su. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi şimdi barış masasına otururken kullandığı mevcut su kapasitesinden bir damla taviz vermek istemiyor. Statükoya devamdan yana. Ortadoğu barışının ana konularından biri olan su üzerindeki anlaşmazlığı gidermek için uluslararası uzmanlara başvurmak istiyoruz. Hiç olmazsa bir geçiş dönemi boyunca kişi başına bir miktar belirleyip İsrail'le suyu bu kişi başına miktara göre bir eşitlik ilkesi üzerinden saptamak istiyoruz. Bizim talebimiz bu. Ama İsrail tutuyor, bize Gazze'de su arındırma sistemleri kurmamızı öneriyor. Olacak şey değil. Feci pahalı bir sistem bu. Öyle ki Coca-Cola içmek daha ucuza geliyor. 3
Coşkun Adalı ise Emperyalizmin Ortadoğu'ya Müdahalesi adlı kitabında konuyu şöyle vurguluyor:
İsrail Ürdün'de Şeria nehrinin bir kolu olan Yarmuk nehri üzerinde yapılacak Vahba Barajı'na politik nedenlerle karşı çıkıyor. Şeria nehri İsrail'in ana su kaynağı olduğu için bu barajı İsrail'in ulusal güvenliğine bir tehdit olarak görüyor. Öte yandan Şeria nehrini hem Ürdün hem de İsrail aşırı bir biçimde kullanmak zorunda kaldıklarından kaynağının yani Ölü Deniz'in su seviyesi sürekli düşüyor ve nehrin de tuzluluk oranı artıyor. Çok yakında bu nehir tarımda kullanılmaz bir hale gelecek. İsrail'in işgal altında tuttuğu Filistin topraklarında susuzluk çok ciddi boyutlar almış durumda... Sonuçta milyonun üstünde Filistinli bir de susuzluktan kıvranıyor. Açık kanalizasyonlar, var olan sınırlı su tabakasını artan bir biçimde sürekli kirletiyor. Filistinliler sadece pis su kullanabiliyor. Biyolojik savaşsa, bu da bir tür biyolojik savaş! 4
İsrail'in bugün kullanmak durumunda olduğu su kaynaklarının tamamına yakını, işgal suretiyle üzerinde fiilen kontrol kurduğu yakın bölgelerden geliyor. İsrail'li bazı yetkililere göre, İsrail'in bu bölgeler üzerindeki kontrolü kaybetmesi, İsrail'in su kaynaklarından mahrum kalmasına yol açabileceği gibi, varlık ve güvenliğini de tehlikeye sokabilir.5 Bu endişe nedeniyle dünyaca tanınan bazı su uzmanları İsrail'in işgal altındaki topraklardan taviz verebileceğini, ancak bu bölgelerdeki su kaynaklarından vazgeçmeyeceğini ifade ediyorlar.
Bu tablo, ortaya tek bir sonuç çıkarıyor: Ortadoğu'daki su sorununun ne- denlerinden biri, İsrail'in suyu "gasp" etmesi. İsrail tarafından suyu gasp edilenler arasında Filistinliler ve Ürdün'ün yanısıra Lübnan ve Suriye de var. İsrail'in Lübnan, Suriye ve Ürdün'le paylaşması gereken Şeria nehri, bugün fiilen İsrail'in kontrolü altında bulunuyor. Zaten nehrin bir yatağına sahip olan İsrail, Golan Tepeleri'ni işgal ederek ikinci, Güney Lübnan'a girip sözde güvenlik bölgesi kurarak üçüncü ve sonuncu yatağını ele geçirmiş durumda.
Ama, başta da belirttiğimiz gibi, tüm bu su gaspları, İsrail'in su ihtiyacını karşılamıyor. Aksine, su kaynakları giderek azalırken, İsrail'in nüfusu artıyor. Bu gidiş, "Vaadedilmiş Topraklar"ın bir kaç on yıl içinde "Vaadedilmiş Çöller"e dönüşebileceğini gösteriyor. İsrail topraklarının yarısından fazlası zaten çöl, giderek yaklaşan kuraklık kalan yarıyı da tehdit ediyor.
Peki İsrail bu konuda ne yapmayı düşünüyor? Yahudi Devleti'nin siyasi bekasını sağlamak için çok kapsamlı bir Ortadoğu stratejisi geliştirdiğini ve uyguladığını önceki bölümlerde gördük. Peki İsrail biyolojik bekası için ne planlıyor?
Bu cevabı ilk başta meşru ve rasyonel tedbirleri içeriyor: İsrail suyu daha da tutumlu kullanmak, arıtma yöntemlerini geliştirmek için çalışıyor. Bunun yanında, ulaşabildiği kaynaklardan su satın almayı düşünüyor örneğin Türkiye'nin Manavgat suyuna talip oluyor. Ancak tüm bu meşru yollar kesinlikle yeterli değil. Bu nedenle İsrail, gasp ettiği Filistin, Ürdün, Suriye ve Lübnan toprakları üzerindeki denetimini korumaya kararlı. Ancak bunlar bile uzun vadede yeterli görünmüyor. Bu yüzden İsrail, yeni su gasplarının planlarını yapıyor.
Bu gayrımeşru çözüm yani su gaspının sürdürülmesi ve yeni gasp planları ise, ister istemez Ortadoğu'nun siyasi atmosferini etkiliyor. İsrail'in suları çaldığı ülke ve halklar da su krizi içindeler çünkü. Bu nedenle su, Ortadoğu'da giderek bir casus belli (savaş nedeni) haline geliyor.
NİL'DEN FIRAT'A SUPOLİTİK
"İsrail için su o kadar önemlidir ki biz, 1967'de Araplar'la savaşa biraz da su kaynaklarını kontrol altına alabilmek için girdik."Moşe Dayan, 1967 Savaşındaki İsrail ordu komutanı
Kitabın ilk bölümünde, İsrail'in kendisini çevreleyen Müslüman-Arap coğ- rafyasının ortasındaki varlığının uzun vadede daimi bir tehdit altında olduğunu, hatta İsrailliler'in bir "Hıttın Korkusu" ile birlikte yaşadıklarını görmüştük. Kurulduğu günden bu yana uyguladığı saldırgan ve baskıcı politikalarla Araplar'ın nefretini kazanan İsrail, bu politikalar nedeniyle daimi ve silinemez bir tehditle kuşatmıştır kendini.
Bu, İsrail'i kuşatan siyasi tehdittir ve biz kitabın başından bu yana hep bu gerçeğe atıfta bulunduk. İsrail'in uzun vadeli strateji ve politikalarını sözkonusu siyasi tehdit ile ilişkilendirdik. Ancak İsrail'in stratejik vizyonu, özellikle son yıllarda, sözkonusu siyasi tehdidin yanında bir de "biyolojik" bir tehditle de yakından ilgili hale gelmiş bulunuyor.
Bu "biyolojik" tehdidin adı, susuzluktur. Yahudi Devleti, çok ciddi bir su krizi ile karşı karşıyadır. Zaten kurak bir coğrafya olan Filistin, İsrail'in diasporadan getirdiği dört milyon Yahudi'nin su ihtiyacını karşılamak için son derece yetersizdir. İşgal altındaki topraklarda yaşayan 2 milyon Arap da İsrail her ne kadar onlara kendi Yahudi yurttaşlarına verdiğinin beşte biri kadar su verse de ciddi bir su ihtiyacı yaratmaktadır.
Dahası, bilindiği gibi Siyonist rüya tüm diaspora Yahudiler'ini İsrail'e getirmeyi öngörmektedir ki, bu hedefe doğru atılan her adım İsrail'in su krizini daha da derinleştirmektedir. İsrail, orta vadede Rusya'dan 1 milyon göçmen gelmesini beklemektedir. Bu durumda yaklaşık 100 milyon m3'ü içme suyu, 300 milyon m3'ü sulama için olmak üzere daha fazla su tüketilecek demektir. Dolayısıyla İsrail, hele bir de ülkeye yeni gelecek Yahudi göçmenleri düşünürsek, mutlaka ve mutlaka yeni su kaynakları bulmak zorundadır.
İsrail bu su krizini aşabilmek için şimdiye kadar çoğu uluslararası hukuka göre illegal olan çeşitli projeler geliştirdi. Sürekli artan nüfusuna su sağlamak için; Ürdün (Şeria) ırmağı, Celile Denizi ve Yarmuk ırmağından boru hatları ağıyla Tel-Aviv'e su pompalıyor. İşgal altındaki Batı Şeria'nın hemen altında yer alan ve yağmur sularıyla beslenen su katmanları da İsrail'in elinde. Bu arada, Arap kuyularının kullanımını da kapsayan bazı düzenlemeler, Batı Şeria'daki Filistinlilere giden su akışını kısıtlıyor ve su Yahudiler'e aktarılıyor. İşgal altındaki Golan Tepeleri'nin suyu da İsrail'e akıyor. Tüm bunlara rağmen Yahudi Devleti'nin suya açlığı bitmiyor.
Bu konu özellikle son dönemde İsrailli yetkililer tarafından defalarca vur- gulandı. Son Şamir kabinesinin Tarım Bakanı Rafael ("Rafi") Eitan henüz 1991'de şöyle diyordu: "Taberiye Gölü'ndeki su seviyesi hiçbir zaman bu kadar düşük olmamıştı. İsrail'in su rezervleri hayati tehlike altında." 1
Hayfa Üniversitesi'nden Arnold Soffa'ya göre, İsrail, felaketin eşiğine gelmiş durumda. Suda, 2000 yılında %30'luk bir azalma bekleniyor. Kıyılar sığ ve topraklar gittikçe tuzlanıyor. İsrail'in su ihtiyacının önemli bir bölümünü sağlayan Kinneret Gölü'ndeki bu seviyesi kritik bir düzeye erişmiş halde. % 60'ı Çöl olan ve su kaynakları sınırlı olan İsrail, susuzluk içinde kıvranıyor. İsrail DSi'si konumundaki Mekorot'un Su Kaynakları Dairesi Başkanı Rafi Boaz, İsrail'de İngilizce olarak yayınlanan The Jerusalem Post Gazetesi'ne Ocak 1996'da yaptığı açıklamada, zaten suyu tasarruflu kullanan İsrail halkına daha fazla tasarruf yapmaları çağrısında bulundu.
KÜRTLER VE YAHUDİLER
Üstte WINNEP'ten söz ederken Kürt sorununu kışkırtan çeşitli İsrail bağlantılı isimlere değinmiştik. Bunları çoğaltmak mümkündür.
Bu isimlerin en ünlülerinden biri, yıllardır "Türk dostu" olarak tanıtılan Richard Perle'dir. Bir Yahudi olan Perle'nin İsrail'e olan sadakatine ve buna paralel olarak Kürt sorununa olan ilgisine 4. bölümde değinmiştik. Öyle ki Perle, 1980'lerin başında Amerika'da yeni yeni oluşan "Kürt lobisi"nin önde gelen isimlerinden biriydi. Perle'nin bu misyonu ilerleyen yıllarda da devam etti. Başında bulunduğu— ve Türkiye tarafından ABD'de lobi yapmak için kiralanan—International Advisers Inc. adlı lobi şirketi, "Kürtlerin self-determinasyonu"nu dilinden düşürmeyen üyelere sahipti. Bunların başında da önceki sayfalarda Newroz kutlamalarındaki neşesine değindiğimiz eski AIPAC direktörü Morris Amitay geliyordu. Uzun süre Kongre üyeliği yapan ve "Dış İlişkiler Komitesi üyesi olmak istiyorum, çünkü o zaman İsrail'e daha iyi destek verebilirim" sözünün sahibi olan Stephen Solarz da pi- yon Kürt devleti projesinin önemli destekçilerinden biri oldu her zaman.
Bunun yanısıra eski ABD Ankara Büyükelçisi, Carnegie Endowment Başkanı ve "Mossad ajanı" Morton Abramowitz; 1987-1989 arası B'nai B'rith başkanlığı yapmış Yahudi lobisinin etkili isimlerinden Morris Abram; CIA Ortadoğu analizcisi Ellen Laipson; Al Gore'un Senato'daki dış politika danışmanı Leon Fuerth; Pentagon Türk masasından B'nai B'rith üyeleri Harold Rhode ve Paul Goble; Ted Kennedy'nin dış politika danışmanı Nancy Soderberg; Savunma Bakanlığı sekreteri Fred Ikle gibi İsrail bağlantıları güçlü Amerikalı Yahudiler de hep piyon Kürt devleti projesinin önemli destekçileriydiler.
Bu üstte sayılan isimler arasında Abramowitz'in üzerinde durmakta yarar var. İsrail ve Mossad'la özel bir yakınlığı olan Abramowitz, Türkiye'ye büyükelçi atanmadan önce yollandığı bazı ülkelerden kovulmuştu. Mısır, Malezya ve Pakistan Abramowitz'in ülkelerine büyükelçi olarak gönderilmesine karşı çıkmışlardı. Her üç ülkenin Washington'a bildirdikleri gerekçe şuydu: "Sözkonusu kişi CIA ajanıdır. Görev yaptığı ülkelerin içişlerine müdahale etmeyi alışkanlık haline getirmiştir. İstemiyoruz!" Morton Abramowitz kriz ülkelerinin büyükelçisi olarak tanınıyordu. Abramowitz'in kriz çözme yöntemi ise, Tayland örneğinde olduğu gibi, darbe planlamaya kadar gidebiliyordu. Ankara'daki görevinden sonra Ortadoğu ile ilgili Carnegie Endowment'ın başına geçen Abramowitz, Ankara'ya da ABD Dışişleri Ba- kanlığı istihbarat ve Araştırma Müsteşar yardımcılığı görevini bırakarak gelmişti. Abramowitz burada CIA, FBI, SIA, DIA gibi ABD'nin haberalma örgütleri arasında koordinasyonu sağlıyordu. Abramowitz, aynı zamanda ABD'de 208 numaralı komitenin üyesiydi. Komite ABD'nin üçüncü dünya ülkelerindeki operasyonlarıyla yakından ilgileniyordu. Bu ülkelerde gizli ve açık ilişkiler kurup çalışmalar yürütüyordu.
Terör örgütünün taktik ateşkesi sırasında Kuzey Irak'ta bulunan Abramowitz, Kürt hareketinin önemli destekçilerindendi. Foreign Policy'nin 1993 yaz sayısında Türkiye'nin parçalanacağı gibi cüretkar bir iddia ortaya savurarak ve Kürt sorununun da kendi haline bırakılamayacağını belirterek ilginç mesajlar vermişti.
Abramowitz'in konuyla ilgili ilginç bir girişimi ise, ABD'deki Yahudi "Türk dostları"nın gerçek niyetleri konusunda önemli ipuçları vermişti. 1994 yılının Haziran ayında Washington'da Türkiye'yi de yakından ilgilendiren bir toplantı düzenlenmişti. Toplantıyı Abramowitz yönetecekti. İlginç olan toplantıya Türkiye'den bazı milletvekillerinin yanısıra, bölücü terör örgütünün de temsilcilerinin çağrılmış olmasıydı. Türk basınında "PKK ile aynı masada" gibi manşetlerle verilen haberlere göre, bu "tesadüfi" karşılaşmanın iki taraf arasındaki "müzakereler"in başlangıcı olması hedeflenmişti. Toplantı son anda iptal edildi ama bazı gerçekleri de gün ışığına çıkardı. ABD'nin niyeti, Mümtaz Soysal'ın da zaman zaman belirttiği gibi, "büyük ağabey" ve "uzlaştırıcı" rolü oynayarak Türkiye'nin bölünmesine çanak tutmaktı. Abramowitz gibi İsrailli beyinlerin yardımıyla gerçekleşecek "bölünme", İsrail'in Kürt Devleti hedefinin de gerçekleşmesi anlamına gelirdi kuşkusuz.
Kürt sorununu kışkırtma heveslisi Yahudiler yalnızca bu ünlü isimlerle sınırlı değildi. Al Gore'un dış politika ile ilgili Yahudi danışmanı Leon Fuerth de Washington çevrelerinde Kürt hareketine yakınlığı ile ünlenen bir kişiydi. Helsinki İzleme Komitesi'nin Türkiye'deki 1992 yılı Newroz olaylarını izlemesi için gönderdiği komitenin raportörü olan Amerikalı Yahudi David E. Nachman'ın "Kürt'ten çok Kürtçü" raporu, Andrei Saharov'un Yahudi eşi Yelena Bonner'in "Kürtlere yaptıklarından dolayı Ankara'nın bombalanması" talebi ve bir başka Yahudi Daniela Mitterand'ın uluslararası Yahudi lobisini de arkasına alarak, Kürt ayaklanmasına verdiği açık destek de anlamlı gelişmelerdi. Yelena Bonner'in Mazzini'den aktardığı "her ulusa bir devlet" ilkesi ise İsrail'in böl-yönet stratejisinin farklı bir anlatımıydı. Fransa'nın eski Ankara Büyükelçisi Yahudi Eric Rouleau'nun, Council on Foreign Relations'ın (CFR) yayın organı olan Foreign Affairs dergisinin yaz 1993 sayısında Kürt ayrılıkçılığına desteğini sunarken yaptığı kehanet de ilginçti doğrusu: "Bu gidişle Türkiye'nin eski Yugoslavya'nın bugün bulunduğu duruma düşmesi uzak bir olasılık değil..."
Kürt-Yahudi ilişkileriyle ilgili ilginç bir gelişme de, 1994 Nisanı'nda İsrail'de yaşandı. Kudüs'te bir "İsrail-Kürdistan Dostluk Derneği" kuruldu. ABD'de yayınlanan The Kurdistan Review adlı derginin verdiği habere göre, derneğin amacı, "İsrail kamuoyunda Kürt halkına ve onun verdiği kendi kaderini tayin etme (self- determinasyon) mücadelesine destek sağlamak"tı.
Ama nedense İsrail'in ve Yahudiler'in Kürt sorununu kışkırtmaya bu denli istekli olduğu gerçeği bir türlü gündeme getirilmiyordu. "Bir kısım medya" bu konuya değinmekten özenle kaçınıyordu. Oysa arada sırada öyle skandallar patlak veriyordu ki, gözardı etmek mümkün olmuyordu.
Bu skandallardan birisi, 24-26 Ocak 1994 tarihlerinde Başbakanlığa bağlı "Politik Psikolojik Merkez" tarafından organize edilen "Türkiye'de Terörizm Olgusunun Psikolojik Açıdan Değerlendirilmesi" konulu toplantıda yaşandı. Toplantıya ABD heyetinden Prof Dr. Norman Itzkewitz ve Prof Dr. Joseph Montvile adlı iki Yahudi akademisyen katılmıştı. Skandal, bu iki kişinin toplantı sırasında Türkiye'nin Güneydoğusu'nu "Kürdistan" olarak nitelendirmeleriyle patlak verdi. Ancak bir tek dönemin RP TBMM Grup Başkanvekili Şevket Kazan gerekli sağduyu göstererek konuyu gündeme getirdi. Kazan toplantıya katılan Amerikalılar'ın CIA ajanı olmakla birlikte iki tanesinin de Yahudi asıllı olduğuna dikkat çekiyordu. Kazan toplantının İsrail Cumhurbaşkanı'nın Türkiye'yi ziyareti ile aynı tarihte yapılmış olmasının bir rastlantı olmadığını bildiriyor ve "bu planlı bir düzenlemenin sonucudur. Amerikalı uzmanların dinleyiciler arasında yer alması gerekirken başkanlık divanında oturmaları Türk milleti ve Türk hükümeti açısından onur kırıcı- dır" diye konuşuyordu.
Gerçekten de iki Yahudi "uzman"ın Türkiye'nin Güneydoğusu'nu "Kürdistan" olarak nitelediği anda İsrail Cumhurbaşkanı Ezer Weizmann'ın Güneydoğu'yu geziyor olması ilginçti. Ayrıca bu iki "eşanlı" olayın yanına bir üçüncü garip olay daha katıldı. Weizmann'ın Ankara'da kaldığı Sheraton otelinde dört Yahudi ilginç bir biçimde biraraya geldi. İsimleri tanıdıktı: Morton Abramowitz, "Karanlıklar Prensi" Richard Perle, İslami fundamentalizm masallarından tanıdığımız Bernard Lewis ve B'nai B'rith'in önemli ismi, Pentagon'un eski Türk masası şefi Harold Rhode. Türkiye'de bir stratejik araştırmalar kurumunun think-tank oluşturulmasına yardımcı olan bu dört isim daha sonra da Kuzey Irak'a geçti. "Önemli temaslar" yapmak için.
Kürt sorununu kaşıyan bir başka önemli isim ise, sözde sorunu çözmek için ülkemize gönderilen Amerika'nın BM Daimi Temsilcisi Morris Abram'dı. "Çözüm"ü, çok açık ifade etmese de, "self-determinasyon"da gören Abram'ın önemli bir özelliği de yine İsrail bağlantılı bir Yahudi oluşuydu. 1987-89 yıllarında uluslararası Yahudi örgütü B'nai B'rith'in başkanlığını yürüten Abram, aynı zamanda da ABD yönetiminde büyük etki sahibi olan Council on Foreign Relations'ın üyesiydi. 16
CIA'nın Ortadoğu Masası'nın Kürt sorunu için görevlendirdiği kişi ise Ellen Laipson'dı. Ve Laipson da konuyla ilgilenen diğer ünlü isimlerin taşıdığı özelliklere sahipti. Ufuk Güldemir, 1992'deki bir yazısında Laipson'ı şöyle tanıtıyordu:
Adı: Ellen Laipson. Görevi: CIA'nın bir numaralı Ortadoğu analizcisi. Misyonu: Kürt sorunu. Laipson uzun yıllar Kongre Araştırma Servisi'nin Dış Politika ve Ulusal Güvenlik bölümlerinde çalıştı. Kongreden ayrıldıktan sonra CIA'nın "Ulusal İstihbarat Görevlisi" oldu. Laipson Ulusal İstihbarat Konseyi'nin Ortadoğu ve Güney Asya bölümünün başına getirildi. ABD'nin bu bölgelerde ne tavır alması gerektiğini Başkan'a öneren raporları Laipson yazıyor. CIA'nın ülke ajanlarından gelen bilgileri, ABD Dışişleri Bakanlığı telgraflarını süzgecinden geçirdikten sonra örneğin "Irak bölünmeli mi bölünmemeli mi" ya da "Irak'ta bir Kürt devleti kurulması Amerika'nın çıkarlarına mı değil mi" gibi sorulara yanıt arıyor. Laipson'ın titri, "Ulusal istihbarat Görevlisi". CIA'da bu titri taşıyanların sayısı hayli az. Laipson'dan önce bu koltukta oturan kişi Graham Fuller idi. Laipson şimdi gizli bir görevle Türkiye'ye geliyor ve Irak'a da geçecek. Misyonu, Kürt sorunu. Laipson, bir Musevi olarak gözlemleri elbette kendi etnik süzgecinden de geçecektir. 17
İşte zaten Kürt sorununu kaşıyan ünlü isimlerin önemli bölümü bu "etnik süzgecin" etkisiyle Kürt Devleti destekçileri haline geliyorlardı. Kuşkusuz bu etnik süzgeç hiç bir zaman açıkça ortaya konmuyor, yapılan yorumlar hep "ABD'nin ulusal çıkarları" çerçevesinde ifade ediliyordu. Oysa Kuzey Irak'ta bir Kürt Devleti'nin kurulması—ya da Martin Indyk'in ifadesiyle "Irak'ın toprak bütünlüğünün sorgulanması—ABD'nin değil, asıl olarak İsrail'in çıkarlarına uyuyordu. Yahudi Devleti, Amerika'nın Ortadoğu politikasını ipotek altına almanın verdiği güçle kendi Ortadoğu düzenlemesini yürütüyordu.
Washington'da çekilen Newroz halaylarının anlamı buydu.
Bu isimlerin en ünlülerinden biri, yıllardır "Türk dostu" olarak tanıtılan Richard Perle'dir. Bir Yahudi olan Perle'nin İsrail'e olan sadakatine ve buna paralel olarak Kürt sorununa olan ilgisine 4. bölümde değinmiştik. Öyle ki Perle, 1980'lerin başında Amerika'da yeni yeni oluşan "Kürt lobisi"nin önde gelen isimlerinden biriydi. Perle'nin bu misyonu ilerleyen yıllarda da devam etti. Başında bulunduğu— ve Türkiye tarafından ABD'de lobi yapmak için kiralanan—International Advisers Inc. adlı lobi şirketi, "Kürtlerin self-determinasyonu"nu dilinden düşürmeyen üyelere sahipti. Bunların başında da önceki sayfalarda Newroz kutlamalarındaki neşesine değindiğimiz eski AIPAC direktörü Morris Amitay geliyordu. Uzun süre Kongre üyeliği yapan ve "Dış İlişkiler Komitesi üyesi olmak istiyorum, çünkü o zaman İsrail'e daha iyi destek verebilirim" sözünün sahibi olan Stephen Solarz da pi- yon Kürt devleti projesinin önemli destekçilerinden biri oldu her zaman.
Bunun yanısıra eski ABD Ankara Büyükelçisi, Carnegie Endowment Başkanı ve "Mossad ajanı" Morton Abramowitz; 1987-1989 arası B'nai B'rith başkanlığı yapmış Yahudi lobisinin etkili isimlerinden Morris Abram; CIA Ortadoğu analizcisi Ellen Laipson; Al Gore'un Senato'daki dış politika danışmanı Leon Fuerth; Pentagon Türk masasından B'nai B'rith üyeleri Harold Rhode ve Paul Goble; Ted Kennedy'nin dış politika danışmanı Nancy Soderberg; Savunma Bakanlığı sekreteri Fred Ikle gibi İsrail bağlantıları güçlü Amerikalı Yahudiler de hep piyon Kürt devleti projesinin önemli destekçileriydiler.
Bu üstte sayılan isimler arasında Abramowitz'in üzerinde durmakta yarar var. İsrail ve Mossad'la özel bir yakınlığı olan Abramowitz, Türkiye'ye büyükelçi atanmadan önce yollandığı bazı ülkelerden kovulmuştu. Mısır, Malezya ve Pakistan Abramowitz'in ülkelerine büyükelçi olarak gönderilmesine karşı çıkmışlardı. Her üç ülkenin Washington'a bildirdikleri gerekçe şuydu: "Sözkonusu kişi CIA ajanıdır. Görev yaptığı ülkelerin içişlerine müdahale etmeyi alışkanlık haline getirmiştir. İstemiyoruz!" Morton Abramowitz kriz ülkelerinin büyükelçisi olarak tanınıyordu. Abramowitz'in kriz çözme yöntemi ise, Tayland örneğinde olduğu gibi, darbe planlamaya kadar gidebiliyordu. Ankara'daki görevinden sonra Ortadoğu ile ilgili Carnegie Endowment'ın başına geçen Abramowitz, Ankara'ya da ABD Dışişleri Ba- kanlığı istihbarat ve Araştırma Müsteşar yardımcılığı görevini bırakarak gelmişti. Abramowitz burada CIA, FBI, SIA, DIA gibi ABD'nin haberalma örgütleri arasında koordinasyonu sağlıyordu. Abramowitz, aynı zamanda ABD'de 208 numaralı komitenin üyesiydi. Komite ABD'nin üçüncü dünya ülkelerindeki operasyonlarıyla yakından ilgileniyordu. Bu ülkelerde gizli ve açık ilişkiler kurup çalışmalar yürütüyordu.
Terör örgütünün taktik ateşkesi sırasında Kuzey Irak'ta bulunan Abramowitz, Kürt hareketinin önemli destekçilerindendi. Foreign Policy'nin 1993 yaz sayısında Türkiye'nin parçalanacağı gibi cüretkar bir iddia ortaya savurarak ve Kürt sorununun da kendi haline bırakılamayacağını belirterek ilginç mesajlar vermişti.
Abramowitz'in konuyla ilgili ilginç bir girişimi ise, ABD'deki Yahudi "Türk dostları"nın gerçek niyetleri konusunda önemli ipuçları vermişti. 1994 yılının Haziran ayında Washington'da Türkiye'yi de yakından ilgilendiren bir toplantı düzenlenmişti. Toplantıyı Abramowitz yönetecekti. İlginç olan toplantıya Türkiye'den bazı milletvekillerinin yanısıra, bölücü terör örgütünün de temsilcilerinin çağrılmış olmasıydı. Türk basınında "PKK ile aynı masada" gibi manşetlerle verilen haberlere göre, bu "tesadüfi" karşılaşmanın iki taraf arasındaki "müzakereler"in başlangıcı olması hedeflenmişti. Toplantı son anda iptal edildi ama bazı gerçekleri de gün ışığına çıkardı. ABD'nin niyeti, Mümtaz Soysal'ın da zaman zaman belirttiği gibi, "büyük ağabey" ve "uzlaştırıcı" rolü oynayarak Türkiye'nin bölünmesine çanak tutmaktı. Abramowitz gibi İsrailli beyinlerin yardımıyla gerçekleşecek "bölünme", İsrail'in Kürt Devleti hedefinin de gerçekleşmesi anlamına gelirdi kuşkusuz.
Kürt sorununu kışkırtma heveslisi Yahudiler yalnızca bu ünlü isimlerle sınırlı değildi. Al Gore'un dış politika ile ilgili Yahudi danışmanı Leon Fuerth de Washington çevrelerinde Kürt hareketine yakınlığı ile ünlenen bir kişiydi. Helsinki İzleme Komitesi'nin Türkiye'deki 1992 yılı Newroz olaylarını izlemesi için gönderdiği komitenin raportörü olan Amerikalı Yahudi David E. Nachman'ın "Kürt'ten çok Kürtçü" raporu, Andrei Saharov'un Yahudi eşi Yelena Bonner'in "Kürtlere yaptıklarından dolayı Ankara'nın bombalanması" talebi ve bir başka Yahudi Daniela Mitterand'ın uluslararası Yahudi lobisini de arkasına alarak, Kürt ayaklanmasına verdiği açık destek de anlamlı gelişmelerdi. Yelena Bonner'in Mazzini'den aktardığı "her ulusa bir devlet" ilkesi ise İsrail'in böl-yönet stratejisinin farklı bir anlatımıydı. Fransa'nın eski Ankara Büyükelçisi Yahudi Eric Rouleau'nun, Council on Foreign Relations'ın (CFR) yayın organı olan Foreign Affairs dergisinin yaz 1993 sayısında Kürt ayrılıkçılığına desteğini sunarken yaptığı kehanet de ilginçti doğrusu: "Bu gidişle Türkiye'nin eski Yugoslavya'nın bugün bulunduğu duruma düşmesi uzak bir olasılık değil..."
Kürt-Yahudi ilişkileriyle ilgili ilginç bir gelişme de, 1994 Nisanı'nda İsrail'de yaşandı. Kudüs'te bir "İsrail-Kürdistan Dostluk Derneği" kuruldu. ABD'de yayınlanan The Kurdistan Review adlı derginin verdiği habere göre, derneğin amacı, "İsrail kamuoyunda Kürt halkına ve onun verdiği kendi kaderini tayin etme (self- determinasyon) mücadelesine destek sağlamak"tı.
Ama nedense İsrail'in ve Yahudiler'in Kürt sorununu kışkırtmaya bu denli istekli olduğu gerçeği bir türlü gündeme getirilmiyordu. "Bir kısım medya" bu konuya değinmekten özenle kaçınıyordu. Oysa arada sırada öyle skandallar patlak veriyordu ki, gözardı etmek mümkün olmuyordu.
Bu skandallardan birisi, 24-26 Ocak 1994 tarihlerinde Başbakanlığa bağlı "Politik Psikolojik Merkez" tarafından organize edilen "Türkiye'de Terörizm Olgusunun Psikolojik Açıdan Değerlendirilmesi" konulu toplantıda yaşandı. Toplantıya ABD heyetinden Prof Dr. Norman Itzkewitz ve Prof Dr. Joseph Montvile adlı iki Yahudi akademisyen katılmıştı. Skandal, bu iki kişinin toplantı sırasında Türkiye'nin Güneydoğusu'nu "Kürdistan" olarak nitelendirmeleriyle patlak verdi. Ancak bir tek dönemin RP TBMM Grup Başkanvekili Şevket Kazan gerekli sağduyu göstererek konuyu gündeme getirdi. Kazan toplantıya katılan Amerikalılar'ın CIA ajanı olmakla birlikte iki tanesinin de Yahudi asıllı olduğuna dikkat çekiyordu. Kazan toplantının İsrail Cumhurbaşkanı'nın Türkiye'yi ziyareti ile aynı tarihte yapılmış olmasının bir rastlantı olmadığını bildiriyor ve "bu planlı bir düzenlemenin sonucudur. Amerikalı uzmanların dinleyiciler arasında yer alması gerekirken başkanlık divanında oturmaları Türk milleti ve Türk hükümeti açısından onur kırıcı- dır" diye konuşuyordu.
Gerçekten de iki Yahudi "uzman"ın Türkiye'nin Güneydoğusu'nu "Kürdistan" olarak nitelediği anda İsrail Cumhurbaşkanı Ezer Weizmann'ın Güneydoğu'yu geziyor olması ilginçti. Ayrıca bu iki "eşanlı" olayın yanına bir üçüncü garip olay daha katıldı. Weizmann'ın Ankara'da kaldığı Sheraton otelinde dört Yahudi ilginç bir biçimde biraraya geldi. İsimleri tanıdıktı: Morton Abramowitz, "Karanlıklar Prensi" Richard Perle, İslami fundamentalizm masallarından tanıdığımız Bernard Lewis ve B'nai B'rith'in önemli ismi, Pentagon'un eski Türk masası şefi Harold Rhode. Türkiye'de bir stratejik araştırmalar kurumunun think-tank oluşturulmasına yardımcı olan bu dört isim daha sonra da Kuzey Irak'a geçti. "Önemli temaslar" yapmak için.
Kürt sorununu kaşıyan bir başka önemli isim ise, sözde sorunu çözmek için ülkemize gönderilen Amerika'nın BM Daimi Temsilcisi Morris Abram'dı. "Çözüm"ü, çok açık ifade etmese de, "self-determinasyon"da gören Abram'ın önemli bir özelliği de yine İsrail bağlantılı bir Yahudi oluşuydu. 1987-89 yıllarında uluslararası Yahudi örgütü B'nai B'rith'in başkanlığını yürüten Abram, aynı zamanda da ABD yönetiminde büyük etki sahibi olan Council on Foreign Relations'ın üyesiydi. 16
CIA'nın Ortadoğu Masası'nın Kürt sorunu için görevlendirdiği kişi ise Ellen Laipson'dı. Ve Laipson da konuyla ilgilenen diğer ünlü isimlerin taşıdığı özelliklere sahipti. Ufuk Güldemir, 1992'deki bir yazısında Laipson'ı şöyle tanıtıyordu:
Adı: Ellen Laipson. Görevi: CIA'nın bir numaralı Ortadoğu analizcisi. Misyonu: Kürt sorunu. Laipson uzun yıllar Kongre Araştırma Servisi'nin Dış Politika ve Ulusal Güvenlik bölümlerinde çalıştı. Kongreden ayrıldıktan sonra CIA'nın "Ulusal İstihbarat Görevlisi" oldu. Laipson Ulusal İstihbarat Konseyi'nin Ortadoğu ve Güney Asya bölümünün başına getirildi. ABD'nin bu bölgelerde ne tavır alması gerektiğini Başkan'a öneren raporları Laipson yazıyor. CIA'nın ülke ajanlarından gelen bilgileri, ABD Dışişleri Bakanlığı telgraflarını süzgecinden geçirdikten sonra örneğin "Irak bölünmeli mi bölünmemeli mi" ya da "Irak'ta bir Kürt devleti kurulması Amerika'nın çıkarlarına mı değil mi" gibi sorulara yanıt arıyor. Laipson'ın titri, "Ulusal istihbarat Görevlisi". CIA'da bu titri taşıyanların sayısı hayli az. Laipson'dan önce bu koltukta oturan kişi Graham Fuller idi. Laipson şimdi gizli bir görevle Türkiye'ye geliyor ve Irak'a da geçecek. Misyonu, Kürt sorunu. Laipson, bir Musevi olarak gözlemleri elbette kendi etnik süzgecinden de geçecektir. 17
İşte zaten Kürt sorununu kaşıyan ünlü isimlerin önemli bölümü bu "etnik süzgecin" etkisiyle Kürt Devleti destekçileri haline geliyorlardı. Kuşkusuz bu etnik süzgeç hiç bir zaman açıkça ortaya konmuyor, yapılan yorumlar hep "ABD'nin ulusal çıkarları" çerçevesinde ifade ediliyordu. Oysa Kuzey Irak'ta bir Kürt Devleti'nin kurulması—ya da Martin Indyk'in ifadesiyle "Irak'ın toprak bütünlüğünün sorgulanması—ABD'nin değil, asıl olarak İsrail'in çıkarlarına uyuyordu. Yahudi Devleti, Amerika'nın Ortadoğu politikasını ipotek altına almanın verdiği güçle kendi Ortadoğu düzenlemesini yürütüyordu.
Washington'da çekilen Newroz halaylarının anlamı buydu.
AMERAKİ'NIN SESİ RADYOSU'NUN İLGİNÇ YAYINLARI
Bilindiği gibi, Kürt sorununun siyasi boyutu her ne zaman gündeme gelse, ABD, bu konuda Türkiye'nin yanında olduğunu ve Türkiye'ye yönelen bölücü terörü hiç bir şekilde desteklemediğini, aksine şiddetle kınadığını açıklar. Aynı üslubu İsrail resmi ağızlarından da duymak mümkündür. İsrailliler, İkitelli'deki "İsrail'den çok İsrailci"lerin arada bir ortaya attıkları "İsrail teröre karşı bize yardımcı olacak" şayialarını nazikçe reddederler belki, ama Türkiye'nin terörle mücadelesini haklı bulduklarını hep vurgularlar.
Benzer açıklamaları güney ve doğu sınırımızdaki iki komşu ülke de yaparlar, ama medyada bunların iki yüzlü açıklamalar olduğuna dair yaygın bir düşünce vardır. Buna karşın ABD-İsrail cephesinden gelen açıklamaların iki yüzlü olabileceği ihtimalini hiç göz önünde bulundurmazlar.
Oysa farklı düşünmek için önemli nedenler vardır. Bunlardan biri, Amerika'nın Türkiye'nin Güneydoğu'suna yaptığı radyo yayınlarıdır. Çünkü, Amerika'nın Sesi Radyosu'ndan, ABD'nin ayrılıkçı terör konusunda takındığı sözde "Türkiye yanlısı" tavırdan çok farklı olarak, ayrılıkçı terörü destekleyen yayınlar gelmiştir şimdiye dek. Türkiye'nin ise, konuyla ilgili haberi veren Milliyet yazarı Nur Batur'a göre, çok uzun süre bundan haberi olmamıştır:
Amerika, 22 Nisan 1992'den bu yana, yani 16 aydır, Güneydoğu'ya 5 ayrı fre- kanstan her gün bir saat Kürtçe yayın yapıyor. Türkiye ise "devekuşu misali" kendi kabuğuna kapanmış, öyle kısır bir tartışma içinde ki, bu yayından habersiz, izlemiyor bile... Amerika'nın Sesi Radyosu'ndan Kürtçe yayın yapılması tartışması iki yıl öncesine rastlıyor. Bu öneriyi o günlerde Amerikan Senatosu Dış İlişkiler Komitesi Başkanı Senatör Clairborne Pell gündeme getiriyor... Pell'ın öyle bir danışmanı var ki, Kongre'de kendisini Kürt sorununa adamış bir kişi olarak tanınıyor... 16 ay önce 15 dakika olarak yayına başlayan Amerika'nın Sesi Kürtçe Servisi son birkaç aydır bir saate çıkarmış durumda. Yayında iki önemli değişiklik var. Birincisi, artık yayın Güneydoğu Anadolu'da konuşulan Kırmançi lehçesiyle yapılıyor ve yayın saatleri de akşam üzerine alınmış durumda. Böylece yaygın dinleme imkanı yaratılıyor. Yayında önce PKK eylemleri ve çatışmalarla ilgili haberler veriliyor. Kullanılan deyimler de son derece ilginç ve önemli. Güneydoğu Anadolu'dan "Türkiye Kürdistanı" diye söz ediliyor. PKK tanımlanırken de "Türk Peşmergeleri", "soreşker" (yiğit savaşçı) deniyor. Ama daha da ilginci "serhilde" sözcüğü. Bu Kürtçe'de "başkaldıran" anlamına geliyor ve PKK kendi eylemlerini tanımlarken "serhildan ayaklanma" tabirini kullanıyor. Haberler verilirken de hem Anadolu Ajansı hem de PKK'nın yayın organı olan Kürt Haber Ajansı ile Özgür Gündem gazetesine dayanıyor Amerika'nın Sesi. 8
Amerika'nın Sesi Radyosu'nun sözkonusu yayını yoruma yer bırakmayacak kadar açıktı kuşkusuz. Terör örgütü açıkça destekleniyordu. Nitekim bu ABD'nin daha önce de kullandığı bir yöntemdi. Önceki bölümde değindiğimiz gibi, ABD aynı yöntemi Kuzey Irak'taki Kürt ayaklanmasını kışkırtmak içinde kullanmıştı. CIA'nın Kuzey Irak'a yönelik olarak kurduğu VOFI (Voice of Free Iraq) adındaki Hür Irak'ın Sesi Radyosu, Kürtlere "ayaklanın, zaman geldi, bu sizin en önemli gününüz olacak" mesajları vermişti. CIA, bu mesajın muhataplarına ulaşması için de gerekli özeni göstermiş, Türkiye üzerinden Kuzey Irak'a binlerce transistörlü radyo yollamıştı. 9
Amerika'nın Sesi Radyosu'nun bu ilginç yayınlarıyla ilgili bir başka bilgi ise M. Ali Birand ve ekibinin hazırladığı "32. Gün" programında ortaya çıkmıştı. Ermenistan sınırları içindeki bir Kürt köyünü ziyaret eden Mithat Bereket, köy sakinlerine Türkiye'deki Kürtlerin durumu hakkında ne bildiklerini sorduğunda yaklaşık şöyle bir cevap almıştı: "Türk Devleti, Kürtler'e karşı katliam uygulamaktadır, ancak buna karşın Kürt ayaklanması boyun eğmemektedir." Bu söylenenler, Türkiye'deki ayrılıkçı terör örgütünün kullandığı üslubun aynısıydı. Olayın en ilginç yanı ise Mithat Bereket'in, Ermenistan'da yaşayan bu Kürtler'in bu yanlış bilgileri nereden aldıklarını sormasıyla ortaya çıkıyordu. Köylüler, bu "inci"leri, hergün Kürtçe yayın yapan ve dikkatle izledikleri Amerika'nın Sesi Radyosu'ndan öğreniyorlardı!...
Sözkonusu yayınlar 1993 yazında Türkiye'nin gündemine geldi ve muhtemelen de Türkiye'nin gösterdiği tepki karşısında ABD tarafından içeriği değiştirildi. Ancak bu durum, ortaya ilginç bir tablo çıkarıyordu: ABD, sürekli olarak Türkiye'yi destekler mesajlar verirken, bir yandan da Türkiye'nin Kürt sorununu kışkırtmak için gizli yollar kullanıyordu anlaşılan. Nitekim bu durum, sonra ABD'nin Med TV'ye verdiği destek ve Çekiç Güç'ün terör örgütüne yaptığı gizli yardımlarla daha da belirgin bir hale geldi. 10
Bu yayının ardında ABD'deki hangi çevrelerin bulunduğu ise daha da ilginç bir konuydu. Önceki sayfalarda İsrail'in WINNEP gibi Amerikalı uzantılarının, Türkiye'nin Güneydoğusu'nu da kapsayan bir Kürt devleti planları içinde olduğuna değinmiştik. Acaba Amerika'nın Sesi Radyosu'nun da böyle bir İsrail bağlantısı olabilir miydi?
Sorunun cevabı için bu yayınların kim tarafından başlatıldığına bakmak gerekiyordu. Nur Batur'un bildirdiğine göre, sözkonusu Kürtçe yayınların ardındaki isim, Kürt hareketiyle olan ilişkisine 4. bölümde de değindiğimiz Amerikalı senatör Clairborne Pell'di. Ve ne ilginçtir, Clairborne Pell, İsrail lobisinin sadık hizmetkarlarından biriydi. Washington Report dergisinin editörü Richard Curtiss, Stealth PACs: Lobbying Congress for Control of US Middle East Policy (Gizli Lobiler: ABD'nin Ortadoğu Politikasının Kontrolü İçin Lobicilik) adlı kitabında, Pell'in bu özelliğini özellikle vurgular. Siyaset yorumcusu Kimberly Lifton ise Detroit Jewish News'te yazdığı bir makalede Pell hakkında şöyle demektedir: "İsrail'in önde gelen Demokrat dostlarından biri de Rhode Island Senatörü Clairborne Pell'dir. Pell, 1960'da seçildiğinden bu yana İsrail'in ısrarlı ve sadık bir destekçisi olmuştur." 11
Stealth PACs kitabında Clairborne Pell'in, sadece 1990 yılında AIPAC ve ona bağlı İsrail lobilerinden 153.600 dolar "bağış" aldığı da bildirilir.12 Pell'in İsrail lobisiyle olan olağanüstü yakın ilişkisi, İsrail lobisi hakkındaki en önemli kaynaklardan biri olan Kongre üyesi Paul Findley'in They Dare to Speak Out: People and Institutions Confront Israel's Lobby (Konuşmaya Cesaret Ettiler: İnsanlar ve Kurumlar İsrail Lobisiyle Karşı Karşıya) adlı kitabında da vurgulanır. 13
Clairborne Pell, Amerika'nın Sesi Radyosu'nun Kürtçe yayınından sonra da aynı konuyla ilgilenmeye devam etti. Özellikle de İsrailli dostlarının desteğiyle ve kimi zaman onlarla birlikte. 1994 yazında, ayrılıkçı terör örgütünün kurmak istediği "sürgünde Kürt hükümeti" çalışmalarına destek verdi.14 Ağustos başında Washington'da bir Kürt Derneği toplantısı düzenlenmiş ve sürgünde Kürt hükümeti kurulması ve Kürtlerin yaşadığı bölgelerde bir Kürdistan Devleti temelinin oluşturulması çağrısı yapılmıştı. Toplantıya iki de önemli Amerikalı katılmıştı: Senato Dışilişkiler Komisyonu Başkanı Clairborne Pell ve Amerikan Kongresi bünyesindeki Helsinki Komisyonu üyesi Mike Amitay, İsrail lobisinden bir Yahudi...
Bu arada ilginç bir bağlantı da, Amerikan hükümetinin Foreign Broadcast Information Service (FBIS) adlı bülteninde yayınlandı. Buna göre, Güneydoğu'da eylem yapan ayrılıkçı terör örgütünün lideri ile, David Adolph Korn adlı Amerikalı bir diplomat arasında uzun süredir devam eden bir mektup diplomasisi vardı. Bu "gayrıresmi diplomasi" ilişkisinin kahramanı olan Korn'un kimliği ise yine oldukça ilginçti. Korn bilinçli bir Amerikan Yahudisiydi ve daha önce büyükelçi olarak atandığı Moritanya'da Yahudi olduğu için hükümet tarafından istenmeyen adam ilan edilmişti. 15
WINNEP'in Kürt Devleti planları, AIPAC'in Newroz halayları, Amerika'nın Sesi Radyosu'nun bölücü yayınları, terör örgütü lideriyle yazışmalar yürüten Amerikalı Yahudiler... Tüm bu parçalar birbirlerine eklendiğinde ortaya oldukça önemli bir tablo çıkıyordu. Tablo, Amerika'da Kürt ayrılıkçılığına destek veren önemli çevreler olduğunu ve bu çevrelerin de büyük ölçüde İsrail ile ilişkili olduğunu gösteriyordu. Dahası, bu Kürt ayrılıkçılığı, yalnızca Kuzey Irak'ı değil, biraz daha üstü kapalı da olsa Türkiye'yi de hedef alıyordu.
Nitekim Kuzey Irak'ta gelişecek ayrılıkçı bir Kürt hareketinin, hele bir Kürt Devleti'nin Türkiye'yi etkilemeyeceğini düşünmek mümkün değildir. Bu iki bölge coğrafi ve demografik yönden birbirine çok benzer özelliklere sahiptirler ve birinde gelişecek siyasi bir oluşum kaçınılmaz olarak diğerini de etkileyecektir. Bu nedenle Kuzey Irak'ı bağımsız bir Kürt Devleti'ne dönüştürmek isteyen tüm girişimlerin dolaylı olarak Türkiye'nin toprak bütünlüğünü de hedefleyen birer tehdit olduğunu gözden kaçırmamak gerekir.
Kuzey Irak'ı bir Kürt Devleti'ne dönüştürmek isteyen yegane güç ise İsrail'dir. (ABD'nin İsrail'den ayrı olarak böyle bir hedefi yoktur; Suriye ve İran gibi komşu ülkeler ise kendi içlerindeki Kürt azınlıklardan duydukları tedirginlik nedeniyle bu tür bir parçalanmaya karşıdırlar.) Nitekim bir Kürt Devleti kurmak için çaba gösteren Batılı isimlere bir göz attığımızda, nedense İsrail bağlantılı isimlerin, özellikle de Yahudiler'in büyük bir yoğunlukta olduklarını görürüz.
Benzer açıklamaları güney ve doğu sınırımızdaki iki komşu ülke de yaparlar, ama medyada bunların iki yüzlü açıklamalar olduğuna dair yaygın bir düşünce vardır. Buna karşın ABD-İsrail cephesinden gelen açıklamaların iki yüzlü olabileceği ihtimalini hiç göz önünde bulundurmazlar.
Oysa farklı düşünmek için önemli nedenler vardır. Bunlardan biri, Amerika'nın Türkiye'nin Güneydoğu'suna yaptığı radyo yayınlarıdır. Çünkü, Amerika'nın Sesi Radyosu'ndan, ABD'nin ayrılıkçı terör konusunda takındığı sözde "Türkiye yanlısı" tavırdan çok farklı olarak, ayrılıkçı terörü destekleyen yayınlar gelmiştir şimdiye dek. Türkiye'nin ise, konuyla ilgili haberi veren Milliyet yazarı Nur Batur'a göre, çok uzun süre bundan haberi olmamıştır:
Amerika, 22 Nisan 1992'den bu yana, yani 16 aydır, Güneydoğu'ya 5 ayrı fre- kanstan her gün bir saat Kürtçe yayın yapıyor. Türkiye ise "devekuşu misali" kendi kabuğuna kapanmış, öyle kısır bir tartışma içinde ki, bu yayından habersiz, izlemiyor bile... Amerika'nın Sesi Radyosu'ndan Kürtçe yayın yapılması tartışması iki yıl öncesine rastlıyor. Bu öneriyi o günlerde Amerikan Senatosu Dış İlişkiler Komitesi Başkanı Senatör Clairborne Pell gündeme getiriyor... Pell'ın öyle bir danışmanı var ki, Kongre'de kendisini Kürt sorununa adamış bir kişi olarak tanınıyor... 16 ay önce 15 dakika olarak yayına başlayan Amerika'nın Sesi Kürtçe Servisi son birkaç aydır bir saate çıkarmış durumda. Yayında iki önemli değişiklik var. Birincisi, artık yayın Güneydoğu Anadolu'da konuşulan Kırmançi lehçesiyle yapılıyor ve yayın saatleri de akşam üzerine alınmış durumda. Böylece yaygın dinleme imkanı yaratılıyor. Yayında önce PKK eylemleri ve çatışmalarla ilgili haberler veriliyor. Kullanılan deyimler de son derece ilginç ve önemli. Güneydoğu Anadolu'dan "Türkiye Kürdistanı" diye söz ediliyor. PKK tanımlanırken de "Türk Peşmergeleri", "soreşker" (yiğit savaşçı) deniyor. Ama daha da ilginci "serhilde" sözcüğü. Bu Kürtçe'de "başkaldıran" anlamına geliyor ve PKK kendi eylemlerini tanımlarken "serhildan ayaklanma" tabirini kullanıyor. Haberler verilirken de hem Anadolu Ajansı hem de PKK'nın yayın organı olan Kürt Haber Ajansı ile Özgür Gündem gazetesine dayanıyor Amerika'nın Sesi. 8
Amerika'nın Sesi Radyosu'nun sözkonusu yayını yoruma yer bırakmayacak kadar açıktı kuşkusuz. Terör örgütü açıkça destekleniyordu. Nitekim bu ABD'nin daha önce de kullandığı bir yöntemdi. Önceki bölümde değindiğimiz gibi, ABD aynı yöntemi Kuzey Irak'taki Kürt ayaklanmasını kışkırtmak içinde kullanmıştı. CIA'nın Kuzey Irak'a yönelik olarak kurduğu VOFI (Voice of Free Iraq) adındaki Hür Irak'ın Sesi Radyosu, Kürtlere "ayaklanın, zaman geldi, bu sizin en önemli gününüz olacak" mesajları vermişti. CIA, bu mesajın muhataplarına ulaşması için de gerekli özeni göstermiş, Türkiye üzerinden Kuzey Irak'a binlerce transistörlü radyo yollamıştı. 9
Amerika'nın Sesi Radyosu'nun bu ilginç yayınlarıyla ilgili bir başka bilgi ise M. Ali Birand ve ekibinin hazırladığı "32. Gün" programında ortaya çıkmıştı. Ermenistan sınırları içindeki bir Kürt köyünü ziyaret eden Mithat Bereket, köy sakinlerine Türkiye'deki Kürtlerin durumu hakkında ne bildiklerini sorduğunda yaklaşık şöyle bir cevap almıştı: "Türk Devleti, Kürtler'e karşı katliam uygulamaktadır, ancak buna karşın Kürt ayaklanması boyun eğmemektedir." Bu söylenenler, Türkiye'deki ayrılıkçı terör örgütünün kullandığı üslubun aynısıydı. Olayın en ilginç yanı ise Mithat Bereket'in, Ermenistan'da yaşayan bu Kürtler'in bu yanlış bilgileri nereden aldıklarını sormasıyla ortaya çıkıyordu. Köylüler, bu "inci"leri, hergün Kürtçe yayın yapan ve dikkatle izledikleri Amerika'nın Sesi Radyosu'ndan öğreniyorlardı!...
Sözkonusu yayınlar 1993 yazında Türkiye'nin gündemine geldi ve muhtemelen de Türkiye'nin gösterdiği tepki karşısında ABD tarafından içeriği değiştirildi. Ancak bu durum, ortaya ilginç bir tablo çıkarıyordu: ABD, sürekli olarak Türkiye'yi destekler mesajlar verirken, bir yandan da Türkiye'nin Kürt sorununu kışkırtmak için gizli yollar kullanıyordu anlaşılan. Nitekim bu durum, sonra ABD'nin Med TV'ye verdiği destek ve Çekiç Güç'ün terör örgütüne yaptığı gizli yardımlarla daha da belirgin bir hale geldi. 10
Bu yayının ardında ABD'deki hangi çevrelerin bulunduğu ise daha da ilginç bir konuydu. Önceki sayfalarda İsrail'in WINNEP gibi Amerikalı uzantılarının, Türkiye'nin Güneydoğusu'nu da kapsayan bir Kürt devleti planları içinde olduğuna değinmiştik. Acaba Amerika'nın Sesi Radyosu'nun da böyle bir İsrail bağlantısı olabilir miydi?
Sorunun cevabı için bu yayınların kim tarafından başlatıldığına bakmak gerekiyordu. Nur Batur'un bildirdiğine göre, sözkonusu Kürtçe yayınların ardındaki isim, Kürt hareketiyle olan ilişkisine 4. bölümde de değindiğimiz Amerikalı senatör Clairborne Pell'di. Ve ne ilginçtir, Clairborne Pell, İsrail lobisinin sadık hizmetkarlarından biriydi. Washington Report dergisinin editörü Richard Curtiss, Stealth PACs: Lobbying Congress for Control of US Middle East Policy (Gizli Lobiler: ABD'nin Ortadoğu Politikasının Kontrolü İçin Lobicilik) adlı kitabında, Pell'in bu özelliğini özellikle vurgular. Siyaset yorumcusu Kimberly Lifton ise Detroit Jewish News'te yazdığı bir makalede Pell hakkında şöyle demektedir: "İsrail'in önde gelen Demokrat dostlarından biri de Rhode Island Senatörü Clairborne Pell'dir. Pell, 1960'da seçildiğinden bu yana İsrail'in ısrarlı ve sadık bir destekçisi olmuştur." 11
Stealth PACs kitabında Clairborne Pell'in, sadece 1990 yılında AIPAC ve ona bağlı İsrail lobilerinden 153.600 dolar "bağış" aldığı da bildirilir.12 Pell'in İsrail lobisiyle olan olağanüstü yakın ilişkisi, İsrail lobisi hakkındaki en önemli kaynaklardan biri olan Kongre üyesi Paul Findley'in They Dare to Speak Out: People and Institutions Confront Israel's Lobby (Konuşmaya Cesaret Ettiler: İnsanlar ve Kurumlar İsrail Lobisiyle Karşı Karşıya) adlı kitabında da vurgulanır. 13
Clairborne Pell, Amerika'nın Sesi Radyosu'nun Kürtçe yayınından sonra da aynı konuyla ilgilenmeye devam etti. Özellikle de İsrailli dostlarının desteğiyle ve kimi zaman onlarla birlikte. 1994 yazında, ayrılıkçı terör örgütünün kurmak istediği "sürgünde Kürt hükümeti" çalışmalarına destek verdi.14 Ağustos başında Washington'da bir Kürt Derneği toplantısı düzenlenmiş ve sürgünde Kürt hükümeti kurulması ve Kürtlerin yaşadığı bölgelerde bir Kürdistan Devleti temelinin oluşturulması çağrısı yapılmıştı. Toplantıya iki de önemli Amerikalı katılmıştı: Senato Dışilişkiler Komisyonu Başkanı Clairborne Pell ve Amerikan Kongresi bünyesindeki Helsinki Komisyonu üyesi Mike Amitay, İsrail lobisinden bir Yahudi...
Bu arada ilginç bir bağlantı da, Amerikan hükümetinin Foreign Broadcast Information Service (FBIS) adlı bülteninde yayınlandı. Buna göre, Güneydoğu'da eylem yapan ayrılıkçı terör örgütünün lideri ile, David Adolph Korn adlı Amerikalı bir diplomat arasında uzun süredir devam eden bir mektup diplomasisi vardı. Bu "gayrıresmi diplomasi" ilişkisinin kahramanı olan Korn'un kimliği ise yine oldukça ilginçti. Korn bilinçli bir Amerikan Yahudisiydi ve daha önce büyükelçi olarak atandığı Moritanya'da Yahudi olduğu için hükümet tarafından istenmeyen adam ilan edilmişti. 15
WINNEP'in Kürt Devleti planları, AIPAC'in Newroz halayları, Amerika'nın Sesi Radyosu'nun bölücü yayınları, terör örgütü lideriyle yazışmalar yürüten Amerikalı Yahudiler... Tüm bu parçalar birbirlerine eklendiğinde ortaya oldukça önemli bir tablo çıkıyordu. Tablo, Amerika'da Kürt ayrılıkçılığına destek veren önemli çevreler olduğunu ve bu çevrelerin de büyük ölçüde İsrail ile ilişkili olduğunu gösteriyordu. Dahası, bu Kürt ayrılıkçılığı, yalnızca Kuzey Irak'ı değil, biraz daha üstü kapalı da olsa Türkiye'yi de hedef alıyordu.
Nitekim Kuzey Irak'ta gelişecek ayrılıkçı bir Kürt hareketinin, hele bir Kürt Devleti'nin Türkiye'yi etkilemeyeceğini düşünmek mümkün değildir. Bu iki bölge coğrafi ve demografik yönden birbirine çok benzer özelliklere sahiptirler ve birinde gelişecek siyasi bir oluşum kaçınılmaz olarak diğerini de etkileyecektir. Bu nedenle Kuzey Irak'ı bağımsız bir Kürt Devleti'ne dönüştürmek isteyen tüm girişimlerin dolaylı olarak Türkiye'nin toprak bütünlüğünü de hedefleyen birer tehdit olduğunu gözden kaçırmamak gerekir.
Kuzey Irak'ı bir Kürt Devleti'ne dönüştürmek isteyen yegane güç ise İsrail'dir. (ABD'nin İsrail'den ayrı olarak böyle bir hedefi yoktur; Suriye ve İran gibi komşu ülkeler ise kendi içlerindeki Kürt azınlıklardan duydukları tedirginlik nedeniyle bu tür bir parçalanmaya karşıdırlar.) Nitekim bir Kürt Devleti kurmak için çaba gösteren Batılı isimlere bir göz attığımızda, nedense İsrail bağlantılı isimlerin, özellikle de Yahudiler'in büyük bir yoğunlukta olduklarını görürüz.
CLINTON'IN ORTADOĞU POLİTİKASI
WINNEP'in İsrail'e yakınlığını inceledik. Ama asıl önemli olan, bu kurumun, Clinton yönetiminin Ortadoğu politikasına neredeyse ipotek koymuş olmasıydı. Gelmiş geçmiş ABD Başkanları içinde İsrail'e en yakın olanı olarak tanımlanan Clinton, WINNEP'in İsrail güdümlü politikalarını onaylamaya hazırdı. Öyle ki WINNEP'in Kürt konusunu öncelikli gündem maddesi olarak benimsediği ve ABD yönetimine yerleştirdiği üyeleriyle bu konunun üzerine gideceği, Clinton'ın 1992 seçimlerini kazandığı sıralarda hemen belli olmuştu. O sıralar Hürriyet'in Washington muhabiri olan Sedat Ergin şunları yazıyordu:
Demokratik aday Bill Clinton'un seçim zaferinden en çok hoşnut olan kesimlerin arasında ABD'deki Yahudi lobisi de yer almaktadır. ABD'deki Yahudi Lobisi'nin en güçlü kuruluşu olan AIPAC'in (American Israeli Public Affairs Committee) Başkanı David Steiner, geçenlerde 'Little Rock'ta (Clinton'ın karargahı) pek çok adamımız var. Yeni yönetime adamlarımızı sokacağız' yolundaki sözlerinin yer aldığı teyp bandının basına yansıması üzerine istifa etmek zorunda kalmıştır.
AIPAC'in 'adamları'ndan biri de Washington'un önde gelen Ortadoğu uzmanlarından Martin Indyk'tır. İlginçtir ki, ABD'nin saygın araştırma kuruluşların- dan (Think Tank) Carnegie Endowment'ta geçen hafta düzenlenen ve 'Kürt So- runu'nun da ayrıntılı bir şekilde tartışıldığı 'Irak toprak bütünlüğünü koruyabilir mi?' konulu panelde en önemli müdahalelerden biri Martin Indky'ten gelmiştir. Washington'daki bir başka nüfuzlu araştırma kuruluşu, Washington Institute for Near East Policy'nin direktörü olan Indyk, ABD yönetiminin Irak'ın toprak bütünlüğünü savunan geleneksel çizgisini eleştiren bir yaklaşımla 'Irak'ın toprak bütünlüğünü sorgulayan bir politikanın hatası ne olabilir ki' diye sormuştur. 3
Morris Amitay'ın Amerikan Yahudi basınının önemli dergilerinden biri olan Washington Jewish Weekly'de yayınlanan "Self-Determinasyon: Kürtler Hala Bekliyor" başlıklı yazısındaki şu satırların amacı oldukça açıktı: "... Türkiye, İran, Irak, Suriye ve Rusya'ya dağılmış olarak yaşayan 20 milyon kadar Kürt, bağımsız devletlerini kurma imkanını bulamamıştır... Kürtler'e kendi siyasi kaderlerini tayin edebilme hakkı tanınmadıkça, Orta Doğu'da huzursuzluğun ve isyanların devamı kaçınılmazdır." 5
Clinton yönetiminin daha iş başına yeni geldiği sıralarda verdiği görüntü, İsrail'in Ortadoğu çıkarlarına ve bu arada doğal olarak Kürt sorunundaki hedeflerine uygun bir politika çizileceğini gösteriyordu. Nitekim ilerleyen yıllarda da böyle oldu. Ortadoğu politikasını WINNEP üyelerinin ve benzeri İsrail yanlısı stratejistlerin kontrolüne veren Clinton yönetimi, ısrarlı bir biçimde Kuzey Irak'ta bir Kürt Devleti'nin altyapısını kurmak için çabaladı. WINNEP'in bu amaca yönelik çalışmalarından biri de Mike Amitay'ın öncülüğünde Washington'da kurulan Kürt Enstitüsü oldu.
Bu arada sözkonusu müstakbel Kürt Devleti'nin koruyucu şemsiyesi olan Çekiç Güç'ün Türkiye'deki tüm muhalefete rağmen yerinde kalmasına bu nedenle özen gösterildi. Bazı yorumcular, Çekiç Güç tarafından korunan bölgenin petrol içermediğini, pek bir stratejik öneme de sahip olmadığını vurguluyorlar ve buna dayanarak da ABD'nin bir Kürt Devleti kurdurma peşinde olmasının mümkün olmadığını öne sürüyorlardı. Yarı yarıya haklıydılar: Petrolden ve Amerikalılar'ı ilgilendirebilecek başka her hangi bir şeyden yoksun olan Kuzey Irak, Amerikan ulusal çıkarları açısından değerli bir bölge değildi gerçekten. Ama bu, ABD'nin burayla çok yakından ilgilendiği ve kendi eliyle müstakbel bir Kürt Devleti'nin taşlarını döşediği gerçeğini değiştirmiyordu. ABD, kendisinin değil ama İsrail'in çıkarları için bu işi yapıyordu çünkü.
Bu yorum ilk başta pek çok kimseye garip gelebilir ve ABD'nin kendi çıkarına rağmen İsrail'in çıkarlarını koruduğu iddiasını "realpolitik"in temel kuralına aykırı bulabilirler. Ama durum, konuyu inceleyen pek çok Amerikalı siyasi yorumcu tarafından da vurgulandığı gibi, tam da budur. Çünkü ABD'nin İsrail'e olan bağlılığı, realpolitik sınırlarını aşmaktadır ve eski Başkan Yardımcısı George Ball'un deyimiyle bir "tutkulu ilişki" haline dönüşmüştür. 6
Amerikalılar'ın Türkiye'de Çekiç Güç konusunda yapılan ağır eleştirilerin hiç birine ses çıkarmazken, RP lideri Necmettin Erbakan'dan gelen ve Çekiç Güç'ü İsrail'le ilişkilendiren bir yoruma aşırı derecede saldırgan ve küstah bir çıkışla karşılık vermeleri, belki de bu tutkulu ilişkinin bir yansıması olarak kabul edilebilir. 7
Özetle, Clinton yönetimi Ortadoğu'da bir Kürt Devleti oluşturmaya yönelik bir politika izliyordu ve bu politikanın ardındaki asıl faktör de İsrail ve onun lobisiydi. Olayın en önemli yanı ise, bu Kürt politikasının ucunun Türkiye'ye dokunmasıydı. Hem de yine İsrail'in eliyle.
Demokratik aday Bill Clinton'un seçim zaferinden en çok hoşnut olan kesimlerin arasında ABD'deki Yahudi lobisi de yer almaktadır. ABD'deki Yahudi Lobisi'nin en güçlü kuruluşu olan AIPAC'in (American Israeli Public Affairs Committee) Başkanı David Steiner, geçenlerde 'Little Rock'ta (Clinton'ın karargahı) pek çok adamımız var. Yeni yönetime adamlarımızı sokacağız' yolundaki sözlerinin yer aldığı teyp bandının basına yansıması üzerine istifa etmek zorunda kalmıştır.
AIPAC'in 'adamları'ndan biri de Washington'un önde gelen Ortadoğu uzmanlarından Martin Indyk'tır. İlginçtir ki, ABD'nin saygın araştırma kuruluşların- dan (Think Tank) Carnegie Endowment'ta geçen hafta düzenlenen ve 'Kürt So- runu'nun da ayrıntılı bir şekilde tartışıldığı 'Irak toprak bütünlüğünü koruyabilir mi?' konulu panelde en önemli müdahalelerden biri Martin Indky'ten gelmiştir. Washington'daki bir başka nüfuzlu araştırma kuruluşu, Washington Institute for Near East Policy'nin direktörü olan Indyk, ABD yönetiminin Irak'ın toprak bütünlüğünü savunan geleneksel çizgisini eleştiren bir yaklaşımla 'Irak'ın toprak bütünlüğünü sorgulayan bir politikanın hatası ne olabilir ki' diye sormuştur. 3
Morris Amitay'ın Amerikan Yahudi basınının önemli dergilerinden biri olan Washington Jewish Weekly'de yayınlanan "Self-Determinasyon: Kürtler Hala Bekliyor" başlıklı yazısındaki şu satırların amacı oldukça açıktı: "... Türkiye, İran, Irak, Suriye ve Rusya'ya dağılmış olarak yaşayan 20 milyon kadar Kürt, bağımsız devletlerini kurma imkanını bulamamıştır... Kürtler'e kendi siyasi kaderlerini tayin edebilme hakkı tanınmadıkça, Orta Doğu'da huzursuzluğun ve isyanların devamı kaçınılmazdır." 5
Clinton yönetiminin daha iş başına yeni geldiği sıralarda verdiği görüntü, İsrail'in Ortadoğu çıkarlarına ve bu arada doğal olarak Kürt sorunundaki hedeflerine uygun bir politika çizileceğini gösteriyordu. Nitekim ilerleyen yıllarda da böyle oldu. Ortadoğu politikasını WINNEP üyelerinin ve benzeri İsrail yanlısı stratejistlerin kontrolüne veren Clinton yönetimi, ısrarlı bir biçimde Kuzey Irak'ta bir Kürt Devleti'nin altyapısını kurmak için çabaladı. WINNEP'in bu amaca yönelik çalışmalarından biri de Mike Amitay'ın öncülüğünde Washington'da kurulan Kürt Enstitüsü oldu.
Bu arada sözkonusu müstakbel Kürt Devleti'nin koruyucu şemsiyesi olan Çekiç Güç'ün Türkiye'deki tüm muhalefete rağmen yerinde kalmasına bu nedenle özen gösterildi. Bazı yorumcular, Çekiç Güç tarafından korunan bölgenin petrol içermediğini, pek bir stratejik öneme de sahip olmadığını vurguluyorlar ve buna dayanarak da ABD'nin bir Kürt Devleti kurdurma peşinde olmasının mümkün olmadığını öne sürüyorlardı. Yarı yarıya haklıydılar: Petrolden ve Amerikalılar'ı ilgilendirebilecek başka her hangi bir şeyden yoksun olan Kuzey Irak, Amerikan ulusal çıkarları açısından değerli bir bölge değildi gerçekten. Ama bu, ABD'nin burayla çok yakından ilgilendiği ve kendi eliyle müstakbel bir Kürt Devleti'nin taşlarını döşediği gerçeğini değiştirmiyordu. ABD, kendisinin değil ama İsrail'in çıkarları için bu işi yapıyordu çünkü.
Bu yorum ilk başta pek çok kimseye garip gelebilir ve ABD'nin kendi çıkarına rağmen İsrail'in çıkarlarını koruduğu iddiasını "realpolitik"in temel kuralına aykırı bulabilirler. Ama durum, konuyu inceleyen pek çok Amerikalı siyasi yorumcu tarafından da vurgulandığı gibi, tam da budur. Çünkü ABD'nin İsrail'e olan bağlılığı, realpolitik sınırlarını aşmaktadır ve eski Başkan Yardımcısı George Ball'un deyimiyle bir "tutkulu ilişki" haline dönüşmüştür. 6
Amerikalılar'ın Türkiye'de Çekiç Güç konusunda yapılan ağır eleştirilerin hiç birine ses çıkarmazken, RP lideri Necmettin Erbakan'dan gelen ve Çekiç Güç'ü İsrail'le ilişkilendiren bir yoruma aşırı derecede saldırgan ve küstah bir çıkışla karşılık vermeleri, belki de bu tutkulu ilişkinin bir yansıması olarak kabul edilebilir. 7
Özetle, Clinton yönetimi Ortadoğu'da bir Kürt Devleti oluşturmaya yönelik bir politika izliyordu ve bu politikanın ardındaki asıl faktör de İsrail ve onun lobisiydi. Olayın en önemli yanı ise, bu Kürt politikasının ucunun Türkiye'ye dokunmasıydı. Hem de yine İsrail'in eliyle.
WINNEP: AIPAC'İN BİR KOLU
Arap-İsrail sorununa İsrail yanlısı olarak değil, tarafsız bir şekilde yaklaşılmasını savunan Washington Report on Middle East Affairs dergisinin Mart 1993 sayısında WINNEP'e oldukça geniş bir yer ayırıldı. Haberin başlığı şöyleydi: "Clinton's Indyk Appointment: One of Many from Pro-Israel Think Tank" (Clinton'ın Indyk Ataması: İsrail Yanlısı Think Tank'ten Bir Atama Daha). Yazıda Clinton'ın Ulusal Güvenlik Konseyi'nin Ortadoğu Danışmanlığı masasına Martin Indyk'i atamasının, "İsrail yanlısı think-tank'ten yapılan sayısız transferin yeni bir örneği" olduğu söyleniyordu. Çünkü Martin Indyk, İsrail lobisinin en ünlü isimlerinden birisiydi. İsrail'in ABD'deki resmi lobi kurumu olan AIPAC'in (American- Israel Public Affairs Committee) araştırma müdürlüğü yapmış, İsrail eski Başbakanı Yitzhak Şamir'in medya danışmanlığı işini yürütmüştü. Avusturalya doğumlu bir Yahudi olan Indyk, Sudan ve İran'ın "terörist devlet" ilan edilmesinde oynadığı büyük rolle de dikkatleri üzerine çekmişti. Nitekim Indyk, sözkonusu Ortadoğu Danışmanlığı'na atandıktan sonra da İsrail-yanlısı çizgisini koruyacak ve İran ile Irak'ın aynı anda sıkıştırılmasını öngören "dual containment" (çifte kuşatma) stra- tejisini geliştirecekti. Indyk, bunun ardından 1995 başında Clinton tarafından Amerika'nın İsrail Büyükelçisi olarak atandı.
Indyk'in önemli icraatlarından biri ise 1985 yılında, AIPAC'in yöneticiliğini yapmış Los Angeles'lı bir Yahudi olan Barbi Weinberg ile birlikte Ortadoğu konusunda strateji üretecek bir think-tank kurmuş olmasıydı. Washington Report'un "İsrail yanlısı" olarak tanımladığı bu kurum, Washington Institute for Near East Policy (WINNEP) idi, yani az önce Kürt Devleti hesapları yaptığına değindiğimiz think-tank.
Kurumun İsrail lobisiyle olan ilişkisi, daha doğrusu İsrail lobisinin bir uzantısı olduğu o kadar belliydi ki, Washington civarında "AIPAC'in bir kolu" olarak tanımlanıyordu. Örgütün kurulduğu yıl seçilen 11 kişilik yönetim kurulunda, 6 kişi AIPAC'in üst düzey yöneticisiydi.
Washington Report'un bildirdiğine göre, kurumun İsrail bağlantısı her geçen gün daha da güçlenerek devam etmişti. Başlangıçta sadece üç kişi istihdam edebilen enstitüde artık en aşağı 30 civarında uzman, araştırmacı, yönetici çalışıyordu. Kısa zamanda büyüyen enstitünün yıllık bütçesi 750 bin dolar civarındaydı ve bu bütçe büyük ölçüde Yahudi lobisinin ve Yahudi cemaatinin bağış ve yardımlarından geliyordu.
Enstitünün Indyk ve Weinberg dışındaki üyeleri de oldukça ünlü ve kurumun İsrail bağlantısına uygun isimlerdi. Washington Report, bu isimleri şöyle tanıtıyordu: "Amerikan tarihinin en İsrail yanlısı Dışişleri bakanı" olarak tanımlanan George Schultz; eski NATO genel sekreteri General Alexander Haig; "İsrail'in uzun vadeli destekçilerinden" BM eski temsilcisi Jeane Kirkpatrick; Mossad ajanı David Kimche ve İsrail Başbakanı'nın terör danışmanı Amiram Nir'le bağlantılı çalışan Reagan'ın mahkum olmuş eski Ulusal Güvenlik Konseyi danışmanı Robert McFarlane; Kissinger Şirketler Topluluğu'ndan Lawrence Eagleburger; Bush yönetiminde Dışişleri Danışmanlığı yapan Yahudi asıllı Dennis Ross; ABD'nin eski İsrail büyükelçisi Samuel Lewis; eski Savunma Bakanlığı yardımcılarından Yahudi asıllı "Karanlıklar Prensi" Richard Perle; askeri yorumcu Edward Luttwak; eski Başkan yardımcılarından Siyonist örgüt B'nai B'rith üyesi Walter Mondale; US News and World Report, Atlantic Monthly ve The New York Daily News gibi yayınların sahibi Mortimer Zuckerman; Yahudi lobisinin kontrolündeki yayın organlarından The New Republic'in yayıncısı Martin Peretz; Carter dönemindeki iç politika danışmanı ve İsrail için yapılan lobi çalışmalarının lideri Stuart Eizenstat; Bush yönetimindeki Yahudi asıllı Ulusal Güvenlik Konseyi Ortadoğu danışmanları Richard Haas ve Aaron David Miller...
Washington Report'un da vurguladığı gibi bu isimlerin en büyük ortak özellikleri İsrail yanlısı görüş ve icraatlarıyla tanınmalarıydı. Zaten yarısına yakını— Barbi Weinberg, Martin Indyk, Dennis Ross, Samuel Lewis, Martin Peretz, Richard Haass, Aaron David Miller, Richard Perle—Yahudiydi. Kuruma üye olmasa da, çalışmalarına katkıda bulunan kişiler arasında da ilginç bir isim daha vardı: "Tarihin Sonu" teziyle ses getiren Francis Fukuyama. WINNEP'in bir diğer ünlü Yahudi üyesi ise, son zamanlarda Türkiye hakkındaki provokatif açıklamalarıyla ses getiren ve "bir kısım medya"ya akıl hocalığı yapan Alan Makovsky idi.
Washington Report, ayrıca kurumun "Kissinger bağlantısı" üzerinde de durmuştu. George Schultz'la birlikte "İsrail çıkarlarını en çok savunan Dışişleri Bakanı" ünvanını taşıyan Kissinger, Washington Report'un deyimiyle, İsrail taraftarı kurumlar arasındaki ilişkiyi koordine eden kilit isimlerden biriydi. "Sağ kollarından birini", Lawrence Eagleburger'ı Washington Institute for Near East Policy'e üye yapan Kissinger, Washington Report'un haberine göre, bu bağlantıyı kullanarak kurum üzerinde etki kurmuş durumdaydı.
Özetle, Kuzey Irak'ta bir Kürt Devleti kurulması fikrinin ABD'deki en önde gelen savunucusu olan kurum, tam anlamıyla İsrail güdümlüydü.
Indyk'in önemli icraatlarından biri ise 1985 yılında, AIPAC'in yöneticiliğini yapmış Los Angeles'lı bir Yahudi olan Barbi Weinberg ile birlikte Ortadoğu konusunda strateji üretecek bir think-tank kurmuş olmasıydı. Washington Report'un "İsrail yanlısı" olarak tanımladığı bu kurum, Washington Institute for Near East Policy (WINNEP) idi, yani az önce Kürt Devleti hesapları yaptığına değindiğimiz think-tank.
Kurumun İsrail lobisiyle olan ilişkisi, daha doğrusu İsrail lobisinin bir uzantısı olduğu o kadar belliydi ki, Washington civarında "AIPAC'in bir kolu" olarak tanımlanıyordu. Örgütün kurulduğu yıl seçilen 11 kişilik yönetim kurulunda, 6 kişi AIPAC'in üst düzey yöneticisiydi.
Washington Report'un bildirdiğine göre, kurumun İsrail bağlantısı her geçen gün daha da güçlenerek devam etmişti. Başlangıçta sadece üç kişi istihdam edebilen enstitüde artık en aşağı 30 civarında uzman, araştırmacı, yönetici çalışıyordu. Kısa zamanda büyüyen enstitünün yıllık bütçesi 750 bin dolar civarındaydı ve bu bütçe büyük ölçüde Yahudi lobisinin ve Yahudi cemaatinin bağış ve yardımlarından geliyordu.
Enstitünün Indyk ve Weinberg dışındaki üyeleri de oldukça ünlü ve kurumun İsrail bağlantısına uygun isimlerdi. Washington Report, bu isimleri şöyle tanıtıyordu: "Amerikan tarihinin en İsrail yanlısı Dışişleri bakanı" olarak tanımlanan George Schultz; eski NATO genel sekreteri General Alexander Haig; "İsrail'in uzun vadeli destekçilerinden" BM eski temsilcisi Jeane Kirkpatrick; Mossad ajanı David Kimche ve İsrail Başbakanı'nın terör danışmanı Amiram Nir'le bağlantılı çalışan Reagan'ın mahkum olmuş eski Ulusal Güvenlik Konseyi danışmanı Robert McFarlane; Kissinger Şirketler Topluluğu'ndan Lawrence Eagleburger; Bush yönetiminde Dışişleri Danışmanlığı yapan Yahudi asıllı Dennis Ross; ABD'nin eski İsrail büyükelçisi Samuel Lewis; eski Savunma Bakanlığı yardımcılarından Yahudi asıllı "Karanlıklar Prensi" Richard Perle; askeri yorumcu Edward Luttwak; eski Başkan yardımcılarından Siyonist örgüt B'nai B'rith üyesi Walter Mondale; US News and World Report, Atlantic Monthly ve The New York Daily News gibi yayınların sahibi Mortimer Zuckerman; Yahudi lobisinin kontrolündeki yayın organlarından The New Republic'in yayıncısı Martin Peretz; Carter dönemindeki iç politika danışmanı ve İsrail için yapılan lobi çalışmalarının lideri Stuart Eizenstat; Bush yönetimindeki Yahudi asıllı Ulusal Güvenlik Konseyi Ortadoğu danışmanları Richard Haas ve Aaron David Miller...
Washington Report'un da vurguladığı gibi bu isimlerin en büyük ortak özellikleri İsrail yanlısı görüş ve icraatlarıyla tanınmalarıydı. Zaten yarısına yakını— Barbi Weinberg, Martin Indyk, Dennis Ross, Samuel Lewis, Martin Peretz, Richard Haass, Aaron David Miller, Richard Perle—Yahudiydi. Kuruma üye olmasa da, çalışmalarına katkıda bulunan kişiler arasında da ilginç bir isim daha vardı: "Tarihin Sonu" teziyle ses getiren Francis Fukuyama. WINNEP'in bir diğer ünlü Yahudi üyesi ise, son zamanlarda Türkiye hakkındaki provokatif açıklamalarıyla ses getiren ve "bir kısım medya"ya akıl hocalığı yapan Alan Makovsky idi.
Washington Report, ayrıca kurumun "Kissinger bağlantısı" üzerinde de durmuştu. George Schultz'la birlikte "İsrail çıkarlarını en çok savunan Dışişleri Bakanı" ünvanını taşıyan Kissinger, Washington Report'un deyimiyle, İsrail taraftarı kurumlar arasındaki ilişkiyi koordine eden kilit isimlerden biriydi. "Sağ kollarından birini", Lawrence Eagleburger'ı Washington Institute for Near East Policy'e üye yapan Kissinger, Washington Report'un haberine göre, bu bağlantıyı kullanarak kurum üzerinde etki kurmuş durumdaydı.
Özetle, Kuzey Irak'ta bir Kürt Devleti kurulması fikrinin ABD'deki en önde gelen savunucusu olan kurum, tam anlamıyla İsrail güdümlüydü.
WASHİNGTON'DA NEWROZ
Uzun yıllar Cumhuriyet'in Washington muhabirliğini yapan Ufuk Güldemir, bu gazetenin 17 Temmuz 1992 tarihli bir haberinde şöyle yazıyordu: "Son günlerde Washington'da fikir babası İsrailli politikacı Ariel Şaron olan, ama zaman içinde akademisyen ve stratejistler tarafından geliştirilmiş, zenginleştirilmiş, Amerika'da belli bir çevrenin ilgi duyduğu bir tezden söz ediliyor: Kürt Devleti tezi."
Evet, Kürt Devleti tezinin önde gelen mimarlarından biri Ariel Şaron'du. Daha doğrusu, İsrail'in onyıllardır hedeflediği bu projeyi 1980'li yıllarda gündemin en üst sıralarına taşıyan kişiydi Şaron. Sağcı Likud partisinin "Lübnan Kasabı" lakabını taşıyan bu şahin politikacısı, kendisine 1982'deki Lübnan işgali fırsatını vermiş olan Lübnan İç Savaşı'ndan aldığı ilhamla Irak'a yönelmiş ve aynı iç savaş senaryosunu orada da görmek istemişti. Bunun anahtarı da Kürt Devleti projesiydi.
Ariel Şaron'un 80'li yıllarda gündemde tuttuğu bu tez, 1991'deki Körfez Savaşı'ndan sonra çok daha büyük bir popülarite kazandı. Kuzey Irak'ta önceki bölümde ele aldığımız siyasi gelişmeler yaşanırken, Batılı başkentlerde, özellikle de Washington'da, bu bölgede kurulabilecek bir Kürt Devleti hakkında tartışmalar başladı. Ve Ufuk Güldemir'in yazdığı gibi, nedense ABD'de "belirli bir çevre" ilgi duyuyordu bu projeye. Bu çevrenin üyelerinin neredeyse tümünün ortak özelliği ise, İsrail'le bağlantılı oluşlarıydı.
Turan Yavuz da ABD'nin Kürt Kartı'nda bu konuya değinerek şöyle yazmıştı:
Kürt sorunu bilhassa Körfez Krizi ile birlikte ABD Kongresi'nin gündemine girmekle birlikte, Rum ve Ermeni lobilerinin aksine, Yahudi lobisinin desteğini alarak ortaya çıkmıştır. İsrail'in Ortadoğu'da son derece zayıflamış bir Irak istemesi ve Körfez Savaşı boyunca Saddam Hüseyin'in İsrail'e Scud füzelerini göndermesi, ABD Kongresi'nde Yahudi lobisinin Kürt ayrılıkçılığını desteklemesine neden olmuştur. 1
Türk basınının satır aralarında yayınlanan bazı yazılar, yine bu konuda aydınlatıcıydı. 1993 yazının sıcak günlerinden birinde, Mümtaz Soysal da, Hürriyet'teki "Açı" başlıklı köşesinde Kürt sorununa değinmişti. Soysal, sorunun ardındaki uluslararası boyuta dikkat çekerken, bir de Washington'da kurulmuş olan bir think-tank'in kendisini bir Kürt devleti kurmaya adamış olduğundan söz ediyordu. Washington Institute for Near East Policy (Yakın Doğu Politikası İçin Washington Enstitüsü) adlı bu kuruluş, Soysal'ın aldığı ve yazısında aktardığı bilgilere göre, kurulmasını hedeflediği Kürt Devleti'ne Türkiye'nin Güneydoğusu'nu da dahil etme hesapları yapıyordu.
Kısa adı WINNEP olan sözkonusu kuruluşun Kürt sorununa olağanüstü bir hassaslık gösterdiği ve sorunun ancak bağımsız bir Kürt devleti kurularak çözümlenebileceğini savunduğu, başka kaynaklarda da sık sık vurgulandı. Örneğin Cengiz Çandar da bir yazısında WINNEP'in Kürt devleti kurma çabasına değindi. Çandar, WINNEP'in "Irak: Amerikan Politikası için Müstakbel Adımlar" adlı raporundan yola çıkarak, bir Kürt devletinin yolda olduğunu ima ediyordu. "... Adı geçen think-tank'in (WINNEP) de Amerikan Ortadoğu politikasının belirlenmesindeki ağırlığı tartışılmaz" diyen Çandar, kurumun yayınladığı raporda Kuzey Irak'taki Kürt hareketinin desteklenmesinin savunulduğunu hatırlatıyor ve rapordan, "Irak muhalefetinin şemsiye örgütü Irak Ulusal Kongresi'ne, onunla temas düzeyini yükselterek ve ona bölgesel ve uluslararası destek sağlayarak, desteği arttırmak" maddesini aktarıyordu. 2
Peki neden bu think-tank Kürt sorunuyla bu denli yakından ilgileniyor ve daha da önemlisi, sorunun çözümünün açıkça söylemese de, Türkiye topraklarının bir bölümünü de kapsayan bir Kürt devleti kurulmasından geçtiğini iddia ediyordu?
Evet, Kürt Devleti tezinin önde gelen mimarlarından biri Ariel Şaron'du. Daha doğrusu, İsrail'in onyıllardır hedeflediği bu projeyi 1980'li yıllarda gündemin en üst sıralarına taşıyan kişiydi Şaron. Sağcı Likud partisinin "Lübnan Kasabı" lakabını taşıyan bu şahin politikacısı, kendisine 1982'deki Lübnan işgali fırsatını vermiş olan Lübnan İç Savaşı'ndan aldığı ilhamla Irak'a yönelmiş ve aynı iç savaş senaryosunu orada da görmek istemişti. Bunun anahtarı da Kürt Devleti projesiydi.
Ariel Şaron'un 80'li yıllarda gündemde tuttuğu bu tez, 1991'deki Körfez Savaşı'ndan sonra çok daha büyük bir popülarite kazandı. Kuzey Irak'ta önceki bölümde ele aldığımız siyasi gelişmeler yaşanırken, Batılı başkentlerde, özellikle de Washington'da, bu bölgede kurulabilecek bir Kürt Devleti hakkında tartışmalar başladı. Ve Ufuk Güldemir'in yazdığı gibi, nedense ABD'de "belirli bir çevre" ilgi duyuyordu bu projeye. Bu çevrenin üyelerinin neredeyse tümünün ortak özelliği ise, İsrail'le bağlantılı oluşlarıydı.
Turan Yavuz da ABD'nin Kürt Kartı'nda bu konuya değinerek şöyle yazmıştı:
Kürt sorunu bilhassa Körfez Krizi ile birlikte ABD Kongresi'nin gündemine girmekle birlikte, Rum ve Ermeni lobilerinin aksine, Yahudi lobisinin desteğini alarak ortaya çıkmıştır. İsrail'in Ortadoğu'da son derece zayıflamış bir Irak istemesi ve Körfez Savaşı boyunca Saddam Hüseyin'in İsrail'e Scud füzelerini göndermesi, ABD Kongresi'nde Yahudi lobisinin Kürt ayrılıkçılığını desteklemesine neden olmuştur. 1
Türk basınının satır aralarında yayınlanan bazı yazılar, yine bu konuda aydınlatıcıydı. 1993 yazının sıcak günlerinden birinde, Mümtaz Soysal da, Hürriyet'teki "Açı" başlıklı köşesinde Kürt sorununa değinmişti. Soysal, sorunun ardındaki uluslararası boyuta dikkat çekerken, bir de Washington'da kurulmuş olan bir think-tank'in kendisini bir Kürt devleti kurmaya adamış olduğundan söz ediyordu. Washington Institute for Near East Policy (Yakın Doğu Politikası İçin Washington Enstitüsü) adlı bu kuruluş, Soysal'ın aldığı ve yazısında aktardığı bilgilere göre, kurulmasını hedeflediği Kürt Devleti'ne Türkiye'nin Güneydoğusu'nu da dahil etme hesapları yapıyordu.
Kısa adı WINNEP olan sözkonusu kuruluşun Kürt sorununa olağanüstü bir hassaslık gösterdiği ve sorunun ancak bağımsız bir Kürt devleti kurularak çözümlenebileceğini savunduğu, başka kaynaklarda da sık sık vurgulandı. Örneğin Cengiz Çandar da bir yazısında WINNEP'in Kürt devleti kurma çabasına değindi. Çandar, WINNEP'in "Irak: Amerikan Politikası için Müstakbel Adımlar" adlı raporundan yola çıkarak, bir Kürt devletinin yolda olduğunu ima ediyordu. "... Adı geçen think-tank'in (WINNEP) de Amerikan Ortadoğu politikasının belirlenmesindeki ağırlığı tartışılmaz" diyen Çandar, kurumun yayınladığı raporda Kuzey Irak'taki Kürt hareketinin desteklenmesinin savunulduğunu hatırlatıyor ve rapordan, "Irak muhalefetinin şemsiye örgütü Irak Ulusal Kongresi'ne, onunla temas düzeyini yükselterek ve ona bölgesel ve uluslararası destek sağlayarak, desteği arttırmak" maddesini aktarıyordu. 2
Peki neden bu think-tank Kürt sorunuyla bu denli yakından ilgileniyor ve daha da önemlisi, sorunun çözümünün açıkça söylemese de, Türkiye topraklarının bir bölümünü de kapsayan bir Kürt devleti kurulmasından geçtiğini iddia ediyordu?
ABD'NİN KÜRT DEVLETİ HEDEFİ
Botla Suriye'ye ulasmaya çalisan Kürt sivillerÖnceki sayfalarda ABD'nin Saddam'a karşı giriştiği Körfez Savaşı'nın gerçekte büyük ölçüde İsrail'in telkinleriyle ve İsrail'in tezine uygun bir biçimde geliştiğini görmüştük. Körfez Savaşı sonrasında Kuzey Irak'ta patlak veren Kürt isyanı ve ABD'nin bu konudaki politikası da yine Yahudi Devleti'nin beklentilerine uygun olarak gelişti. Saddam, tam İsrail'in istediği biçimde "dişleri sökülerek" yerinde kalmış, ancak öte yandan İsrail'in onyıllardır hayalini kurduğu Kürt Devleti'ne yol verecek olan ayaklanma kuzeyde başlamıştı.
Amerikalılar baştan beri, bu niyetlerini pek belli etmek istemeseler de, Kuzey Irak'ta bağımsız bir Kürt oluşumu, kısacası bir Kürt devleti kurmak hedefindeydiler. Nitekim Körfez Savaşı sırasında bunun için epeyce çaba da göstermişler, Kuzey Iraklı Kürtleri ayaklanmaları için silahlandırmışlardı. Turan Yavuz'un yazdığına göre, Amerika sözkonusu silah yardımını açıktan açığa değil, geleneksel yöntemini kullanarak aracılar yoluyla yapmıştı: Jim McDonald adlı ABD Hava Kuvvetleri'nden emekli bir albayın kurduğu silah şirketi, ABD yönetiminden aldığı direktifle Kürtler'e bol miktarda silah vermişti. 37 Amerikalılar aynı sıralarda da bölgeye Türkiye üzerinden soktukları ve parasız dağıttıkları binlerce transistörlü radyo aracılığı ile sık sık "ayaklanın" mesajları vermişlerdi. CIA tarafından kurulan VOFI Hür Irak'ın Sesi Radyosu'nun Körfez Savaşı sırasında Irak Kürtleri'ne yaptığı sözkonusu ya- yında şu tür cümleler kullanılıyordu: "Ayaklanın. Zaman geldi. Bu sefer müttefikler sizi yalnız bırakmayacaktır... Her kalp atışınızda bizler yanınızdayız. Ne yaparsanız, neye karar verirseniz, sizi desteklemeye devam edeceğiz." 38
Amerikalılar'ın açıkça belli etmedikleri niyetlerini ortaya çıkaran bazı küçük olaylar ve "anı"lar da vardı. Türk basınından Güneri Civaoğlu'nun savaş günlerinde Suudi Arabistan'da yaşadığı bir olay, bunların biriydi. Civaoğlu, olayı daha sonra şöyle anlatmıştı:
Körfez Savaşı sırasında Dahran'daydım. Orada beni Amerikan kuvvetlerinin bulunduğu binanın üst katlarından birinde çok iyi Türkçe bilen bir Albay ve Yar- bay'ın odasına aldılar. Daha evvel Sabah'ta bu köşemde yazmıştım... O Albay ve Yarbay haritanın Kuzey Irak yörelerinde avuçlarını gezdirmişler ve 'burada savaş bitecek, geri çekileceğiz. Saddam'a da o yöreyi yasaklayacağız... Saddam'ın bıraktığı silahlara, havaalanlarına, cephaneliklere yöredeki Kürtler el koyacaklar. Orada bir Kürt devleti kurulacak. Sizden toprak isteyecekler... Ya vereceksiniz barış olacak... Ya da vermeyeceksiniz savaşacaksınız' demişlerdi. 39
Ancak, bilindiği gibi, ABD'nin Körfez Savaşı'nın hemen sonrasında izlediği politika, bu denli radikal bir "Kürtçü" politika olmadı. Aksine, Bush yönetimi, Saddam'ı dize getirdikten sonra Kürtler'e destek vermek konusunda oldukça mütereddit ya da en azından ihtiyatlı davrandı. Bu yüzden Kuzey Irak'taki Kürt isyanı Saddam tarafından kısa sürede bastırıldı ve Kürtler Türk sınırına yığıldılar. Bunun ardından da bilindiği gibi Çekiç Güç Türkiye'ye konuşlandırıldı ve ancak bu sayede Türkiye'ye sığınan Kürtler yeniden Kuzey Irak'a dönebildiler. İlerleyen ay ve yıllarda ise ABD kararlı ancak ağır bir tempoda destek verdi bu bölgede oluşan de facto Kürt Devleti'ne.
Amerikalılar baştan beri, bu niyetlerini pek belli etmek istemeseler de, Kuzey Irak'ta bağımsız bir Kürt oluşumu, kısacası bir Kürt devleti kurmak hedefindeydiler. Nitekim Körfez Savaşı sırasında bunun için epeyce çaba da göstermişler, Kuzey Iraklı Kürtleri ayaklanmaları için silahlandırmışlardı. Turan Yavuz'un yazdığına göre, Amerika sözkonusu silah yardımını açıktan açığa değil, geleneksel yöntemini kullanarak aracılar yoluyla yapmıştı: Jim McDonald adlı ABD Hava Kuvvetleri'nden emekli bir albayın kurduğu silah şirketi, ABD yönetiminden aldığı direktifle Kürtler'e bol miktarda silah vermişti. 37 Amerikalılar aynı sıralarda da bölgeye Türkiye üzerinden soktukları ve parasız dağıttıkları binlerce transistörlü radyo aracılığı ile sık sık "ayaklanın" mesajları vermişlerdi. CIA tarafından kurulan VOFI Hür Irak'ın Sesi Radyosu'nun Körfez Savaşı sırasında Irak Kürtleri'ne yaptığı sözkonusu ya- yında şu tür cümleler kullanılıyordu: "Ayaklanın. Zaman geldi. Bu sefer müttefikler sizi yalnız bırakmayacaktır... Her kalp atışınızda bizler yanınızdayız. Ne yaparsanız, neye karar verirseniz, sizi desteklemeye devam edeceğiz." 38
Amerikalılar'ın açıkça belli etmedikleri niyetlerini ortaya çıkaran bazı küçük olaylar ve "anı"lar da vardı. Türk basınından Güneri Civaoğlu'nun savaş günlerinde Suudi Arabistan'da yaşadığı bir olay, bunların biriydi. Civaoğlu, olayı daha sonra şöyle anlatmıştı:
Körfez Savaşı sırasında Dahran'daydım. Orada beni Amerikan kuvvetlerinin bulunduğu binanın üst katlarından birinde çok iyi Türkçe bilen bir Albay ve Yar- bay'ın odasına aldılar. Daha evvel Sabah'ta bu köşemde yazmıştım... O Albay ve Yarbay haritanın Kuzey Irak yörelerinde avuçlarını gezdirmişler ve 'burada savaş bitecek, geri çekileceğiz. Saddam'a da o yöreyi yasaklayacağız... Saddam'ın bıraktığı silahlara, havaalanlarına, cephaneliklere yöredeki Kürtler el koyacaklar. Orada bir Kürt devleti kurulacak. Sizden toprak isteyecekler... Ya vereceksiniz barış olacak... Ya da vermeyeceksiniz savaşacaksınız' demişlerdi. 39
Ancak, bilindiği gibi, ABD'nin Körfez Savaşı'nın hemen sonrasında izlediği politika, bu denli radikal bir "Kürtçü" politika olmadı. Aksine, Bush yönetimi, Saddam'ı dize getirdikten sonra Kürtler'e destek vermek konusunda oldukça mütereddit ya da en azından ihtiyatlı davrandı. Bu yüzden Kuzey Irak'taki Kürt isyanı Saddam tarafından kısa sürede bastırıldı ve Kürtler Türk sınırına yığıldılar. Bunun ardından da bilindiği gibi Çekiç Güç Türkiye'ye konuşlandırıldı ve ancak bu sayede Türkiye'ye sığınan Kürtler yeniden Kuzey Irak'a dönebildiler. İlerleyen ay ve yıllarda ise ABD kararlı ancak ağır bir tempoda destek verdi bu bölgede oluşan de facto Kürt Devleti'ne.
Bu tabloyu yorumlayanların çoğu da, "ABD bölgede bir Kürt Devleti istemiyor, eğer isteseydi bunu Körfez Savaşı'nın ardından Kürtlere güçlü bir destek vererek kolayca yapabilirdi" şeklinde özetlenebilecek bir argüman öne sürdüler. Bunlara göre, ABD'nin Kürt politikası, bir Kürt Devleti'ne yönelik bilinçli ve kararlı bir senaryoya dayanmıyordu ve daha çok bir "politikasızlık" şeklindeydi.
Oysa ABD'nin savaş sonrasında ortaya koyduğu sözkonusu tavrın bir po- litikasızlık sonucunda değil de, çok bilinçli bir politika sonucunda ortaya çıkan bir tavır olduğunu düşünmek mümkündür. Çünkü ABD'nin Körfez Savaşı'ndan hemen sonra Saddam'a karşı ayaklanan Kürtleri desteklemekte gösterdiği ihtiyat, Kürtler konusundaki bir tereddütten değil, Şiiler hakkındaki kaygılardan kaynaklanmaktaydı.
Saddam'ın ordularının bozgunu üzerine ayaklanan muhalifler, yalnızca ülkenin kuzeyindeki Kürtleri değil, aynı zamanda güneyindeki Şiiler'i de içeriyordu. Bağdat yönetimi, bu iki cephede birden fiili çatışma halindeydi. Dolayısıyla, Kürtler'e verilecek büyük bir Amerikan desteği, ister istemez Şiiler'i de başarıya götürecekti. Şii demek aynı zamanda "İran etkisi" demek olduğu için de, ABD Saddam'ın ayaklanmaları bastırmasını bekledi.
Bu ilk kargaşa geçtikten sonra bu iki bölgeye yeniden el atacak ve ilan ettiği uçuşa kapalı bölgelerde 36. paralelin kuzeyi ve 32. paralelin güneyi Kuzey ve Güney Irak'ı Saddam'ın ordularından koruyacaktı. Ama bu kez, bu iki bölgedeki bu iki muhalif hareket Amerikan kontrolüne alınmış oluyordu. Ve bu Amerikan kontrolü, Kuzey Irak'taki Kürt hareketini adeta bir oksijen çadırı içinde özenle besleyip-büyütürken, aynı yardımı Şiiler'den esirgeyecek, aksine Güney Irak'ı İran etkisinden temizleme amacını güdecekti.
Kısacası, Körfez Savaşı'nın ardından hemen bir Kürt Devleti kurulmamasının nedeni, "İran etkisi" korkusuydu. Hatta bu İran etkisinin, yalnızca Şiiler arasında değil, bizzat Kuzey Irak'ta da kök salmasından korkuluyordu. Nitekim ABD, Körfez Savaşı'ndan sonra kendisini bu etkiden arındırılmış bir Kürt Devleti kurma hedefine adayacak, hatta gerekirse sırf bu etkiyi bertaraf etmek için Kürt Devletine giden yolda taktik geri adımlar atacaktı.
Peki ABD'yi bu "İran etkisi"ne karşı bu kadar hassas davranmaya yönelten etken neydi?
Yine aynı adres; İsrail. İran'ı kendisine yönelik en büyük tehdit olarak gören Yahudi Devleti, Kürt Devleti projesini bu tehdidi göz önünde bulundurarak gerçekleştirmeye ve gerekirse bu projeyi geçici olarak bekletmeye hazırdı. Oded Yinon'un 1982 tarihli raporu Irak'ın kuzey, orta ve güney olarak üçe bölüneceğini öngörmüştü, ama Tahran'daki rejim nedeniyle çoktan bu bölünmenin güney kısmından vazgeçilmiş, kuzeydeki kısım ise ancak bu rejime avantaj sağlamadığı sürece desteklenir hale gelmişti.
Turan Yavuz, ABD'nin Körfez Savaşı sonrasındaki politikasında İsrail'in sözkonusu yaklaşımının etkisini şöyle anlatıyor:
1960'lardan bu yana Irak'taki muhalefet ile gizli temaslarını sürdüren İsrail, Körfez Savaşı sonrası Irak'a yönelik yeni bir tedirginlik içine girmişti... Şimdi tedirginlik ayaklanmaların başarıya ulaşması konusunda idi. Kuzey'de Kürt ayaklanmasının başarıya ulaşması, Güney'de Şii ayaklanmasının da başarıya ulaşması anlamına geliyordu. Güney'de Şiilerin kontrolü ele geçirmeleri ve İslami köktendinciliğin yayılması, İsrail için Saddam'ın Scud füzelerinden daha tehlikeli bir gelişme idi. Bu yüzden İsrail tarafından Washington'a yönlendirilen mesaj trafiği de Washington'ın ayaklanmaları desteklememesi ve Irak'ın toprak bütünlüğünün parçalanmasına izin verilmemesi şeklindeydi. 40
Ve doğal olarak bu yaklaşım, Saddam'ı da Bağdat'ın vazgeçilmez hakimi olarak tescil ediyordu. Kısacası, Saddam, 1980'li yıllardaki misyonunu, yani İran'a karşı "taşeron" işlevini korumaya devam edecekti. Kürt Devleti ise, bu stratejik yaklaşım içinde, yani bir İran etkisine izin vermeden ve hatta İran etkisine karşı bir rol ifa edecek şekilde büyütülecekti.
Newsweek Eylül 1992'de "A Dangerous Game in the Gulf: If Iraq is Dismembered, Who Will Stand up to Iran" (Körfez'de Tehlikeli Oyun: Irak Par- çalanırsa, İran'a Karşı Kim Duracak?) başlıklı haberinde bu konuyu vurgulamış ve İsrail lobisinin önemli ismi Martin Indyk'in "Irak parçalandığında güneyinin İran'ın kontrolüne geçmesinden endişeliyiz" şeklinde özetlenebilecek açıklamalarını aktarmıştı. 41
1991 yılında şekillenen manzara buydu. Aynı stratejik değerlendirme, ilerleyen dönemde de devam etti. Sabah, Kasım 1996'daki bir haberinde şöyle yazıyordu:
... Ortadoğu'da aşırı İslamcı akımların giderek güçlenmesi de, Washington'daki gözle görünür değişimin önemli bir nedeni. Amerikalı yetkililer, Beyaz Saray'da son dönemini geçirecek olan Bill Clinton'ın büyük hızla silahlanan İran'ı, Irak'tan daha büyük bir tehdit olarak gördüğünü ifade ediyorlar. Amerika'nın Saddam Hüseyin'i Tahran yönetimine karşı koz olarak kullanacağı tahmin ediliyor. Bu arada İsrailli bazı gruplarla gizli temaslarda bulunduğu bilinen Irak lideri Saddam Hüseyin'in, Suriye ve İran'dan önce Netanyahu yönetimi ile ilişkilerini geliştirebileceği tahmin ediliyor. 42
Saddam sözkonusu İran tehdidine karşı ayakta tutulurken, öte yandan, Körfez Savaşı'nı izleyen yıllarda, bilindiği gibi çok ihtiyatlı bir biçimde Kuzey Irak'ta bir Kürt Devleti embriyosu oluşturuldu. Türkiye'ye konuşlandırılan Çekiç Güç'ün şemsiyesi altında Kuzey Irak'taki Kürt hareketi giderek gelişti ve bir devlet için gerekli olan altyapıyı tamamlamaya başladı. Bu gelişimi destekleyen en önemli güç ise ABD'ydi.
Ancak bilindiği gibi ABD'nin dış politikası farklı çıkar ve baskı gruplarının etkileriyle şekillenir. Dolayısıyla Kürt Devleti projesinin ABD tarafından desteklendiğini söylemek, yalnızca yüzeysel bir yorum olacaktır. Daha derinlemesine bir analiz yapmak için, sözkonusu projenin ABD'deki hangi grup ya da gruplar tarafından desteklendiğine bakmak gerekir.
Şimdi bunu birlikte yapacağız. Washington'a göz atacak ve Kürt Devleti projesinin orada en çok kimler tarafından savunulduğunu inceleyeceğiz. Kar- şılaşacağımız adres ise tanıdıktır: Ortadoğu'daki varlığını tehdit altında gören ve bu tehditten kurtulabilmek, Hıttin Korkusu'nu aşabilmek için tüm bölgeyi etnik temellere göre irili ufaklı devletlere bölmek hedefinde olan İsrail.
Oysa ABD'nin savaş sonrasında ortaya koyduğu sözkonusu tavrın bir po- litikasızlık sonucunda değil de, çok bilinçli bir politika sonucunda ortaya çıkan bir tavır olduğunu düşünmek mümkündür. Çünkü ABD'nin Körfez Savaşı'ndan hemen sonra Saddam'a karşı ayaklanan Kürtleri desteklemekte gösterdiği ihtiyat, Kürtler konusundaki bir tereddütten değil, Şiiler hakkındaki kaygılardan kaynaklanmaktaydı.
Saddam'ın ordularının bozgunu üzerine ayaklanan muhalifler, yalnızca ülkenin kuzeyindeki Kürtleri değil, aynı zamanda güneyindeki Şiiler'i de içeriyordu. Bağdat yönetimi, bu iki cephede birden fiili çatışma halindeydi. Dolayısıyla, Kürtler'e verilecek büyük bir Amerikan desteği, ister istemez Şiiler'i de başarıya götürecekti. Şii demek aynı zamanda "İran etkisi" demek olduğu için de, ABD Saddam'ın ayaklanmaları bastırmasını bekledi.
Bu ilk kargaşa geçtikten sonra bu iki bölgeye yeniden el atacak ve ilan ettiği uçuşa kapalı bölgelerde 36. paralelin kuzeyi ve 32. paralelin güneyi Kuzey ve Güney Irak'ı Saddam'ın ordularından koruyacaktı. Ama bu kez, bu iki bölgedeki bu iki muhalif hareket Amerikan kontrolüne alınmış oluyordu. Ve bu Amerikan kontrolü, Kuzey Irak'taki Kürt hareketini adeta bir oksijen çadırı içinde özenle besleyip-büyütürken, aynı yardımı Şiiler'den esirgeyecek, aksine Güney Irak'ı İran etkisinden temizleme amacını güdecekti.
Kısacası, Körfez Savaşı'nın ardından hemen bir Kürt Devleti kurulmamasının nedeni, "İran etkisi" korkusuydu. Hatta bu İran etkisinin, yalnızca Şiiler arasında değil, bizzat Kuzey Irak'ta da kök salmasından korkuluyordu. Nitekim ABD, Körfez Savaşı'ndan sonra kendisini bu etkiden arındırılmış bir Kürt Devleti kurma hedefine adayacak, hatta gerekirse sırf bu etkiyi bertaraf etmek için Kürt Devletine giden yolda taktik geri adımlar atacaktı.
Peki ABD'yi bu "İran etkisi"ne karşı bu kadar hassas davranmaya yönelten etken neydi?
Yine aynı adres; İsrail. İran'ı kendisine yönelik en büyük tehdit olarak gören Yahudi Devleti, Kürt Devleti projesini bu tehdidi göz önünde bulundurarak gerçekleştirmeye ve gerekirse bu projeyi geçici olarak bekletmeye hazırdı. Oded Yinon'un 1982 tarihli raporu Irak'ın kuzey, orta ve güney olarak üçe bölüneceğini öngörmüştü, ama Tahran'daki rejim nedeniyle çoktan bu bölünmenin güney kısmından vazgeçilmiş, kuzeydeki kısım ise ancak bu rejime avantaj sağlamadığı sürece desteklenir hale gelmişti.
Turan Yavuz, ABD'nin Körfez Savaşı sonrasındaki politikasında İsrail'in sözkonusu yaklaşımının etkisini şöyle anlatıyor:
1960'lardan bu yana Irak'taki muhalefet ile gizli temaslarını sürdüren İsrail, Körfez Savaşı sonrası Irak'a yönelik yeni bir tedirginlik içine girmişti... Şimdi tedirginlik ayaklanmaların başarıya ulaşması konusunda idi. Kuzey'de Kürt ayaklanmasının başarıya ulaşması, Güney'de Şii ayaklanmasının da başarıya ulaşması anlamına geliyordu. Güney'de Şiilerin kontrolü ele geçirmeleri ve İslami köktendinciliğin yayılması, İsrail için Saddam'ın Scud füzelerinden daha tehlikeli bir gelişme idi. Bu yüzden İsrail tarafından Washington'a yönlendirilen mesaj trafiği de Washington'ın ayaklanmaları desteklememesi ve Irak'ın toprak bütünlüğünün parçalanmasına izin verilmemesi şeklindeydi. 40
Ve doğal olarak bu yaklaşım, Saddam'ı da Bağdat'ın vazgeçilmez hakimi olarak tescil ediyordu. Kısacası, Saddam, 1980'li yıllardaki misyonunu, yani İran'a karşı "taşeron" işlevini korumaya devam edecekti. Kürt Devleti ise, bu stratejik yaklaşım içinde, yani bir İran etkisine izin vermeden ve hatta İran etkisine karşı bir rol ifa edecek şekilde büyütülecekti.
Newsweek Eylül 1992'de "A Dangerous Game in the Gulf: If Iraq is Dismembered, Who Will Stand up to Iran" (Körfez'de Tehlikeli Oyun: Irak Par- çalanırsa, İran'a Karşı Kim Duracak?) başlıklı haberinde bu konuyu vurgulamış ve İsrail lobisinin önemli ismi Martin Indyk'in "Irak parçalandığında güneyinin İran'ın kontrolüne geçmesinden endişeliyiz" şeklinde özetlenebilecek açıklamalarını aktarmıştı. 41
1991 yılında şekillenen manzara buydu. Aynı stratejik değerlendirme, ilerleyen dönemde de devam etti. Sabah, Kasım 1996'daki bir haberinde şöyle yazıyordu:
... Ortadoğu'da aşırı İslamcı akımların giderek güçlenmesi de, Washington'daki gözle görünür değişimin önemli bir nedeni. Amerikalı yetkililer, Beyaz Saray'da son dönemini geçirecek olan Bill Clinton'ın büyük hızla silahlanan İran'ı, Irak'tan daha büyük bir tehdit olarak gördüğünü ifade ediyorlar. Amerika'nın Saddam Hüseyin'i Tahran yönetimine karşı koz olarak kullanacağı tahmin ediliyor. Bu arada İsrailli bazı gruplarla gizli temaslarda bulunduğu bilinen Irak lideri Saddam Hüseyin'in, Suriye ve İran'dan önce Netanyahu yönetimi ile ilişkilerini geliştirebileceği tahmin ediliyor. 42
Saddam sözkonusu İran tehdidine karşı ayakta tutulurken, öte yandan, Körfez Savaşı'nı izleyen yıllarda, bilindiği gibi çok ihtiyatlı bir biçimde Kuzey Irak'ta bir Kürt Devleti embriyosu oluşturuldu. Türkiye'ye konuşlandırılan Çekiç Güç'ün şemsiyesi altında Kuzey Irak'taki Kürt hareketi giderek gelişti ve bir devlet için gerekli olan altyapıyı tamamlamaya başladı. Bu gelişimi destekleyen en önemli güç ise ABD'ydi.
Ancak bilindiği gibi ABD'nin dış politikası farklı çıkar ve baskı gruplarının etkileriyle şekillenir. Dolayısıyla Kürt Devleti projesinin ABD tarafından desteklendiğini söylemek, yalnızca yüzeysel bir yorum olacaktır. Daha derinlemesine bir analiz yapmak için, sözkonusu projenin ABD'deki hangi grup ya da gruplar tarafından desteklendiğine bakmak gerekir.
Şimdi bunu birlikte yapacağız. Washington'a göz atacak ve Kürt Devleti projesinin orada en çok kimler tarafından savunulduğunu inceleyeceğiz. Kar- şılaşacağımız adres ise tanıdıktır: Ortadoğu'daki varlığını tehdit altında gören ve bu tehditten kurtulabilmek, Hıttin Korkusu'nu aşabilmek için tüm bölgeyi etnik temellere göre irili ufaklı devletlere bölmek hedefinde olan İsrail.
KÜRT AYAKLANMASI VE İSRAİL
Körfez Savaşı sonucunda Saddam'ın bozguna uğraması, ülkenin kuzey ve güneyindeki muhalifleri ümitlendirdi. Özellikle ABD'nin desteğini arkalarında hisseden Kürtler, bir kez daha Kürt devleti hayaline kapılarak Saddam'a karşı isyan bayrağını açtılar. Sonra gelişen olayları; Kürtler'in Türkiye sınırına yığılışını, Çekiç Güç'ün konuşlandırılışını, 36. paralelin kuzeyinin Irak birliklerine yasaklanışını ve Kuzey Irak'ta bir Kürt devletine doğru adım adım yürüyüşü, hepimiz biliyoruz.
Ancak bu olayların içinde fazla gündeme gelmeye bir aktör daha vardı: Kürt Devleti projesinin kadim destekçisi İsrail. Yahudi Devleti, Körfez Savaşı'nda olduğu gibi Kürt isyanında da ön plana çıkmadı. Oysa Kürt isyanında, Körfez Savaşı'ndaki etkisinden de büyük bir etkiye sahipti.
İsrail'in ilk önemli fonksiyonu, 1975'te ihanet nedeniyle ABD'ye küsmüş olan Kürtleri yeniden Washington ile temasa geçirmek oldu. İsrailli gazeteciler Dan Raviv ve Yossi Melman, Yahudi Devleti'nin üstlendiği bu aracılık misyonunu şöyle anlatıyorlar:
Kürtler Saddam Hüseyin'e karşı oluşturulan koalisyona yardımcı olabilirlerdi, ancak 1970'lerde CIA tarafından yüz üstü bırakıldıkları günlerin kötü hatıralarını gayet iyi hatırlıyorlardı. Yine de, Kuveyt'in işgalinden sonra ABD yeniden Kürt isyancıların kalıntılarıyla ilişki kurmaya karar verdi. Bu işte Mossad yardımcı olabilirdi; çünkü 1970'lerden bu yana Mossad'ın Kürtlerle olan bağlantısı hiç kesilmemişti. 27
Gerçekten de, 4. bölümde de incelediğimiz gibi, İsrail 1975'teki Cezayir Anlaşması sonrasında Irak Kürt hareketini "satmayan" tek ülke idi. O zamandan bu yana da konu hakkındaki hassasiyetini korumuştu. Öyle ki, 1983 yılında İsrail Dışişleri Bakanı Yitzhak Şamir Türkiye'nin Kuzey Irak'ta gerçekleştirdiği sınır ötesi harekat ile ilgili olarak görüşlerini soran Brüksel'deki gazetecilere verdiği cevapta; Türkiye'yi "Kürdistan'ı işgal altında tutan devletlerden biri" olarak tanımlamış ve şöyle devam etmişti: "Ama bu işgalci devletler hiçbir şey dinlemedikleri için, Kürt halkının bağımsızlık mücadelesi bir türlü sonuca ulaşamamaktadır." Dahası İsrail, 1975'ten 90' kadar uzanan uzun onbeş yıl boyunca, Raviv ve Melman'ın verdiği bilgiye göre, Kürtlerle olan dirsek temasını hiç kesmemişti.
Bu nedenle İsrailliler, Körfez Krizi sırasında Amerikalılar ile Kürtler arasında kurulan ilişkilerde aracılık rolü üstlendiler. (İsrail'in sıkı sansürü nedeniyle bu konuda dışarı çok az bilgi sızmıştır.) Ayaklanma başladıktan sonra da, Kürt davasının hep önde gelen savunucusu oldular. Hatta İsrailliler, ABD'nin Kürt ayaklanmasına yeteri kadar destek vermediğini düşünüyorlardı. Dışişleri Bakanı David Levy, Kudüs'te yaptığı ve Reuter Ajansı tarafından dünyaya geçilen konuşmasında Kuzey Irak'ta ayaklanan Kürtler'e (yeterince) silah yardımı yapmadığı için ABD'yi eleştirerek, isyancı Kürtler'e silah verilmesini istemişti.
Ancak bu olayların içinde fazla gündeme gelmeye bir aktör daha vardı: Kürt Devleti projesinin kadim destekçisi İsrail. Yahudi Devleti, Körfez Savaşı'nda olduğu gibi Kürt isyanında da ön plana çıkmadı. Oysa Kürt isyanında, Körfez Savaşı'ndaki etkisinden de büyük bir etkiye sahipti.
İsrail'in ilk önemli fonksiyonu, 1975'te ihanet nedeniyle ABD'ye küsmüş olan Kürtleri yeniden Washington ile temasa geçirmek oldu. İsrailli gazeteciler Dan Raviv ve Yossi Melman, Yahudi Devleti'nin üstlendiği bu aracılık misyonunu şöyle anlatıyorlar:
Kürtler Saddam Hüseyin'e karşı oluşturulan koalisyona yardımcı olabilirlerdi, ancak 1970'lerde CIA tarafından yüz üstü bırakıldıkları günlerin kötü hatıralarını gayet iyi hatırlıyorlardı. Yine de, Kuveyt'in işgalinden sonra ABD yeniden Kürt isyancıların kalıntılarıyla ilişki kurmaya karar verdi. Bu işte Mossad yardımcı olabilirdi; çünkü 1970'lerden bu yana Mossad'ın Kürtlerle olan bağlantısı hiç kesilmemişti. 27
Gerçekten de, 4. bölümde de incelediğimiz gibi, İsrail 1975'teki Cezayir Anlaşması sonrasında Irak Kürt hareketini "satmayan" tek ülke idi. O zamandan bu yana da konu hakkındaki hassasiyetini korumuştu. Öyle ki, 1983 yılında İsrail Dışişleri Bakanı Yitzhak Şamir Türkiye'nin Kuzey Irak'ta gerçekleştirdiği sınır ötesi harekat ile ilgili olarak görüşlerini soran Brüksel'deki gazetecilere verdiği cevapta; Türkiye'yi "Kürdistan'ı işgal altında tutan devletlerden biri" olarak tanımlamış ve şöyle devam etmişti: "Ama bu işgalci devletler hiçbir şey dinlemedikleri için, Kürt halkının bağımsızlık mücadelesi bir türlü sonuca ulaşamamaktadır." Dahası İsrail, 1975'ten 90' kadar uzanan uzun onbeş yıl boyunca, Raviv ve Melman'ın verdiği bilgiye göre, Kürtlerle olan dirsek temasını hiç kesmemişti.
Bu nedenle İsrailliler, Körfez Krizi sırasında Amerikalılar ile Kürtler arasında kurulan ilişkilerde aracılık rolü üstlendiler. (İsrail'in sıkı sansürü nedeniyle bu konuda dışarı çok az bilgi sızmıştır.) Ayaklanma başladıktan sonra da, Kürt davasının hep önde gelen savunucusu oldular. Hatta İsrailliler, ABD'nin Kürt ayaklanmasına yeteri kadar destek vermediğini düşünüyorlardı. Dışişleri Bakanı David Levy, Kudüs'te yaptığı ve Reuter Ajansı tarafından dünyaya geçilen konuşmasında Kuzey Irak'ta ayaklanan Kürtler'e (yeterince) silah yardımı yapmadığı için ABD'yi eleştirerek, isyancı Kürtler'e silah verilmesini istemişti.
İSRAİL'İN SADDAM POLİTİKASI

Önceki sayfalarda İsrail'in ABD'yı Irak'a karşı saldırtmak için ne denli yoğun bir çaba gösterdiğine değindik. Ancak İsrail'in sözkonusu savaş isteği, Saddam'ın iktidardan indirilmesini içermiyordu. Saddam'ın Körfez Savaşı boyunca İsrail'e attığı Scud füzeleri, çoğu insanın İsrail'in Saddam'dan ebediyen kurtulmak istediğini düşünmesine yol açmıştı. Oysa durum hiç de böyle değildi. Evet, Yahudi Devleti Irak'a karşı girişilen savaşın en ateşli savunucusu ve destekçisiydi, ama bu savaşla sadece Irak'ın askeri gücünün eritilmesini istiyordu. Buna karşılık Saddam'ın düşürülmesine kesinlikle taraftar değildi.
Çünkü Saddam ve onun liderliğini yaptığı Irak Baas hareketi, bir önceki bölümde gördüğümüz gibi, onyıllardır İsrail'e stratejik yararlılıklar sağlıyordu. Başbakan Yitzhak Şamir, 2 Şubat 1991'de, yani Irak'a karşı kara harekatının başlamasından üç hafta önce bir Avusturya dergisine verdiği demeçte şöyle konuşmuştu:
Saddam psikolojik açıdan ömrü boyunca İsrail'e faydalı olmuştur... Dünyanın, Araplar'a ve dolayısıyla Filistinlilere karşı nefret duymalarını sağlayacak sınırlı bir körfez savaşı İsrail için faydalı olabilir. İsrail işgali altındaki topraklarda yaşayan Filistinliler güvenlik sebebiyle Ürdün'e gönderilebilirler. Saddam Hüseyin bu stratejik planlama için çok uygun bir katalizör. 22
Önceki sayfalarda, Mossad'ın çeşitli propaganda ve dezinformasyonlarla ABD'yi Irak'a karşı kışkırttığına değinmiştik. Ancak bu, madalyonun yalnızca birinci yüzüydü. Öteki yüzde ise Mossad'ın Saddam iktidarını sağlamlaştırmak için yaptıkları vardı. Ostrovsky'nin yazdığına göre, İsrail'in savaş çığırtkanlığı yaptığı günlerde, bir yandan da Washington'daki İsrail Elçiliği tarafından Irak gizli servisi Muhaberat'a istihbarat aktarılıyordu. Mossad'ın Muhaberat'a verdiği bu istihbarat, Irak'taki muhaliflerin Saddam'ı düşürmek ya da öldürmek için yürüttüğü çabalarla ilgiliydi. Kısacası Mossad, Saddam'ın ayakta kalmasına destek oluyordu!... Ostrovsky, bunun ardındaki mantığı şöyle açıklıyor: "Mossad, Saddam Hüseyin'i Ortadoğu'daki en büyük fayda olarak görüyordu. Çünkü Saddam uluslararası politika açısından tümüyle irrasyoneldi ve Mossad'ın kullanabileceği bir aptallık yapmaya oldukça yatkındı." 23
Kısacası İsrail, hem "faydalı aptallıklar" yaptığı için Saddam'ı iktidarda tutmak, hem de Amerika'yı Saddam'a saldırtmak istiyordu. Yahudi Devleti, Turan Yavuz'un da belirttiği gibi Körfez Savaşı sırasında ve sonrasında Saddam'ın iktidarda kalması gerektiği tezini hep savundu. Turan Yavuz şöyle yazıyor:
Körfez savaşından sonra İsrail, bölge istikrarı açısından Saddam Hüseyin'in ikti- darda kalmasını savunuyor ve istikrarın ancak, yarı güçlü bir Saddam ile sağ- lanacağına inanıyordu. İsrailli diplomatlar bu mesajı tüm dünyaya yaymakta gecikmediler. 24
Kennebunkport'taki balık avında Kissinger'ın "sağ kolu" Scowcroft'un Başkan Bush'a kabul ettirdiği ve harfi harfine uygulanan strateji de tam tamına buydu: Saddam'ı düşürmemek, ama dişlerini sökmek. Oysa Saddam'a karşı savaşan müttefiklerin (aralarında Türkiye de olmak üzere) amacı Saddam'ı düşürmekti. Amerikan kamuoyu hatta ordusu da bunu beklemişti. Ama Saddam düşürülmeyecekti; bu savaş bir Kissinger yapımıydı ve dolayısıyla İsrail'in tezine uygun olarak gelişecekti.
Nitekim öyle de oldu. Körfez Savaşı'nın sonunda Saddam, tüm dünyanın beklentisinin aksine, tam Kennebunkport'ta kararlaştırıldığı gibi, iktidardan düşürülmedi. Beyaz Saray'dan Saddam'ın düşürülmemesi yönünde gelen emir, Irak'taki uluslararası gücün başkomutanı Schwarzkopf'u bile şaşkına çevirmişti. İsrail'in tezi böylece uygulanmış oluyordu.
Dahası, savaşın Ortadoğu genelinde yarattığı stratejik etkiler de tam İsrail'in çıkarlarına uygun biçimdeydi. Yahudi Devleti, savaşa girmemekle diğer pek çok Arap devletinin ABD'nin yanında yer almalarını sağlamış ve böylece onları dolaylı yoldan kendi safına çekmişti. Saddam'ın İsrail'i savaşa sokabilmek için Tel Aviv'e attığı Scud'lar, bu nedenle İsrail yönetimi tarafından karşılıksız bırakıldı. Dahası, sözkonusu bir kaç etkisiz Scud'a karşı tepkisiz kalmanın ücreti olarak, Yahudi Devleti ABD'den 13 milyar dolar "tazminat" aldı. 25
Kudüs'teki Bar-Ilan Üniversitesi Öğretim Üyesi ve BESA Stratejik Araştırma merkezi yöneticisi Doç. Dr. Efraim Inbar, İsrail'in stratejik çevresini ve Körfez savaşının buna etkisini şöyle ele alıyor:
Ağustos 1990'da Irak'ın Kuveyt'i işgali ve Amerika öncülüğünde Saddam Hüse- yin'e karşı yürütülen savaş, Arap elitini bölgesel istikrarsızlığın kaynakları hu- susunda daha duyarlı hale getirmiş ve İsrail'le bağlantılı tehdit anlayışını azaltmıştır. Dahası 1991 Körfez Savaşı, halihazırda, bölgede İsrail'e karşı bir radikal Arap koalisyonunun oluşması şansını büyük ölçüde yok etmiştir , Irak zayıflatılmış, Libya marjinal bir konuma indirgenmiş ve Amerika'yı dışlamama arayışları içinde olan Suriye, barış süreci içine itilmiştir. Bu durum, İsrail anakarası için (Akdeniz üzerinde İsrail kıyılarına 80 km mesafede) büyük bir "Doğu Cephesi"nin oluşturulması olasılığını azaltmıştır. 26
Kısacası, Körfez Savaşı Yahudi Devleti'ne büyük bir stratejik avantaj kazandırdı. Çünkü, zaten tam da İsrail'in tezine uygun olarak düzenlenmişti.
Peki İsrail tezi neyi hedefliyordu, Yahudi Devleti, özellikle Irak'ta, ne yapmak istiyordu? Saddam'ı iktidarda tutmanın, ancak Amerika'yı Irak'a saldırtmanın amacı ne olabilirdi?...
Bu soruların cevabı, iki ayrı stratejik değerlendirmede yatıyordu. Saddam'ı iktidarda tutmayı gerektiren birinci değerlendirme, Bağdat'ın patronunu İran'a karşı bir koz olarak kullanma düşüncesinden doğuyordu. Saddam, bir önceki bölümde İran-Irak savaşını incelerken gördüğümüz gibi, 80'li yıllar boyunca Tahran'a karşı taşeron işlevi yürütmüştü ve bu misyonu sürdürmek için hala en ideal liderdi. Saddam'ın bu misyonu Körfez Savaşı'nı izleyen yıllarda da hem İsrail'in hem de ona bağlı olarak ABD'nin gözünde devam etti.
İsrail'in Körfez Savaşı tezini oluşturan ve Amerika'yı Irak'a saldırtmayı gerektiren ikinci değerlendirme ise, İsrail'in geleneksel hedefleri arasında yer alan Kürt Devleti projesinden kaynaklanıyordu. İsrail, 1982 yılında Oded Yinon'un raporunda belirtildiği gibi Kuzey Irak'ta bir Kürt devleti istiyordu. (Oded Yinon bir de güneyde kurulacak bir Şii devleti istendiğini ortaya koymuştu, ancak bu kez İsrailliler bu projeden şiddetle kaçınıyorlardı. Çünkü bu muhtemel Şii devleti, kaçınılmaz olarak İran'ın kontrolü altına girecekti.) Saddam'ın yarı güçlü bir şekilde ayakta kalması, hem sözkonusu Kürt Devleti'nin yolunu açacak, hem de Saddam korkusu altında yaşamaya devam edecek olan bu oluşumun dış güçlere, yani ABD'ye ve dolayısıyla İsrail'e yaslanmasını zorunlu kılacaktı. Hem Saddam, oluşturulması istenen Kürt Devleti embriyosunu Tahran'ın etkisi altına girmekten koruyacak etkili bir güçtü başlı başına.
İşte Körfez Savaşı bu hassas dengeyi tutturdu; hem Saddam'dan vazgeçilmedi, hem de Kürt devleti hedefinin yolu açıldı.
Saddam psikolojik açıdan ömrü boyunca İsrail'e faydalı olmuştur... Dünyanın, Araplar'a ve dolayısıyla Filistinlilere karşı nefret duymalarını sağlayacak sınırlı bir körfez savaşı İsrail için faydalı olabilir. İsrail işgali altındaki topraklarda yaşayan Filistinliler güvenlik sebebiyle Ürdün'e gönderilebilirler. Saddam Hüseyin bu stratejik planlama için çok uygun bir katalizör. 22
Önceki sayfalarda, Mossad'ın çeşitli propaganda ve dezinformasyonlarla ABD'yi Irak'a karşı kışkırttığına değinmiştik. Ancak bu, madalyonun yalnızca birinci yüzüydü. Öteki yüzde ise Mossad'ın Saddam iktidarını sağlamlaştırmak için yaptıkları vardı. Ostrovsky'nin yazdığına göre, İsrail'in savaş çığırtkanlığı yaptığı günlerde, bir yandan da Washington'daki İsrail Elçiliği tarafından Irak gizli servisi Muhaberat'a istihbarat aktarılıyordu. Mossad'ın Muhaberat'a verdiği bu istihbarat, Irak'taki muhaliflerin Saddam'ı düşürmek ya da öldürmek için yürüttüğü çabalarla ilgiliydi. Kısacası Mossad, Saddam'ın ayakta kalmasına destek oluyordu!... Ostrovsky, bunun ardındaki mantığı şöyle açıklıyor: "Mossad, Saddam Hüseyin'i Ortadoğu'daki en büyük fayda olarak görüyordu. Çünkü Saddam uluslararası politika açısından tümüyle irrasyoneldi ve Mossad'ın kullanabileceği bir aptallık yapmaya oldukça yatkındı." 23
Kısacası İsrail, hem "faydalı aptallıklar" yaptığı için Saddam'ı iktidarda tutmak, hem de Amerika'yı Saddam'a saldırtmak istiyordu. Yahudi Devleti, Turan Yavuz'un da belirttiği gibi Körfez Savaşı sırasında ve sonrasında Saddam'ın iktidarda kalması gerektiği tezini hep savundu. Turan Yavuz şöyle yazıyor:
Körfez savaşından sonra İsrail, bölge istikrarı açısından Saddam Hüseyin'in ikti- darda kalmasını savunuyor ve istikrarın ancak, yarı güçlü bir Saddam ile sağ- lanacağına inanıyordu. İsrailli diplomatlar bu mesajı tüm dünyaya yaymakta gecikmediler. 24
Kennebunkport'taki balık avında Kissinger'ın "sağ kolu" Scowcroft'un Başkan Bush'a kabul ettirdiği ve harfi harfine uygulanan strateji de tam tamına buydu: Saddam'ı düşürmemek, ama dişlerini sökmek. Oysa Saddam'a karşı savaşan müttefiklerin (aralarında Türkiye de olmak üzere) amacı Saddam'ı düşürmekti. Amerikan kamuoyu hatta ordusu da bunu beklemişti. Ama Saddam düşürülmeyecekti; bu savaş bir Kissinger yapımıydı ve dolayısıyla İsrail'in tezine uygun olarak gelişecekti.
Nitekim öyle de oldu. Körfez Savaşı'nın sonunda Saddam, tüm dünyanın beklentisinin aksine, tam Kennebunkport'ta kararlaştırıldığı gibi, iktidardan düşürülmedi. Beyaz Saray'dan Saddam'ın düşürülmemesi yönünde gelen emir, Irak'taki uluslararası gücün başkomutanı Schwarzkopf'u bile şaşkına çevirmişti. İsrail'in tezi böylece uygulanmış oluyordu.
Dahası, savaşın Ortadoğu genelinde yarattığı stratejik etkiler de tam İsrail'in çıkarlarına uygun biçimdeydi. Yahudi Devleti, savaşa girmemekle diğer pek çok Arap devletinin ABD'nin yanında yer almalarını sağlamış ve böylece onları dolaylı yoldan kendi safına çekmişti. Saddam'ın İsrail'i savaşa sokabilmek için Tel Aviv'e attığı Scud'lar, bu nedenle İsrail yönetimi tarafından karşılıksız bırakıldı. Dahası, sözkonusu bir kaç etkisiz Scud'a karşı tepkisiz kalmanın ücreti olarak, Yahudi Devleti ABD'den 13 milyar dolar "tazminat" aldı. 25
Kudüs'teki Bar-Ilan Üniversitesi Öğretim Üyesi ve BESA Stratejik Araştırma merkezi yöneticisi Doç. Dr. Efraim Inbar, İsrail'in stratejik çevresini ve Körfez savaşının buna etkisini şöyle ele alıyor:
Ağustos 1990'da Irak'ın Kuveyt'i işgali ve Amerika öncülüğünde Saddam Hüse- yin'e karşı yürütülen savaş, Arap elitini bölgesel istikrarsızlığın kaynakları hu- susunda daha duyarlı hale getirmiş ve İsrail'le bağlantılı tehdit anlayışını azaltmıştır. Dahası 1991 Körfez Savaşı, halihazırda, bölgede İsrail'e karşı bir radikal Arap koalisyonunun oluşması şansını büyük ölçüde yok etmiştir , Irak zayıflatılmış, Libya marjinal bir konuma indirgenmiş ve Amerika'yı dışlamama arayışları içinde olan Suriye, barış süreci içine itilmiştir. Bu durum, İsrail anakarası için (Akdeniz üzerinde İsrail kıyılarına 80 km mesafede) büyük bir "Doğu Cephesi"nin oluşturulması olasılığını azaltmıştır. 26
Kısacası, Körfez Savaşı Yahudi Devleti'ne büyük bir stratejik avantaj kazandırdı. Çünkü, zaten tam da İsrail'in tezine uygun olarak düzenlenmişti.
Peki İsrail tezi neyi hedefliyordu, Yahudi Devleti, özellikle Irak'ta, ne yapmak istiyordu? Saddam'ı iktidarda tutmanın, ancak Amerika'yı Irak'a saldırtmanın amacı ne olabilirdi?...
Bu soruların cevabı, iki ayrı stratejik değerlendirmede yatıyordu. Saddam'ı iktidarda tutmayı gerektiren birinci değerlendirme, Bağdat'ın patronunu İran'a karşı bir koz olarak kullanma düşüncesinden doğuyordu. Saddam, bir önceki bölümde İran-Irak savaşını incelerken gördüğümüz gibi, 80'li yıllar boyunca Tahran'a karşı taşeron işlevi yürütmüştü ve bu misyonu sürdürmek için hala en ideal liderdi. Saddam'ın bu misyonu Körfez Savaşı'nı izleyen yıllarda da hem İsrail'in hem de ona bağlı olarak ABD'nin gözünde devam etti.
İsrail'in Körfez Savaşı tezini oluşturan ve Amerika'yı Irak'a saldırtmayı gerektiren ikinci değerlendirme ise, İsrail'in geleneksel hedefleri arasında yer alan Kürt Devleti projesinden kaynaklanıyordu. İsrail, 1982 yılında Oded Yinon'un raporunda belirtildiği gibi Kuzey Irak'ta bir Kürt devleti istiyordu. (Oded Yinon bir de güneyde kurulacak bir Şii devleti istendiğini ortaya koymuştu, ancak bu kez İsrailliler bu projeden şiddetle kaçınıyorlardı. Çünkü bu muhtemel Şii devleti, kaçınılmaz olarak İran'ın kontrolü altına girecekti.) Saddam'ın yarı güçlü bir şekilde ayakta kalması, hem sözkonusu Kürt Devleti'nin yolunu açacak, hem de Saddam korkusu altında yaşamaya devam edecek olan bu oluşumun dış güçlere, yani ABD'ye ve dolayısıyla İsrail'e yaslanmasını zorunlu kılacaktı. Hem Saddam, oluşturulması istenen Kürt Devleti embriyosunu Tahran'ın etkisi altına girmekten koruyacak etkili bir güçtü başlı başına.
İşte Körfez Savaşı bu hassas dengeyi tutturdu; hem Saddam'dan vazgeçilmedi, hem de Kürt devleti hedefinin yolu açıldı.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
